SİGARA VE KORONA

7 Mayıs 2020

Pandemiyle birlikte gördük ki, hayatın dengesi ve yaşama içgüdüsü, kendisine zarar veren bedeni artık tolere edemiyor! Kendine, bedenine (içki, sigara, düzensiz hayat,
özensizlik, kirlilik, kimyasallar ve deforme edip kirlettiği çevre ile) zarar veren insan, yaşamın kendisine de kötülük ediyor ve doğamız bizi böylesi bozulmalara rağmen ‘ayakta tutmayı’ başaramıyor. Bazen o karakterimiz gibi savunduğumuz alışkanlıklar, tabiata ve doğamıza karşı bir meydan okumaya dönüşüyor. İçinde bulunduğu bedenle hayatı çok seven zihnimiz, yine içinde bulunduğu bedeni yaşatmayı sanırım umursamıyor. Vazgeçemediği alışkanlıkları galip geliyor.
Madem alışkanlıklara karşı böylesine bir zaaf var, o zaman ‘sağlıklı hale getirelim’. Çünkü sağlık dışında diğerlerini de biz yarattık.
İnanması zor ama ülkemizde sağlıklı bir yaşamla ilgili gerekliliklerle; sigarayı bırakmakla, düzenli yürümekle, çiğ sebze, salata, faydalı tohumlar tüketmekle, spor yapmakla vs. ince de olsa alay edebilen, bunları elit alışkanlıklar gibi gören bir kitle var.

Muntazam işliyor

Bu son derece normal durumu, ihtiraslı bir uzun yaşama tutkusu gibi algılayıp, “Yahu bu dünyaya kazık mı dikeceğiz?” veya “Vade gelince hepimiz aynı yere...” gibi kinayeli sözlerle karşılayabiliyorlar. Böylesi bir anlayış veya yorum beni hayrete düşürüyor! Oysa, nadiren bir hastalıkla doğmuyorsa, insan bedeni muntazam işleyen mekanizmalarla dünyaya geliyor ve biz, kendimize bahşedilen bu yetenekli, kusursuz bedeninin işleyişini yaptığımız ya da yapmadıklarımızla bozuyoruz.
Şimdilerde ise o beklenmeyen gün geldi çattı! Koronavirüsün hayatımıza girmesiyle birlikte, hayatta kalma ile sağlıklı olma, sağlıklı bir bedene sahip olma arasındaki ilişki yadsınamaz biçimde ortaya çıktı. Koronadan şiddetli etkilenen kitleye baktığımızda, ileri yaşta veya kalp hastalığı olanlar, yüksek tansiyon ya da diyabet sorunu yaşayanlar biçiminde uzayan listeye eklenen başka tipolojiler görüyoruz; sigara içenler, yoğun alkol tüketenler ve egzersiz yapmayanlar gibi...

Yazının devamı...

SİGARA VE KANSER

6 Mayıs 2020

Maalesef çevremizde tiryaki eş, dost ve tanıdıklarımızın sohbetini en sevmediği konuya geldik. Kanser ve özellikle de akciğer kanseri deyince ilk akla gelen sigaranın, çok eski ve ilginç bir tarihçesi var. Kanser gibi, geçmişi Mısır mumyalarına kadar uzanmasa da, dünyaya 1400’lü yıllarda, Avrupalılar’ın Amerika kıtasını keşfetmesiyle yayıldığını biliyoruz.
Amerika kıtasının yerlileri tütünü tedavi amaçlı ve dini ritüeller için üretiyorlardı. Bu durumla ironik biçimde bağlantılı olarak, Avrupa’da ilk kez tütün içerken yakalanan Rodrigo Jerez’in, ağzından burnundan duman çıkarması, şeytan tarafından ele geçirilmesi olarak yorumlanmış ve hapis cezasına çaptırılmıştı. 16’ncı yüzyılda tütün içme alışkanlığı tüm Avrupa’ya yayıldı. Bir yüzyıl sonra da Amerika’da ticari tütün ekimi başlayacaktı.
Tütün-kanser ilişkisine ait ilk araştırma, 1761’de İngiliz doktor John Hill tarafından yayınlandı. Sigara ve kanser arasındaki ilk istatiksel ilişki ise, Nazi döneminde Almanya’dan çıktı. Sigara yasakları giderek başlasa da I. ve II. Dünya Savaşı döneminde cephelerdeki askerlerin kullanımı ve tedarikiyle giderek yaygınlaştı. Savaş bittiğinde dünya erişkin nüfusunun yüzde 60-80’i sigara kullanıyordu. Tütün, başlangıçta çubuk veya pipolarla içiliyordu, tütün yapraklarına ya da ince kağıtlara sarılma yönteminin ardından günümüzdeki sigara ortaya çıktı.

