İnsanlar seni nasıl tanıyor?

12 Ağustos 2020

Seni tanıyanlara sorsalar “Nasıl biridir?” diye, cevapların ne olacağını düşündünüz mü hiç? Benim epey zorlandığım bir konu aslında ve en iyi kendi üzerimden anlatabilirim bu yüzden.

Yaptığımız iş, mesleğimiz, hayatın değişik yerlerinde uzun süreli üstlendiğimiz misyonlarımız kimliklerimiz haline geliyor. Anneliğimiz, kadınlığımız, erkekliğimiz, sorumluluk alan evlat misyonumuz, ciddiyetimiz, mizahımız ve bir sürü türlü vasıf ve varlık biçimi bizi de kendine göre biçimlendiriyor ve ardından o kimlik oluyoruz.

Bunda bir yanlışlık yok aslında ama oluşan kimliğin geldiği yer ve yayıldığı alan dikkate alınınca sıkıntı kendini belli ediyor. Benden örnek vereyim, on beş yıldır avukatlık mesleğinin içinde oluşum, toplumsal misyonum, mesleğin getirdiği ciddiyet gibi birçok unsur beni artık sosyal yaşamımda bile aşırı ciddi ve tedirgin edici olarak yansıtıyor. Evvel ilişkilerimde tepkilerimden korkanlar olduğu gibi annem ya da yakın dostlarıma bile bu imajı verdiğimi birçok örnekten alabiliyorum. Neyse ki yine beni çok yakından tanıyanlar aynı zamanda sempatik ve esprili halimi biliyor.

Peki ben hangisiyim?

Evet hepsiyim ama bu hepsi oluşum birçok alanda iyi olsa da bazı alanlarda yaşam yoluna taş koyuyor. Mesela kesinlikle ilişki dünyamı etkiliyor, çekinilen bir yapı sergilediğim söyleniyor. (Yoksa kapımda sıra olurdu gibisinden bir ego tatmini olsa gerek bu:)) Geçen gün yayın için video çekerken de isyan etmiş, isyanımın videosunu paylaşmış, mahkeme salonunda savunma yapar gibi anlattığıma sinirlenmiştim.

Hepimizde var bu, hangi işi yapıyorsak, hangi burcun insanıysak, hangi misyonları uzun zamandır yerine getiriyorsak, yani yüzümüz ve mizacımız uzun zamandır nasıl durmuşsa artık dışarıya hep o yansıyor.

Yüzünüzü hayal edin, en çok hangi şekilde duruyor gün içinde? Yılın, ayın, haftanın ve günün en çok denilecek zamanında yüzünüz ciddi mi, sorumluluk içinde, stresli, anaç, maço vb. nasıl duruyorsa artık osunuz. Yani öyle değilseniz bile etrafa verdiğiniz kimliğiniz, mizacınız o, “nasıl biri?” sorusunun cevabı o!

Sorun yoksa yok tabi ama iç dünyamız ile dış dünyamız çoğunlukla farklılık gösterir. İç dünyanızda kendinizi romantik hissederken çok duygusuz görünebilir, çok şakacıyken bir şekilde ciddi tanınabilir, aşkı isteyen içiniz bilinmez ve umarsız olduğunuz düşünülebilir. Bu pek iyi değil! Bu zamana kadar sorun da olmamış olabilir, hiç sorun da olmayabilir. Ancak her koşulda iç ve dış benliğimizin, ruhumuzun aynı ya da dengede olması esastır. Hepsi olmak, motif olmak, yerine göre davranmak güzeldir ama Mevlana yanlış diyor olamaz. “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol”

Yazının devamı...

Kişisel gelişim hastalığı

5 Ağustos 2020

Daha gazla kapılıp gideceksiniz değil mi? Bunun daha ilerisi ne olacak sizce? Oturup bir konuşsak diyorum.

