DAHİ PRENS

Diyelim ki frengi hastası bir kadın tanıyorsunuz ve bu kadının sekiz çocuğu var. Bu çocukların üçü işitme engelli, ikisi görme engelli ve biri zeka özürlü. Bu kadın hamile ve dokuzuncu çocuğunu beklemekte. Şimdi soruyorum size;

Bu kadının yerinde olsaydınız, çocuğu aldırır mıydınız yoksa doğurmaya cesaret eder miydiniz?

Cevabınız; ‘Böyle riske girmezdim, çocuğu aldırırdım’ ise dünyanın gelmiş geçmiş en büyük bestecilerinden birisini, klasik müziğin ‘dahi çocuğu’nu daha doğmadan öldürmüş olacaktınız.


Evet, böyle bir ailede dünyaya gelen ve onca sağlık sorununa rağmen muhteşem eserler meydana getiren kişi Beethoven’dan başkası değil. Alkolik ve sert mizaçlı babasının zoruyla çok küçük yaşta piyano çalmaya başlayan Beethoven, gün geçtikçe duyma yetisini kaybetmeye başlamış ve 47 yaşında da tamamen sağır olmuş. Bana klasik müziği sevdiren hatta tanıştıran kişidir kendisi öyle ki bence o klasik müziğin prensi. En ünlü eseri olan 9.Senfoni’yi hiç duymadan, tamamen sağır olduğu dönemde bestelemesi akla mantığa sığmayan bir başarı hatta mucizenin öbür adı. Bir de bu kadar trajik bir hayatın içinde olup da hep canlı, neşeli müzikler üretmesi de ayrı bir ironi tabi. Hayata bakış açısının nasıl olduğu da ölmeden önceki son sözünden belli ; “Komedi bitti !”

En ünlü eseri 9.Senfoni belki ama benim en sevdiğim ‘Ay ışığı Sonatı’. Bilmiyorum, hikayesine mi vurgunum daha çok, notalarına mı ama içime işleyen duygusuyla bu eserin yeri bende apayrı;

Bir gün arkadaşı ile gezintide olan Beethoven, önünden geçtiği evde bir piyano sesi duyar ve kapıyı çalarak piyanoyu çalan kişiyi görmek istediğini söyler. İçeri girdiğinde piyanoyu gözleri görmeyen bir kızın çaldığını görür. Kızın çalışından ve notalara kattığı ruhundan çok etkilen Beethoven kıza yardım etmek için onun kendisinden bir şey istemesini söyler. Kız ise “Ben hiç ay ışığı görmedim, bana ayışığını anlatır mısınız?” der. İşte o gün Beethoven, kapatıp gözlerini, ay ışığını hayal eder ve bu sonatı besteler.

Hayat, zorlu bir mücadele, çetin yollar, fırtınalar, tuzaklarla dolu. Ama unutmamamız gereken mucizelerin hep var olduğu !

İnanmaktan vazgeçmeyelim ki hayatımız mucizelerle dolsun !

Ve sevgili Beethoven; Senin de 250.Yaşgünün kutlu olsun !

***************************************************

Derin bir sessizlik içinde geceleri bestelermiş müziklerini Beethoven. Gece karanlıkta, sessiz bir ıssızlıkta. Düşününce ne kadar ürpertici, karanlık ve sessizlik yan yana, koyun koyuna. Hele de çok uzunsa, hatta yılın en uzunuysa bu kavuşma. Evet, konu tam da tahmin ettiğiniz gibi;
‘Şeb-i Yelda’ !

