Başarısızlık ve başarı algısı

24 Haziran 2020

Birden fazla yengecin koyulduğu sepetin kapağı kapatılmazmış. Çünkü her bir yengeç diğerini içeri doğru çeker ve böylece hiçbiri dışarı çıkamazmış. Başarı ve başarısızlık takıntısı olduğunda yani daha doğrusu bu algıda bozukluk olduğunda kapağı açık bir yengeç sepetinde yaşamaktan farkımız kalmaz.

Başarısızlık korkumuz ya da başarı takıntımız yüzünden, yaşadığımız her mini olayın bir yengeç gibi olduğunu düşünün, her an ve her konuda bu korku ya da takıntı bizi ilerlemekten ve sepetimizden çıkmaktan alıkoyar.

Yıllar önce evliliğimi bir türlü bitiremediğim zamanlar destek almıştım. Yaptığımız çalışmada benim “evliliği başarı ve ayrılmayı başarısızlık” olarak tanımladığım sonucuna varmıştık. Çok doğru bir cümle çınlamıştı o zamanlar kulağımda: “olmayan bir durumun içinden çıkıp yeniden hayata akmak da bir başarı olamaz mı?”. İşte bana yeni bir “başarı” veren bu cümleden sonra bunu başarmıştım. Her ne kadar sorunumu çözse de gerçek sorunum devam etmişti. Çünkü yeni bir “başarı” tanımıyla kurtulabilmiştim o meseleden.

Başarı tanımıyla ilgili sorunu olan birinin bu tanımı yerle bir etmesinin tek yolu olduğunu düşünüyorum: “Başarısızlığı da sevmek”. Gerçekten bunu sevmek gerekiyor. Başarısızlığın bir başka başarı için denenmiş tecrübeler olduğunu bilmek ve hatta bunu diğer deneyimlerde kullanmak gerekiyor. Başarısızlık, matematikte soruları çözmek için kullandığımız denklemlerin pratik çözümleri gibi aslında. Yani bir soruyu uzun uzun çözmekten ve hatta çözememekten kurtaran o pratik yollar var ya (a2+b2) bla bla gibi.

Başarısızlığı da başarı kadar sevmek ve hatta ona çok kıymet vermek gerekiyor. Başarısızlıkta dönülen yerin yola çıkmadan önceki yerden geri olmadığını da bilmek önemli. Ne kaybederiz ki deneyimlerden? Ya kazanır ya da aynı yere döneriz. Ama her şeyden önce bir başarısızlıktan çıkıp bir başka hedefe giderken kendimizde bileceğimiz çok şey vardır, başarısız olmamış insanlara kıyasla. Neye sabır gösterdiğimizi, hangi konuda azimli olduğumuzu ya da hangi yolların daha önceki deneyimde boşa çıktığını falan çok daha iyi biliriz yani!

Başarı takıntımız ya da başarısızlık korkumuz eğitim dönemimizde eğitime ilişkinken sonrasında da hayata dair oluyor. Sanırım öğrencilik yıllarımızdan da daha ağır korkular ve takıntıları ileriki yaşlarda yaşıyoruz. Yirmili yaşlardan sonra, gençliğin o şahane umarsızlığını artık içimizde taşımadığımız için başarısızlık insanın daha çok zoruna gidiyor. Bu yüzden de belirli yaştan sonra radikal kararlar almak ya da girişimlerde bulunmak zorlaşıyor. İş hayatında memnuniyetsizliğe rağmen kaosun içinde kalmaya devam etmek, tükenmiş bir ilişki ya da evliliği sürdürmek ya da netlik olmayan flört içinde açılamamak bunların bazıları.

Elbetteki başarılı olmayı seveceğiz ve başarısız olduğumuzda canımız sıkılacak, bunların değişmez sonuçlar olduğunu kabul edelim. Hayat, başarılı olduğumuz ve olamayacağımız tonlarca salise ile ilerliyorken bunu nasıl bir dengede tutarak daha mutlu yaşarız, buna bakmalıyız.

Bir kere hayatta sürekli bir şeyleri denemenin vereceği hazzı duymalıyız.