İnanılmaz bir ruh kıyımı gerçekleşiyor. Kişisel gelişim güzel, farkındalıklar iyi ama her şeyi vurup belini kıracak dozajda yaptığımız gibi burada da tüm ayarları bozmak neden?

Farkındalıklarla hayatın güzelleşeceğini sandık ve öyle de olmalıydı ama durum biraz yanlış gitti:

İyi düşünmeyi aşılayan yöntemlerdeki “kendini düşün ve kendine değer ver” mottosu biraz bencilliğe sürükledi herkesi. Oysaki bir bütün içinde olmayı benimsemek ve o bütünlüğün içinde kendini unutmamak gerektiği anlatılıyordu. Yani “kendini unutma ve kendine de değer ver” diyen algıyı, “kimseyi umursama, bencilce kendine değer ver” olarak alıp koydu herkes hayatına.

“Kendini sev” dedi birçok kişisel gelişimci ve haklıydılar ama kendini severken diğer insanları sevmenin de ne kadar önemli olduğunu söylemeyi mi unuttular acaba, çünkü kimse kimseyi sevmemeye başladı nedense!

İnsanlar alma-verme dengesini konuşmaya başladı evrenle ve bu dengeyi bulmaya çalışırken “verme” kısmını çıkarıp hep alıcı olmayı seçti herkes, çok matah bir şeymiş gibi. İyi de o bir denge ya hani, hem alıcı hem verici olacaksın, yani ikisini de yap ve orantılı yap diyordu kurallar. İnsanlar sadece alıcı olmayı seçmeye başladı, çaba ve fedakarlıklar çöplerde.

İçini darladıysa, biraz hayatı zorlaştırdıysa aşktan ya da aileden gelen muhatapla bağları kesmek moda oldu. Elleri kaldır, makas hayal et ve irini akıtıp kesiver gitsin. Ortalık kopmuş bağlarla dolu maalesef. Yahu bağ kesmek bağ içindeki sorunları ve irinleri akıtmak demek ve bu bir temizlik için yapılıyor, kese kese bir hal oldunuz iletişimleri, ilişkileri.

Evrene, kadere ve olasılıklara inanmak iyi güzel ve ben de öyleyim ama istemeden, çabalamadan olmaz, bunu niye unuttunuz? “Ben evrene inanıyorum, eğer bu adam da beni seviyorsa gelir” deyip beklerken gitti o, haberiniz yok! Evren “bana bırak ve bekle” diye söz mü verdi size, neden istemeyi ve isteklerinize ulaşmak için bir şeyler yapmayı bıraktınız?

Yazının devamı...

Kadın-erkek ve insan olmak

23 Temmuz 2020

Hangi toprakta yaşıyorsanız yaşayın bu bir Dünya meselesidir. Çocuklarınıza ve tüm sevdiklerinize insan olmayı, paylaşmayı ve değer vermeyi öğretin.

Bizim toplumumuzun inancı haline gelen “sağlamcılık” yüzünden değil mi sürekli bir refah planı yapmak? Kızlarınıza refahın bir adamın gücüyle değil, kendi ayakları üzerinde durarak sağlandığını öğretin. İşi gücü yerinde kocalar aramak yerine, işi gücü yerinde olan bir kadın olmayı, kendini ve sevdiklerini her kim olursa olsun kötülükten sakınmayı öğretin.

Erkeklerinize insana değer vermeyi, bir kadının onu doğuran ana kadar kıymetli olduğunu öğretin. “Gelin” diye tanımlamayla ötelenen algının sonucu olamaz mı erkeklerin de anneden ayrı bir varlık gibi görüp kadına hor davranması? Kocanın sana yapmasını asla istemeyeceği şeyleri evladının katiyen bir kadına yapmaması gerektiğini öğretin ona.