Kanserojen madde

Yapılan araştırmalar, sigaranın kansere yol açtığını kesin olarak kabul ediyor. Bu konuda ilk akla gelen akciğer kanseri olsa da; ağız boşluğu, gırtlak, yutak, yemek borusu, burun ve sinüsler, karaciğer, pankreas, mide, bağırsak, rahim ağzı, mesane (idrar torbası) ve lösemi dahil birçok kansere sebep olduğu açıkça belirtiliyor. Kanser, sıklıkla sigara dumanının içerdiği kimyasalların genetik yapıya zarar vermesiyle oluşuyor. Sigarada kanserojen madde nikotin sanılsa da içeriğindeki 5 bine yakın kimyasal maddenin 100’e yakını kanserojen özelliğe sahiptir. Benzen, polonyum-210, benzopren ve nitrozamin gibi kanser yapma potansiyeline sahip maddeler toplandığında daha etkin kanserojenler haline geliyor. Hasara uğrayan DNA’lar, vücut tarafından onarılamadığında genetik mutasyonlar gelişiyor ve kanserli hücreler oluşuyor.
Adını, Fransa’da tütün içmeyi popüler hale getiren Jean Nicot’ten alan nikotin, sigaradaki en bilindik madde. Ancak nikotin sadece bu canavarın bağımlılık yaratma işlevini sağlıyor. Bu durum onu masumlaştırmasın çünkü kanserojen olan onlarca kimyasalın işini sadece kolaylaştırıyor. Nikotin, hasara uğrayan hücrelerin kendi kendini yok etmesini engelleyen bir enzim tepkimesini harekete geçiriyor. Böylece sigaranın içindeki DNA hasarı yapan maddelerin kanserojen etkisini artırmış oluyor. Tek bir sigara, az oranda zararlı kimyasal içerse de sayı-süre artığında, akciğerlerden vücuda giren kimyasallar birikiyor ve vücut yoğun madde birikimiyle oluşan zararı onarmada yetersiz kalıyor. Yine de bu durum, sigara içen herkesin kanser olacağı, içmeyenlerin ise korunacağı anlamına gelmiyor .

Zararın neresinden dönsek kârdır

Kanser tanısı aldıktan sonra cerrahi, radyoterapi veya kemoterapi sırasında sigaraya devam etmek, tedavilerin etkinliğinin azalmasına neden olduğu gibi; pasif içicilik dediğimiz, kişinin sigara içmediği halde içilen ortamlarda bulunması da son derece zararlı olabiliyor. Tamamen kesmek yerine günde 1-2 taneye indirmenin ya da sigara içmeyip puro, nargile, elektronik sigara vb. içmenin kendimizi kandırmak olduğunu bilmemiz gerekir. Zararın neresinden dönsek kârdır diyerek, tamamen ve kesin olarak uzaklaşın. Amerikan Kanser Birliği’nin araştırmalarına göre; 50 yaş altında sigarayı bırakanlar, sonraki 15 sene içinde kanserden ölüm riskini, devam edenlere göre yüzde 50 azaltıyor. Gelecekte görmeyi dilediğimiz bütün güzel günler için iyi bir istatistik sayılmaz mı?

Yazının devamı...