Yazının devamı...

Hayatı normelleştirme sanatı

17 Haziran 2020

Şimdilerde karantinadan hızla çıkıp bir o kadar hızla da normalleşiyoruz. Bu normal olsa da yanlış elbetteki. İnsan doğası gereği her haber her dert unutulduğu gibi aylarca evimizde kaldığımızı, o günlerde yüreğimize ve aklımıza yazdıklarımızı çoğunlukla unuttuğumuzdan eminim.

Neyse konumuz bu değil, serzenişimi yapıp konuya geçelim. Karantina bitti ve eski hayatımıza döndük, virüs bile hayatın olağanı oldu hani; tam buradan tutun istiyorum ruhunuzu.

Bir salgın üzerine, dünyanın dört bir yanında türlü türlü davranan insanlar gördük, umarsızı da oldu çok korkanı da ve üstelik bu süreçte en çok da binlerce ölümü normal sayabildik, kabul edebildik. İşte bu hayatın kendisi ve bunu buradan alıp ruhunuza işleyelim gelin.

Birlikte çalıştığım insanlara en önce aşılamak istediğim şeydir bu: “normalleştir”. Önce olan biten her şeyi hayatın normali olarak görmek gerekir. Alışmak, kabul etmek ve ona göre hareket etmek gerekir. Bu her önümüze geleni de kabul etmek anlamına gelmiyor. Nasıl salgında ölümleri kabullendik ama ölmek için sokağa çıkmadıysak, bir gerçeği kabul edebilir ve bu gerçeğe göre de hayatımızı çizebiliriz diyorum.

En ufak detaydan başlayın lütfen. İnsanlar cahil olabilir mesela, umarsız olabilir, insan yanlış yapabilir, düşüncesizlik edebilir. Herkesin bizim gibi olmasını beklemekten, yargılar koymaktan vazgeçelim diyorum.

Kimse sen değil, kimse benim gibi değil, kimse beklediğimiz gibi davranmak zorunda değil ve hatta kimse kimseyi sevmek zorunda bile değil. Bunu yapmaya çalıştığın zaman, tek tek sırtındaki silahları, yükleri, taşları indirdiğini göreceksin, çok rahatladığını anlayacaksın. Daha fazla anlayışlı olacaksın, anlayışlı olamasan bile gülüp geçeceksin, eskiden aniden sinirlendiğin şeyler artık sana hayatın sınırlarını gösteriyor olacak ve bunu seveceksin.

Bu yüzden, gel sırayla hayatındaki her şeyi normalleştir ve kabul etmeye başla.

Örneğin hoşlandığın adam ya da kadının hayal ettiği şey senden bağımsız başka bir şey olabilir. Yani sebep her ne olursa olsun bu normal! Bir iş yapacaksın, karşındaki adam nasıl da iğrenç bir pazarlık ediyor ve hatta seni kandırmaya çalışıyor, öfkeyi bırak, ticaret bu, onun yaptığı da normal. İnsan bu cahil de olabilir, cehalet de normal yani. Sevgilin düşüncesiz de davranabilir, sadece kabul edemeyeceğin kadar çok yapmışsa ve söylediğin halde değişmemişse, normali senin vazgeçmendir artık mesela. Anne o, her şeye laf edecek, seni düşündüğü için seni biraz sıkacak ya da baba o sakınacak ve bazen iyi bir baba olmayabilecek, normal bunlar. Anne ve baba olarak doğmadı kimse, herkes kendi bildiği kadarını yapıyor. Sadece onların anne ve baba olduğu gerçeğini bil yeter, gerisi bundan sebep normal yani.

Yazının devamı...

Beynine karşı rolünü seç

3 Haziran 2020

Beyni bir şeye inandırmak aslında çok kolay. İyi bir oyuncu olmak ve rolüne gerçekten inanmakla başarı neredeyse kesin.