Öğrettiğiniz refah algısına uyuyor diye alelacele evlenmesinler, boşanmak kötüdür diye her ne olursa olsun evliliği sürdürmeye kendilerini mahkum etmesinler, bedenlerine şiddeti hak görmesinler; en önce size diyebilsinler, elinizi tutup o evden çıkabilsinler. Bunu en önce siz her kadın ve her ana, siz öğrenin. Evlatlarınıza bedenine, ruhuna ve aklına sahip çıkmayı, kendi ayakları üzerinde savaşmayı öğretin. Bunu tüm kadınlar ve tüm erkekler ve tüm insanlık hepiniz öğrenin. Çocuklarınız için katlandığınızı söylemeyi bırakın, her çocuk için bu her durumdan daha kötü bir yaşam bu; onları mutsuz bir ortamda büyütmeyin ve “zulme katlanmayı” öğretmeyin. Ben annemden gördüğüm “sineye çekip sabretme” üzerine uzun ve hastalıklarla süren zamanlar boyu boşanamamıştım, bize bunu aşılamayın. Katlanmak ya da sabretmek değil bu, bu gidememek, bu savaşamamak ve buna saygım var ama bize olanı, olduramadığınızı ya da olması gerekeni açıklıkla söyleyin, “sen böyle yap” deyin. Gösterdikleriniz doğru değil, bunu görün ve bize asıl gerçeği gösterin.

Empatiyi ve analitik düşünmeyi anlatın çocuklarınıza, bir kadını annesi gibi ya da bir erkeği babası gibi ve hatta karşısındaki bir insanı kendisi gibi düşünüp doğru davranabilmeyi anlatın onlara.

Çocuklarınızla her şeyi açıkça konuşmayı ve onların sizinle rahatça paylaşabileceği bir ebeveyn olmanız gerektiğini öğrenin siz en önce. Evlatken kendi kısıtlandığınız yaşlarınızda ne düşündüyseniz evladınızın da aynı yollardan geçtiğini hatırlatın kendinize. Yani çocuklarınızdan önce empatiyi ve farkındalıkla düşünmeyi siz doğru öğrenin ki öğretebilesiniz.

Kızlarınızın ya da oğullarınızın sevdiğini, kara sevdalarını, platonik aşklarını veya başına gelen kötü olayları kızarsınız diye anlatmamak yerine sizinle paylaşabilmelerini sağlayamadıktan sonra dizlerinize vurmanızı kim geçirebilir, bunu unutmayın. Bir insanı her türlü yakın arkadaş ya da sevgiliden daha çok düşünen anne ve babası değil midir; aklınızdan ve dostluğunuzdan, hatta çözüm bulma çabanızdan mahrum bırakmayın onları.

Cinsel tercihleri daha çocuk yaşta farklı olan çocuklarınızı görmeyi öğrenin. Ona zorla etek giydirmek ya da saçlarını zorla erkek tıraşına tabi tutmak yerine, onun kimliğini kabul etmeyi bilin. Siz doğurdunuz onu, “bozuk” dediyseniz de siz yaptınız ya hani, sorumluluk almayı bilin işte. Bu bozukluk değil, bu varoluşsal seçimdir, yaradanın planı ve yarattığı candır, inancınızı ya da tekamülü unutmayın.

Yazının devamı...

Önyargı, yargı ve dışlama

15 Temmuz 2020

Herkesin bildiği gibi önyargı, yeterli bilgi olmaksızın erkenden ve peşinen bir karara ve düşünceye varmaktır. Önyargı çoğunlukla beyinde otopilot bir yaşam şekline döner. Önyargılı insan geçmiş deneyimlerini ve etrafından satın aldığı hikayelerin tanımlarını beyninde bir listeye dönüştürür ve bu listeyle yaşar. Karşısına çıkan her kişi ve olayı bu listedekilere göre bir gruba dahil eder ama bunu daha olayları görmeden, ilk bakışta yapar.

