Rubikon köprüsü ve Hasan Cemal

Bu köşeyi yazarken bir odada yalnızsınızdır. Gözleriniz bir ekranda sabitlenmiştir.
Beyaz bir zemin üstüne, siyah harfleri dizersiniz peş peşe, aklınız erdiğince...
Lakin bunu yaparken, bin bir hayalet dolaşır çevrenizde...
“Onu yazma” der bir meslek büyüğü:
“Biliyorsun, onu yazdım diye öldürdüler beni...”
Korkmaz yazarsınız ya da ürküp cayarsınız.
Başka konu seçtiğinizde bu kez bir tutsağın hayaleti çıkagelir:
“Girme o konulara, hapsederler benim gibi seni de...”
Peşinden diğer tecrübeli hayalet lafa girer:
“Ya da kovulursun, biliyorsun.”
Mesleğin en iyilerinin, yazdıklarından ötürü canından ya da özgürlüğünden olduğu, hiç değilse birkaç kez kovulduğu bir meslek bizimkisi...
Basılmış gazetelerden ziyade, basılamamış makalelerden, çöpe gitmiş haberlerden, şu ya da bu yolla susturulmuş gazetecilerden oluşan bir tarihi var.
Gençlere tavsiye edebilir miyiz?
Hayaletlerle baş edebilir miyiz?
* * *
Berlin’deydim geçen hafta sonu...
Alman meslektaşlarımla buluştum.
Hala müstafi Cumhurbaşkanı Wullf’u konuşuyorlardı.
Wullf koltuğunu niye bırakmıştı biliyor musunuz?
Hoşuna gitmeyecek bir haberi basmaya hazırlanan Bild gazetesini telefonla tehdit ettiği için...
Genel Yayın Yönetmeni telefona çıkmayınca telesekreterine öfke dolu bir mesaj bırakmıştı Cumhurbaşkanı:
“Bu haber basılırsa Rubikon’u geçmiş oluruz” demişti.
“Rubikon”, Jül Sezar’a diktatörlük kapısını açacak yolda geçilen nehrin adı...
“Rubikon’u geçmek”, Batıda, “dönüşü olmayan yola girmek” anlamında kullanılıyor.
Şöyle diyor telefonda Cumhurbaşkanı:
“Bild savaşmak istiyorsa, nasıl savaşılacağını sizinle görüşmek isterim.”
Siyasetçi, dünyanın hemen her yerinde aynı...
Ama bazı yerlerde basının tavrı farklı...
Bild, tehdide rağmen o haberi bastı.
Bunun üzerine de Cumhurbaşkanı önce telefon mesajı için özür diledi, sonra da istifa etti.
Tarih, Bild’in tavrını yazacak, Wullf’unkini değil...
* * *
Almanya’da, yapayalnız bir odada bu yazıyı yazmak için beyaz zemine peş peşe siyah harfler dizerken, Hasan Cemal’in Milliyet’ten ayrıldığını haber verdiler.
Hasan Cemal, barış sürecini omuzlaması beklenen “akil adam”ların başında geliyordu; o sürecin ilk kurbanı oldu.
Son yazısını okuduktan sonra durdum.
Ve şu notu düştüm:
Hayal kırıklıkları...
30 yılı geçen meslek hayatımda o kadar çok yaşadım ki bu duyguyu...
Yine de safdillik belki- hep çalıştığım gazetelerin gerçek sahibiymişim gibi hissettim kendimi...
Başarılarıyla gururlandım; Milliyet’te son dönem olduğu gibi...
Ve eksildiğimizde yaralandım; Hasan Cemal’in ayrılışında olduğu gibi...
Rubikon köprüsünün başında nöbetteydik sanki...
Nöbeti bırakırsak, köprü geçilecekti.
* * *
Keseyim burada...
Çünkü yine hayaletler fısıldaşıyor başucumda...
Sevdiğim bir ustanın, benzer bir durumda, biz “gazeteci milleti”ne verdiği bir öğütle bitireyim:
“Bugün var, yarın yoksun.
Not düşe düşe, yürüyüşe devam!
Tek çare bu...
Yazmak, yine yazmak ve doğru bildiğin değerleri yapayalnız da kalsan savunmaya devam etmek...
Benim kendi hayal kırıklıklarımdan çıkarabildiğim ders bundan ibaret...”