Beynimizde sınırlı sayıda nöronlara sahibiz ve bu nöronlar bir matris gibi belleğe anıları ve kayıtları işler, birbirleriyle bağlantı kurar, bağ oluşturur. Bu nöronlar olumsuz düşünce yaratımlarında çok hızlı hareket ediyor ve birbirlerine hızlı bağlanarak kalıcı hale geliyor. Geçmiş kayıtların ve blokajların oluşması da bu yüzden. Madem beynimiz böyle çalışıyor, bunu tersine döndürmeyi de becerebiliriz. Nasıl mı?

Eğer istersek beynimize olmamış bir anıyı yerleştirebilir ve inanabiliriz. California Üniversitesi’nde test edilmiş bu gerçekliğe göre belirli bir kısmı belirlenmiş bir anıya beyin aldanabiliyor ve aldanmakla kalmayıp bu anının detaylarını bile yaratabiliyor.

Bu yüzden istediğin bir şeye, bir konuya ya da hisse beynini inandırabilirsin. Bunun için deneme bile yapabilirsin benim gibi. Yıllar önce beyni incelemeye başladığım ilk zamanlarda, bir gün bir otobüse binmeden önce biriyle kavga ettiğim ve oldukça fazla canımın sıkkın olduğu anıyı yarattım kendime. Kafamda yarattığım bu ana o kadar inandım ki günü gergin ve kızgın geçirdim. Ardından bir gün de büyük bir davayı kazandığım bir senaryo yarattım ve günü başarı hazzıyla geçirdim. Bu denemeler üzerine emin oldum; evet, beyne ne verirsen ona inanıyor. Yeterli rolü belirleyip oynayalım, o inanır. Bu tıpkı iyi oyuncuların oyundan bir süre önce role girmek için rolündeki gibi davranmasına, yaşamasına benziyor. Yani iyi bir “role girme” ile yarattığımız bir anıya inanabilir, geliştirebilir ve var edebiliriz.

Bir de beynimizin bu yönünü öğrendiğimize göre de aslında geçmişimizle ilgili hatırladıklarımızın gerçekliğini bile sorgulayabiliriz. Belki onları kafamızda büyütmüş, hatta yaratmışızdır. Böyle bakabilirsek en azından “kötü şeylerin” doğru ve gerçek olmayabileceğini düşünerek temizliğe de başlayabiliriz.

Bu yüzden olumsuz düşüncelerimizi tespit edip onu hangi an, hangi duygu ve düşünce içinde yaratmış olabileceğimize bakabilmek, inanılmaz bir farkındalık verir insana. Aynı şekilde dilediğiniz güzel duygu ve düşünceler için rolünüzü belirleyebilir ve bunu oynayabilir, bir süre sonra da beyninizin artık bu yaratıma inandığını görebilirsiniz.

Tek gereken şey ne olmak istiyorsanız ya da ne olsun istiyorsanız rolünüzü belirlemek! Yani bir sözü kendinize defalarca söylemek değil, o kişi olursanız ne hissedecekseniz şimdiden tüm duygu, düşünce ve durumlarına girmeniz gerekiyor.

Rolünüzü yazın ve beyninize karşı oynayın haydi!

Yazının devamı...

Neye niyet edersen o!

20 Mayıs 2020

Yeter ki niyetin olsun, her ne ise ve mutlaka iyi ise.

Sürekli bile isteye, söyleye söyleye ve inanan bir kalple.

Özellikle bir şeylerin olmasını da isteyebilir ve niyetlenebilirsin ama, gel sen en çok da kendin için niyetlen.

Örneğin karantina bitmeye yüz tutmuşken, bu karantinadan hangi sen olarak çıkmaya niyet edebilirsen ona niyet et işte. Kurtulmak istediğin ya da sahip olmak istediğin şeylerden çok daha derin anlamda, sen nasıl olmak istersin onu düşün önce.

Bir dilek ağacına bir parça bezi bağlar gibi renkli renkli bezler ve ipler bağlı olsun ruh ağacında.