Önyargı bir düşünce biçimidir ve davranışa dönüşürse “dışlama” dediğimiz eylemsellik ortaya çıkar. Yani insan önyargıda bulunduğu bir kişiyi tanımayı seçmiyor, erken verdiği kararla hareket ediyorsa bu bir dışlamadır. Aslında bir “varsayım” olan önyargısına kesin inanmış seviyeye erişmeye meyillidir ve bunu bir inanca dönüştürdüğünden bu varsayımın değişme olanağı yoktur. Örneğin birey, bir olayın ya da ilişkinin kendisi için doğru olmadığına dair bir önyargıya inanmışsa, muhtemelen bu kişi bu girişimde bulunmayacak, o kapıyı kapatacak ve yanılma payı ise her koşulda yüze elli elli olacaktır.

Benim asıl mesele gördüğüm ise “yargı koyma güdüsüdür” ve bu önyargıdan daha geniş bir alana temas eder. Önyargı bildiğimiz ve dediğim gibi “erken yargı” halidir, kişiyi tanımadan ya da olayları yaşamadan peşin gelen fikirdir. Ancak bazı insanlarda ve günümüzde ilişkiler konusunda çoğu insanda olan bir diğer şey ise “yargı oluşturma” halidir. Yolun başında olan önyargı dışında hayat akışının her anında ve her olayla ilgili bir yargısının olması gerektiğine inanır bazı insanlar.

Bir kadın ya da erkek ile ilk tanışmada oluşan şey önyargı olsa da flört, ilişki yolunda ve diğer tüm ilişkilerde anlık gelişen olaylarda da bir yargıya varma güdüsü gelişebilir. Kişi bunu çoğunlukla duygusal iniş çıkışlarda meydana çıkarır ve genelde sevgi ve ilişkiler konusunda güvensizliğe sebep olmuş olaylar yaşamıştır.

Yargıya varma güdüsü aslında beynin “hayatta kal” ve “savaş-dur” kodlarıyla ilgilidir. Yargıya varma güdüsü varsa bu kodların neden aktive olduğuna bakmak gerekir. Çünkü muhtemelen kişinin beyni kendine yönelen olay ve durumlara karşı hızlıca fikir üretme ve bu fikirle kendine dair bir koruma planı yapmak üzere çalışmaya kodlanmıştır. Yine muhtemelen yargıya varma güdüsü olan insanın daha önce değer verdiği bir kişiyle olan diyaloğunda dikkatsiz davrandığına, gerçekleri görmediğine dair kendini suçlaması söz konusudur. Aslında kendini suçladığı bu durumdan dolayı dikkatli davranmak için beyni “önce dışarıdan bak ve yargıyı bul” der ama aldanma ve kırılma korkusuyla da en kötü yargıya varma ihtimalini de tetiklemiş olur.

Genel örnekler verecek olursak, bir erkeğin/kadının sende ne bulduğu ya da bulmadığı, neden ayrıldığı/istemediği, sosyal medyada beğeni-izleme-gözleme-takip durumları, aynı mekana eski flörtün gelmiş olması, dostun dinleyici olmaması ya da fazla anlatıcı olması, talepler hakkında “talepkar insan” fişlemesi, karşı cinsin yaklaşımlarını cinsellik güdüsüyle bağdaştırma, iş yerinde rekabet hissi gibi birçok alan ve duruma dair insanlık bir tanım ve algıya varmak istiyor.