BEYİN TÜMÖRLERİ

5 Mayıs 2020

Anormal hücrelerin beyin bölgesinde toplanarak oluşturduğu kitle veya kitlelere beyin tümörü diyoruz. Radyolojik olarak gördüğümüz her kitleyi, kötü huylu olarak tanımlayamayız. Bazen beynin iyi huylu tümörleri ya da başka bir kanserin metastazı tümörler, beyin tümörü olarak adlandıracağımız türden daha sık görülebilir.
Radyolojik olarak bir kitle gördüğümüzde, kodlamadan önce, çok sorun oluşturmayacak bir kitle ya da tam aksine; başka bir organdan sıçrayan metastaz olma olasılığını analiz etmek, vücudun diğer bölgelerini de detaylı araştırmak gerekebilir.
Beynimiz büyük parçalı bir puzzle gibi birbirine kenetlenmiş kemiklerle çevrilidir ve esnemesi mümkün değildir, o yüzden bu bölgedeki her kitle iyi huylu olsa bile bası etkisi yaparak bulgu verir. Beynin primer dediğimiz kendi tümörleri, sinir hücreleri, destek hücreleri veya beyni çevreleyen zarlardan kaynaklanabilir. Sıklıkla görülen türler; ‘glial hücre’ denilen destek dokusunun hücresel elemanlarından kaynaklanan gliomalar ve beyin zarlarından kaynaklanan menengiomlardır.
En agresif türü, glioblastomadır. Daha çok kadınlarda görülen meninjioma ve yine her iki cinste de rastlanan schwannoma çeşitleri ise, genellikle iyi huylu olmakla birlikte, yerleşim yerleri ve büyüklükleriyle ilgili hassasiyet gerektirir. Hipofiz bezi tümörleri, pineal gland bezi tümörleri, epandimoma, beyin lenfoması, kraniofaringioma, germ hücre tümörleri de görülen diğer beyin tümörlerindendir.
İkincil beyin tümörleri
ise, genellikle metastazlardır. Yani vücudun beyin dışında herhangi bir yerinden köken alırlar. Özellikle meme ve akciğer kanserlerinin beyne metastaz yaptığını görürüz.

Risk faktörleri

Aile hikayesi:

Yazının devamı...

BAŞ VE BOYUN KANSERLERİ

4 Mayıs 2020

Konusu açıldığında elimiz istemsiz biçimde sadece boynumuza gitse de; ağız boşluğu, ağız tabanı, dil, boğazın en üst kısmı, yüz kemikleri içerisinde, burun çevresinde yer alan hava boşlukları, burnun gerisini boğaza bağlayan alan, boğazın alt kesimi ve altındaki kısım, kulak kepçesi ve dış kulak yoluyla tükürük bezlerine yerleşen tümörlerin tümüne baş-boyun kanserleri diyoruz.
Diğer türlerde olduğu gibi erken evrede yakalandığında tamamen tedavi edilebilen bu kanserlerin en önemli nedeni, sigara, alkol kullanımı ve Human Papilloma Virüsü’dür (HPV). Ağız içi hijyenine dikkat edilmemesi, uygun olmayan protez gibi diş etlerini uzun süre tahriş eden etkenler, ağız içinde hastalığa yol açabilen diğer önemli faktörlerdir. Erkeklerde günde üç, kadınlarda ise iki bardaktan fazla alkol tüketimi, sigaranın alkolle birlikte kullanılması gibi etmenler, riski ciddi oranda artırmaktadır. Ağız ve boğaz kanserlerinin yüzde 30-40 gibi büyük oranlarda HPV ile bağlantılı olabileceği düşünülmektedir. Bu sebepten kaynaklanan tümörlerde, son yıllarda artış gözlenmekte ve bunun muhtemel sebebinin de cinsel alışkanlıklarda meydana gelen değişikliklerin olduğu tahmin edilmektedir.

Şikayetleri görmezden gelmeyin!

Baş-boyun kanserleri, kanser tarama programları arasında bulunmamakla birlikte erken evrede belirti vermesi ve gözle görülebilir, elle dokunabilir, aynı zamanda yüzeysel bir alanda oluşması nedeniyle düzenli kontrollerle belirlenebilir. Bu nedenle kişinin vücudunda, özellikle de boyun bölgesinde ele gelen şişlik ya da ağrı durumunda, vakit kaybetmeden bir uzmana başvurması çok önemlidir. Uzun süredir devam eden boğaz hassasiyeti, inatçı ses kısıklığı, nefes almada-yutmada güçlük, ağrı, kilo kaybı, ağız içinde veya boyunda ele gelen kitle, şişlik, işitme sorunları, kulak ve burun tıkanıklıkları, baş-boyun kanserlerini düşündürür. Yerleşimleri nedeniyle, büyük çoğunluğu erken dönemde belirti verir. Ancak diş ve dile ait yaralar veya enfeksiyona bağlı şişliklerle çok sık karıştırıldığı için bulgular görülse bile kanserden şüphelenilmeyip, hastalık daha geç dönemlerde fark edilebilir.