Ben mesela, kendime dair daha inançlı, daha sevgi dolu olmayı, o mevcut deliliğimden daha coşkulu ve arzulu olmayı ama en çok da kendi ruhumu duymayı ve evrenle bütünleşmeyi, bunu da bir ömür sürdürmeyi diledim, bağladım ağacıma. Saymanın ve dilemenin sınırı yok ki! Dilek ağaçlarının bekçisi de yok, sınırsız hak yani. Say hepsini, her nelerin olmasını istiyorsan. Ama sadece hayatın verecekleriyle ya da insanlara bağlı umutları bağlamakla kalma. Herkesin unuttuğunu yapma gel sen de dediğim gibi en önce kendi özünden başla. Yani en önce kendin için renkli bezler bağla o ağaca. Mesela kesinlikle ilk beş dileğin senin özüne dair olsun. Bunu yapabilirsin.

Niyet etmenin güzelliğini, bir gün herhangi bir yerde bir niyeti kalbinde dillendirdiysen hissetmişsindir. Niyet etmenin en güzel tarafı, kalbin tamamen onu arzu etmesi ve aynı zamanda o arzuya dair tevekkül halidir. İnsan niyet ederken iki şeye inanmaya başlar aslında. Birincisi onu kalben arzu ettiğine, diğeri ise üzerine düşen arzuyu ortaya koyup gerisini ilahi güce bıraktığına. Ama gerçekten niyet ediyorsa şayet.

Müspet tüm niyetler dünyanın maddi varlıklarına yönelir insan dilinde hep. Aşka dair, birine dair ya da para ya da kariyer ya da ev, araba vs. Kendine dair söyleyebildikleri de aslında zengin olayım, sevileyim gibi evrenin ya da birinin verecekleri üzerine kuruludur. Ama insanın iç dünyasına ve özüne dair niyetleri, kendine değer vermesinin ve kendini sevmesinin karşılığıdır.

Yazının devamı...

Aşktan kaçma, aşkla kal

13 Mayıs 2020

Bir hayat boyu kaç kez aşık olabilir insan acaba, hep merak ederim. O kadar güzel bir şey ki çok kez ihtimali olsa keşke. Aşık olmaktan kaçan ve korkan insanları anlamak da çok zor. Aşkı ıstırap hali olarak gördüklerinden belki de.

Ya hiç aşk diye bir şey olmasaydı. Düşünsenize, kalbimiz atmıyor, kelebekler karnımıza dolmuyor, birinin koynunda uyuyabilmek için yanıp tutuşmuyor bedenimiz, birini görmek için sabahın erken saatinde güne aşkla uyanmıyor gözler ya da ne bileyim titremiyor eller güzel bir şey için. Çok yavan geliyor aşkı çıkarınca hayat.

Tuzsuz yemek gibi, güneşsiz gün, zifiri gece gibi, hazsız ve duygusuz bir ömür olurdu içinden çıkarırsak aşkı hayatın. Onu yok saymak ya da kaçmak da nedir? Üstelik bir kişinin hayatına kaç tane düşeceği bile belirtilmemişken. Metrekaremize kaç aşk düşüyor, bilmeden geleni kovmak büyük cesaret.

Elbette ki en güzeli, karşılığının da olması ama karşılığı yoksa da ona kangren muamelesi yapıp defetmeye çalışmak en yanlışı. Aşk sen direndikçe fokurdayan bir şey, anlamadın mı? Yaşamak istiyorsa serbest bırakmak ve ona iyi bakmak gerekir. Beslenmedikçe bir gün sönecek elbet, öldürmeye çalışmaya ne gerek var. Acısı mı ağır geliyor? Ya yokluğu nasıl gelirdi peki, hiç düşündün mü?

O acısından sıdkın sıyrılan aşktan çok sonra aşk aşk diye dilenip durmadın mı hiç? Ne onunla ne onsuz işte, ama teraziye koyarsan onsuz halimiz daha kötü, bence yani!