Yargıya varma güdüsünde temel kalıp düşünce aslında “bir sebeple bu kişi böyle/böyle yapıyor ya da bu olay bir sebepten oluyor” düşüncesi ve bu da “sebep arama” dürtüsünü harekete geçiriyor. Bir şey çok doğru, hayatta her zaman kişiyle ve olaylarla ilgili her şey bir sebepten gerçekleşiyor. Bir sebepten karşı cins bir davranış sergileyebiliyor ya da bir neden için bir olay meydana geliyor. Böylesine bir sebebin varlığını bilmek ve düşünmek doğru, hatta bu sebebi aramak büyük bir katkı ama nasıl yapıldığı önem arz ediyor. Beyin, otopilot olarak “önyargıya varma” veya “yargı oluşturma” güdüsündeyken mevcut durum, kişi ya da olayın detaylarından çok çok uzak bir yerden bakıyor, önyargılarından! Yani bir yargı gözlüğü takan bu kişi, muhtemelen listesinde olan, ezberi olan, geçmiş deneyimi ya da etraftan satın aldığı deneyimlerden birine uyan bir durum olduğundan çok emin olarak sebebi araştırmaya kalkışıyor. Bunu şöyle düşünebilirsiniz: bir cinayet dedektifi her cinayet mahalline gittiğinde oradaki cinayetin silahla veya bıçakla işlenmiş olabileceğinden çok emin ve asla başka bir aletle gerçekleşebileceğine dair olasılığa bakmıyor. “Kurşun varsa silahtır, kesik varsa bıçaktır” diye bir ezberi ya da listesi var diyebiliriz. Oysaki cinayetlerden biri tırnak törpüsüyle işlenmiş olabilir ve bu katilin bir kadın olduğu ihtimalini kuvvetlendirebilir. İşte her yaşanan olay yenidir, her kişi bir diğerinden başka bir kişidir; farklı genlerle farklı tarihte doğmuştur en başta. Bu yüzden yargıya varma güdüsü hangi gözlüğü takarak yola koyulduğuna ve eline bir liste alıp almadığına göre iyi ya da kötü sonuçlar verecektir.

Önyargı ya da yargı güdüsüne inançla bağlanıldığında kişiler ve olaylarla ilgili seyri değiştirecek dışavurum gerçekleştirdiğimiz için kontrol şart diyoruz.

Yazının devamı...

Test: Ne kadar ikna edicisin?

8 Temmuz 2020

Her şeyi kendine özgü yapmayı seven ben, sizler için “betülce” testler hazırlamaya ve kendinizi sınayarak mesajlarınızı almanıza vesile olmaya karar verdim. Umarım hem eğlenirsiniz hem de kendinizi tanıyarak değişim fikirleri alırsınız.

Bu haftaki test ikna yeteneğini sınamak için olacak ve ardından sana fısıldayacaklarımı duyacaksın. Bu testte ikna kabiliyetinin temel kurallarını uygulayıp uygulamadığın üzerine sorular yer almaktadır. Haydi aşağıdaki soruları cevaplamakla başlayalım:

1- Bu akşam dışarıda eğlenmek istiyorsun ve fakat yakın arkadaşın dışarı çıkmak istemiyor, evinde oturmak istiyor. İkna etmek konusunda ne yaparsın?

a. Ona günlerdir evde olduğunu, evde olma seçeneğinin sıkıcı olduğunu örneklerle anlatırım. Haftanın diğer günleri evde olacağını hatırlatır bugüne dikkat çekerim.

b. Ona kendisinin de eğlenmek isterse gelebileceğini, evde kalmak isterse evde kalabileceğini, çıkarsak nerelere gideceğimizi ve nasıl eğleneceğimizi anlatırım.

2- Elinde kişisel gelişim üzerine yazılmış bir kitap var ve bu kitabı birine satacaksın. Satacağın bu kişi, kişisel gelişim gibi konulara çok uzak ve bu yüzden almayabileceği belli. Ona bu kitabı nasıl yaklaşırsın?

a. Ona, kendimle ilgili “ben kişisel gelişim konularına çok uzağım, satıyorum diye okumak istedim ve çok sevdim, sevmediğimi düşünüyormuşum bu benim önyargımmış ve bana çok şey kattı” der, kendi üzerimde etkileri olmuş ve ben de onunla aynıymışım gibi konuşarak onu etkilemeye çalışırım.

b. Eğer bu konulara uzaksa zaten böyle bir kitabı almaz diye düşünsem de yine de kitabın özelliklerini ve fiyatını söyler alıp almayacağını sorarım.

Yazının devamı...