Tedavi

Güncel yaklaşımlar her ne kadar evreye göre değişiklikler gösterse de, cerrahi müdahale, kemoterapi ve radyoterapiden biri ya da hepsinden yararlanılmaktadır. Kanser ileri evrelerde yakalanmış ise, iki tedavi seçeneği bulunmaktadır. Cerrahi müdahale ve sonrasında radyoterapi/kemoradyoterapi uygulanması bir seçenektir, organ koruyucu yaklaşımın parçası olarak doğrudan cerrahi müdahale olmadan eş zamanlı kemoradyoterapi uygulanması ise diğer bir tercihtir. Baş-boyun kanserinde önemli noktalardan biri de, hastaların hayat kalitesidir; rahatsızlık çok önemli fonksiyonları olan organların çevresine yerleştiği için hastalığın kendisinden ve tedavilerden dolayı bu fonksiyonların eskisi gibi olmaması hayat kalitesini düşürecektir.
Yapılan çalışmalarda radyoterapi veya ileri evrede radyokemoterapi hastalığı koruma adına cerrahiyle eşit sonuçlar verdiği için hangi tedavi yönteminin seçileceği, hastanın sonrasındaki hayat kalitesinin hangi alternatifle daha iyi olacağına göre belirlenmelidir.

Yazının devamı...

CİLT TÜMÖRLERİ-2 GÜNEŞE YAKIN VE UZAK DURMAK!

2 Mayıs 2020

Bir önceki yazımda cilt tümörleriyle ilgili sıra dışı olduğunu düşündüğüm bilgileri sizlerle paylaşmıştım. Bugün korunma yollarına ve şehir efsaneleriyle oluşan yanlış açıklamalara değinmek istiyorum. Bu hastalık gibi diğer tüm rahatsızlıklar ve sorularınızla ilgili; sosyal medyada ve benzeri mecralarda önünüze gelen bilginin, araştırıp ulaştıklarınıza nazaran daha değersiz olduğunu da hatırlatmak istiyorum. 

Nasıl korunuruz?

Güneşlenme sürelerimiz zamanlı ve kontrollü olmalı. Bugünlerde D vitamini sentezi için saat 10.00-16.00 arası güneşte kalmamız faydalı. Ama elbette bu süreyi sınırlamamız gerekiyor,

Son kullanma tarihi geçmiş koruyucu kozmetik ürünlerini kullanmayın,

Solaryumdan uzak durun,

UV filtreli güneş gözlükleri, gözlerimizi ve çevresini cilt kanserlerinden koruyacaktır. Lütfen estetik kaygılarla küçük çeperli gözlükleri tercih etmeyelim. Gözlüğümüzün, göz çevremizi tamamen sardığından emin olalım,

Günlük düzenli olarak, en az 15 koruma faktörlü güneş koruyucu kullanmak, skuamos hücreli kanser gelişme riskini yüzde 40, melanoma riskini ise yüzde 50 azaltmaktadır. Kremlerdeki koruma faktörünün kaç olması gerektiği tartışmalı bir konu; bununla ilgili Amerikan Dermatologlar Derneği’nin tavsiyesi, en az 30 koruma faktörlü olanları kullanmaktır. Sadece kendimize değil, çocuklarımıza da güneşe çıkarken koruyucu sürmeyi ihmal etmeyelim. Bu durum onları korumaktan öte erken yaşta güneşten korunmaları konusundaki farkındalıklarını geliştirecektir.

Yazının devamı...

RAMAZAN HOŞ GELDİ!