Aşka kendisinden başka her anlamı yükleyenlerin de bir an evvel bu anlamları bırakmaları emredilmeli. Aşk demek evlenmek, aile olmak, çocuk dünyaya getirmek, sorumluluk ya da fedakarlık anlamlarıyla dolu değildir. Onlar aşkın hikayesinin sonrasıdır. Kuralları, şekilleri ve şartları olmamalı kalbi titreten aşkın. Aşkın planı olmaz işte, planlı aşık da olunmaz. Kendini “şöyle birini seveceğim” diye koşullandırsan bile aşk senin hesaplarına uymaz. Sırf aşkın özgürlüğünü sınırlandırmaya çalıştığın için isyan edip olmadık yerden gelip seni vuruyor, hiç başına geldiği olmadı mı? Sen “illa şöyle biri olacak” dedikçe, senin kurallarının tersine birinin aşkına düşürmedi mi evren seni? Aşka isyan etmek, şirk koşmak olmaz. İlahidir aşk, kalben hissedilir.

Kalben hissetmeyi iyi öğrenmek gerekir. İlahi düzeni, hayatı, nefesi, nefsi, vicdanı, doğruyu ve yanlışı, en çok kendini ve en güzel aşkı kalben güzel ve dolu dolu hissedebilmeli insan.

Aşktan kaçan insan, kendinden de her türlü cesaretten de kaçan insandır. Aşktan kaçanlar ruhlarını kaçma süresi boyunca karantinaya hapsetmiştir işte. Kendini de cesaretini de göremez olur, kurallarıyla duvarlar çizmiş insan.

Yazının devamı...

Acılarına iyi bak

6 Mayıs 2020

Yaradılışımızda var çukurlar, engebeler, kayıplar, acılar ve niceleri... İlginç olan yaratılma biçimi ise her ruhun kaldırabileceği kadar acının ölçülmüş olması. Buradaki ilginçlik herkesin bildiği bu gerçeklik değil, sistemin bizim ruhumuzu bizden iyi biliyor olması ve fakat bu dengeye rağmen bizim yaşadıklarımızı kaldıramadığımızdır.

Esasında, yaşadığımız acılar, sınanmalar ve kayıplar bizi yerden yere vurma kastıyla verilmedi bize hiçbir zaman. Yaşadıklarımızın iki sebebi var aslında. İlki yaşamanın dengesi. Yani bu dengede biri kaybedecek diğeri kazanacak, birileri ölecek birileri doğacak... İkincisi ise bizi gelecekteki hikayelerimize taşımak, öğretmek, eğitmek ve oldurmak. Ama biz acılarımızdan ya kaçtık ya da onların tam altında kaldık.

Peki acılarımıza ya da bu tümseklere nasıl bakmalıydık?

Acılardan, başarısızlıklardan, düşüşlerden kaçmak yerine onlara iyi bakmak lazım. Zira hem bunların devamı olacağına göre, yeni savaşlarda daha güçlü olabilmek hem de bu sınavlara dipnotları öğretileri de görebilmek gerekiyor. Görmek için de işte bakmalı insan!

Hatalarından ders çıkarmak deyiminden aslında ne kastedildiğini hiçbir zaman tam bilememişiz. O kadar önemli ki aslında...

Yaşadıklarımızın altında kalmak, yıkılmak, düşmek, acısı geçince kalkıp öyle hiçbir şey öğrenmeden yürümek, hem daha fazlasını yaşamamızın sebebi hem de yeni hendeklerden geçerken çok hızlı düşmemizin nedeni olacak. “Hep benim başıma bunlar geliyor, neden ben, artık düzelmez” gibi lanetlenmiş, cezalandırılmış, dışlanmış hissetmenin ise hiçbir anlamı yok.

Merak etmeyin herkesin kalbine kadar ağır acılar, herkesin kafasını kuma gömmek isteyeceği kadar hatalar var nasibinde. Ama diyorum ya nasiplerinizi yaşarken, sizi bu sınavın nereye götürmek istediğini anlamaya çalışın, bu çok kıymetli. Ha, bir cevap bulamadıysanız da olanı kabul edip bilinçle yaşamaya devam edin, tam da böyle oluşunuzun yolun ilerisinde işinize yarayacağını göreceksiniz.

Mesela benim de hayallerime doğru koşarken ayağımdaki pranga olduğunu çokça sonra anladığım ve fakat yaşarken kafamı duvarlara vurduğum acılarım oldu. Onların gerçekten ruhumdan ve yaşamımdan kopması gerektiğini de iyi bakmaya başladığımda anladım. Ama hayal etmeyi ve hayallerimi yaşamayı seçtim, acılarıma iyi bakmaya başladım başlayalı. Öyle derin ki bu konu, anlatacak çok şey var belki. Kim bilir hayalim gerçek olur da sahnede karşınızda olursam yüzlercenizin, yazmak gibi kalmayıp ne varsa dökeceğim kendi yaşam ağacımdan koltuklarınıza.

Yazının devamı...

Kendini Sevme Sanatı

29 Nisan 2020

Belki karantina günlerinde öyle az eylemli zamanlar geçirip, herkes evinde an gelir kendini sevmeye başlar diye umut ediyorum. Zira “kendini sevmek” öyle deyince olan ve olunca hep kalan bir şey değildir. Sanat deme sebebim de budur, klişe gibi dursa da tam olarak sanattır. Nasıl mı, anlatayım:

Kendini sevmek, kendini güzel ve akıllı hissetmek kadar basit ve çiğ değildir. Hani bir adamı ya da kadını ya da aileni her şeyiyle seversin ya, görünüşünden tut kusurlarına kadar, işte kendini her hatan ve kusuruna rağmen sevebilmektir kendini sevmek. Hatasız ya da kusursuz olma çabası değildir, hata da vardır kusur da. Her şeyin içinde en kökte kendini sevmek vardır.

Kendini sevmek, başkalarına saygı duymayı unutup, her istenenin söylenmesi ve yapılması özgürlüğünü vermez insana. O bencilliktir! Kendini seven insan başkalarının öz benliklerine, tercihlerine de saygı duyar. Kendini sevmek, bir amaca ulaşmayınca küsmemeyi, kendi kalbini kırmamayı, en çok kendi ruhuna ve aklına saygı duymayı başarabilmektir.

Kendini sevince, kalbin bir kuş, aklın bir kılavuz gibidir. Aklını duymayı ve en çok kalbini sevmeyi bilirsin. Birinden mi hoşlanıyorsun, kendini bekleme ve ümitsizlik çukurunda bırakmayı seçmezsin. Gereken her cesareti gösterir, her ne olacaksa olsun, nihayeti verirsin kalbine. Kendini sevmek, ruhun isteği her arzu için cesareti içinde bulmayı sağlar ve ruhu özgürdür kendini sevenin.

Kendini seven insanın hayatta çok şeye arzusu olur, hayal kuralar, arzular ve arzuları için mücadele eder. Mücadele eden ruhunu sever mesela, öyle zafer takıntısı yoktur.

Kendini seven insan fiziksel olarak kendinde kusur bulabilir, ama kendisiyle barışıktır, değiştirmek ya da güzelleşmek ister ama bu da kendini sevmesiyle ilgilidir. Kendini daha çok mutlu etme arzusundan gelir yani, kaynağa bakarsan görürsün.

Kendini sevmek her konuda “ben” demek değildir. Hayatın içinde olan her an için benliğini mutlu hissedebilmektir. Hayatta olan her şeyin güzelliğini ve olağanlığını görür kendini seven. İşler kötü mü gitti, hayatın gerçeğidir. Kalbine bir dost gibi bunu anlatabilmeyi, geçeceğini söyleyebilmeyi ve direksiyona geçip hayatı güzelleştirmeye çalışmaya devam etmeyi bilir kendini seven.

Peki Nasıl Yapılır Bu Sanat?

Yazının devamı...

Zihnin tuzağı: Konfor alanı

22 Nisan 2020

Bir süredir neredeyse herkesin kullandığı bir tabirdir “konfor alanı”. Biraz işin içine zihin matrisimizi katarak, konfor alanının hem gerçekte nasıl oluştuğunu ortaya koymak hem de hangi zinciri kırmak gerektiğini göstermektir niyetim.

Zihin matrisimizin ana kodlarından olan “hayatta kal” kodu ile “kayıp-kazanç mekanizması” devreye giriyor aslında konfor alanının öncesinde. Mutlaka bu alanın oluşmasına neden olan bir olay yaşamışsındır ve kendini korumaya alma isteği doğmuştur içinde. İşte bu dürtün geliştiğinde hayatta kal kodu devreye giriyor. Peki en iyi hayatta kalma biçimi nedir, sorunsuz ve kayıpsız bir cephe kurmak.