30 Nisan 2020

11 ayın sultanı olarak nitelendirdiğimiz bu kıymetli dönem, bilinenin fazlasıyla sadece oruçla gelmiyor. Bu ayın, tutan tutmayan, çocuk veya yetişkin her birimizi; nasıl bir iç huzur, yenilenme, yavaşlayarak kararlarımızı gözden geçirme, dostluklarımızı geliştirme, küslüklerimizi bitirme, en önemlisi paylaşma, yardımlaşma gibi onlarca erdemi ve ibadeti daha güçlü sahiplenmek için motive ettiğini biliyoruz.
Küçüklüğümüzden itibaren bizlere kodlanan bu duygu ve davranışların, zengin-fakir demeden bütün sofraları ne kadar kıymetlendirdiği ve güzelleştirdiği de açık. Bir doktor olarak, bu yazıyı ve hastalarıma uyarılarımı, bir iftar misafirinin safiyaneliğinde değerlendirmenizi rica ediyorum.
Daha Ramazan ayı yaklaşırken “Oruç tutabilir miyim?” sorusuyla karşılaşmaya başlıyoruz. Hastalarımız aktif tedavi altındaysa da cevabımız genelde, “Hayır, tutmayın” oluyor. Kanser sürecinde, hem hastalığınız sebebiyle hem de aldığınız tedavilerin yoğunluğu sebebiyle vücudunuzun enerji ihtiyacı artıyor. Hastalarımız normal şartlarda bile kendilerini halsiz ve yorgun hissedebiliyorlar. Uzun süreli açlık durumunda, daha fazla halsiz ve yorgun hissetmek olası. Kullandığınız ilaçlar, aldığınız tüm tedaviler sebebiyle de bu süreçte her zamankinden daha fazla düzenli beslenmeye ve kaloriye ihtiyacınız olduğunu lütfen unutmayın. Birini uykunuzu bölerek yapacağınız, günlük iki kez beslenme, size bu ihtiyaç duyduğunuz kaloriyi sağlamayabilir, ilaçlarınızı zamanında almanızı engelleyebilir. Üstelik bol sıvı almanız şart ve bunu sadece ilaçlarınızı kullandığınız anlarda yapmanız kesinlikle yeterli değil; gün içine yayılmış olması gerekiyor. Kemoterapi sırasında hastaları bekleyen önemli yan etkilerden biri, pıhtılaşmaya yatkınlığın artıp emboli çoğalmasıdır ve yeterli sıvı tüketimi gerçekleşmezse bu risk fazlalaşıyor.

Doktorunuza danışın

Durum beslenmenin bir anda değişimi veya yetersizliğiyle kalmıyor. Uyku düzenindeki değişiklikler bağışıklık sistemimizi zayıflatacaktır; sahura kalkmak uyku düzeninizi bozacak, bu durumu telafi etmek için yatmadan yemeniz ise aç kaldığınız süreyi uzatacaktır. Bağışıklık sisteminiz için gece 23.00, sabah 07.00-08.00 arasında uyumaya ihtiyacınız var ve bunu günün herhangi bir saatinde telafi etmenizle aynı şey değildir. Önemli noktalardan biri de ketojenik diyetle açlığın karıştırılmaması gerekliliği. Ketojenik diyet, karbonhidrattan fakir, yağdan ve proteinden zengin beslenmeyi içeren bir diyettir, aç kalmanız anlamına gelmez.
Kanserle karşılaşanlar içinde oruç tutabilecek grup, remisyondaki hastalar dediğimiz, tedavisini tamamlamış, iyileşmiş ve belli aralıklarla kontrole gelenlerdir. Ancak bu grup hastalarımızda bile, özellikle düzenli ilaç kullanması gereken veya rahatsızlığın tekrarı için yüksek risk taşıyanlar oruç tutmaktan kaçınmalı. Bu durumda yapılacak en iyi şey, doktorunuza sorarak tutmaya karar vermek olacaktır.

Oruç tutmak için tedaviye ara verebilir miyiz?

Kanser, ivedilikle tedavi edilmesi gereken kronik bir hastalıktır. Erken evrede yakalanıldığında radyoterapi veya cerrahi gibi bölgesel tedavilerle tamamen iyileşme şansı bulunmaktadır. Daha ileri evrelerde ise radyoterapi, cerrahi, kemoterapi gibi tedavi alternatiflerinden bir veya birkaçı kullanılarak kronik bir hastalık haline getirilebilir. Bu sebeple erken teşhis, tedaviye hızlıca başlamak ve sürdürmek önemlidir. Koronavirüs sebebiyle ya da oruç tutabilmek amacıyla ertelemek, doğru bir yaklaşım olmayacaktır. Başlanılan tedavilere ara vermek de etkinliğini azaltacağı gibi, radyoterapi veya kemoterapiyle uyarılan hücrelerin -ara verilmesi durumunda- daha hızlı bölünüp kontrolden çıkmasına yol açabilir. Bu yüzden tedaviye planlandığı gibi devam etmek son derece önemlidir.

Yazının devamı...