Örneği ilişkiler konusunda kaynak olan olaydan beslenerek, iletişimde adım atmamayı, risk almamayı ve güvenmemeyi kodlamış olabilir. Erkeklerde sorumluluk almamak ve kadınlarda iletişimde girişken olmamak en bariz örnekleridir. Kendilerini eylemsiz kılarak ve girişken olmayarak güvenli cephede tuttuklarını hissederler. Bazen kötü giden bir evliliği ya da ilişkiyi sürdürmek ya da sürünerek gidilen işten çıkmamak olarak da karşımıza çıkar. Kişi içinde bulunduğu alanın (evlilik, ilişki, iş) içinde pek mutlu da olmayabilir ama bu alanın dışını ise bilmediği bir ormanda tek başına kalmak olarak hisseder. Bu hayatta kalma kodunun verdiği histir. O kod bu alan için “bildiğin alan; diğer alanı hiç bilmiyorsun, alanın dışında ya savaşamazsan, ya hayatta kalamazsan, ya kaybedersen” diye diye seni bu alanın iyi olduğuna ikna eder.

İşin iki kötü yönü var: biri bazen konfor alanının kaotik bir alan olması. Yani, örneğin insan kendini melankolik olarak iyi hissetmişse, kötü denk gelmiştir ve konfor alanı melankolidir. Diğer kötü yanı ise, bu durum konfor alanı oluşturmaya neden olan konuyla sınırlı kalmaz. Örneğin aşk konusunda aldığın yara yüzünden olmuş ve kök neden bu ise, atağa geçmiş olan kayıp-kazanç mekanizması artık sadece aşkla da kalmaz, sosyal hayattan kariyerine kadar riskli ya da cesaret gerektiren en ufak harekette bile “kayıp mümkün” diye kırmızı sinyali çakar beyinden ve eylemsiz kılar seni. Yayılır yani, risklidir. İki dedim ama belki bunun artık nörobilim açısından bir süre sonra bu yaşam şeklinin otopilot halini aldığını ve kırılmasının da zor hale gelebileceğini eklemek mümkün.

Dünya bir toz bulutuydu gibi bir hikaye aslında. Bir gün bir olay yaşadın ve beynin o olayı alıp evirdi çevirdi ve seni bir alana kilitledi, dışından korkmana, içinde mutsuz da olsan tutsak olmaya ikna ve memnun oldun, olduruldun.

Şimdi soru şu: Artık hiç önemi kalmamış bilmem neyin nesi bir hikayeden, zihin matrisinin o anki duygusuyla oluşturduğu bir alanda hapsolmaya devam etmek sana mantıklı geliyor mu?

Anlattığım gerçekliğe bakınca, zihnimin kalbimde esamesi okunmayan bir adama canım sıkılmıştı diye beni eylemsiz, cesaretsiz, kısıtlı ve heyecansız bir alana hapsetmesi, üstelik beni kandırmak için de adını “konfor” olarak hissettirmesi kabul edeceğim bir şey değil. Direnirim, eskiden kalma düşünceyle beni soktuğu bu alandan çıkmak için konfor alanını ateşe verir kaçarım. Ya sen?

Konfor alanı safsatası içinde üç ay bir adamın iletişim kurmasını isteyip ama kodlarım bekle dedi diye susup duracağıma, en kötü zamanı kazanırım diye aramayı seçerim. Her gün sürüneceğim bir iş ya da ilişki hayatını seçeceğime, yalnız olup peynir ekmek yemeği ve her gün yeniden daha iyi bir iş ya da ilişkiyi bulacağım inancıyla savaşmayı tercih ederim. Bilirim temiz bir savaşın sonu zaferdir. Üstelik derdim asla zafer olmaz, ben sınırlarımın olmadığı sınırsızlıkta kendim olmayı ve asla zamanı tüketmemeyi, aksine zamanı yaşamayı seçerim.

Yazının devamı...