21 Aralıkta en uzun gece yaşandı kuzey yarımkürede. Narlar kırıldı o gece bereket diye, dilekler dilendi, dualar edildi.

En renkli, en süslü ayın içine saklanmış, koyu hüzünlere bulanmış yılın en uzun gecesi 21 Aralık.  Gündüzlerin giderek kısalıp ufaldığı, zamanı geceye bıraktığı tarih. Herkes aynı anda yaşar geceyi ama herkesin karanlığı farklıdır. Hastalıklar en çok gecelerde nöbet yapar, dinmez ağrılar, düşmez ateşler. Ayrılık, gecelerde koyar en çok. Karanlıkta gölgen bile seni yalnız bırakır. Ve yeterince gece olduğunda, sessizliğin sesi sonuna kadar açılır. Gelsin diye beklenir sevgili, çalsın diye o telefonun lanet sesi. Zifirin kanadına binip uçar vuslata dair tüm düşler. O telefon çalmaz, o sevgili gelmez, o vuslat ermez. Sırf o biri, ‘iyi geceler’ demediği için iyi geçmeyen geceler vardır. Yakamozlar bile aydınlatmaz içini, değil ki yıldızlar. ‘Aşkın yastığı, yalnızlığın yorganı, tutkunun yatağı’ gece. Bir tünel, yarına açılan. Sessizliğin gövde gösterisi. Maskelerin indiği, direncin düştüğü, zaafların, korkuların, acıların en saf haliyle ortaya döküldüğü saatlerin adıdır gece. Ondan öfkeler daha kızgın, sevgiler daha abartılı, özlemler daha dayanılmaz, çaresizlikler daha çözümsüzdür geceleri. Siyah ve lacivert halvet olmuştur bir öğle vakti, gece doğmuştur içinden. Gece uyunur, gece sevişilir, konuşulur, içilir ama en çok da gece beklenir, sabah olması için. O yüzden en çok da beklemektir gece, sabırdır.

Gece karanlığı, yalnızlığı anımsatıyor değil mi?

Değil bence. Çünkü kavuşmak demektir gece, beklemek, sabretmek ve murada ermek. Yaşanan her şey bir imtihan, yolu sabır, sonu selamet. Her derdin devası, her sorunun çözümü, her gecenin bir sabahı vardır.

Ve unutmayın ki;

Gecenin en karanlık anı, şafağa en yakın andır !...

***********************************************

Dışardaki karanlık gerçekten ürkütücü belki ama belkilerden ari daha korkutucu bir karanlık var ki o da kafaların içindeki. Yüreğimi karartan da bu hafta, koskoca profesörlerin akıl almaz hareketleri.

Köklü bir üniversitede yıllardır ders veren koskoca tarih profesörü, talihsiz bir cümleyle herkesi üzdü. Kim mi ?

Kendisi üniversiteleri fuhuş yuvası olarak tanımlayan ve tüm üniversite gençliğini zan altında bırakan profesör kişisi. Üniversitelerin ve etrafındaki yerlerin fuhuş yuvası olduğunu söyleyen bir profesör ve kendisi de bir üniversitede çalışıyor. Öyleyse şunu sormak gerekiyor;  Üniversiteler fuhuş yuvası, kendi çalıştığı yer de bir üniversite, peki orası ne oluyor?
Bu durumda kendisi orada hangi görevle bulunuyor?

Neymiş, öğrenciler derse gelmiyormuş, devamsızlık oluyormuş, artık nerelerde, ne yapıyorlarmış ?

Valla hocam kusura bakmayın ama derse devam, aslında hocanın elindedir.  Öğrenciler dersinize devam etmiyorsa inanın sorun sizdedir. Siz dersi zevkli hale getiremiyorsanız, öğrencinin ilgi ve dikkatini çekemiyorsanız  onlar fuhuş yapmaya gitmiyorlar sadece sizden ders dinlemek istemiyorlardır o kadar. Ayrıca gençlerin öpüşmesi, sarılıp yürümesi, el ele tutuşmasından ziyade küçücük çocuklara tecavüz eden sapıklar, istismar edilen kızlar, şiddet görüp öldürülen kadınlar gündeminizde olsun mümkünse. İnanın bunlar daha büyük sorun, asıl bunlara kafa yorun, çözüm bulun !

Gündeme düşen diğer bir profesör haberi de Antalya’dan. Bir başhekim, üstelik de kadın bir profesör. Hastaya müdahale etmek için alt kata inen hemşireleri yerinde göremeyince, kağıda 500 kere “ben salağım görev yerimi terk ettim” yazmalarını istemiş. Şimdi burada cinsiyet ayrımcılığına girmeyeceğim de kadının kadına bunu yaptığı, destek olup da koruyacağına aksine salak muamelesine maruz bıraktığı bir toplumda neler olmaz ki !

Sağlık çalışanlarının çok zor şartlarda pandemiyle savaştığı şu günlerde, çalışanlarını destekleyip motive etmek yerine mobbing yapmak, insanların önünde küçük düşürüp aşağılamak asla kabul edilemez. Madem kendisinin ceza tercihi ilkokul seviyesi o halde ceza olarak onu tek ayak üzerinde durduralım, eline de cetvelle vuralım. Yaptığının çirkinliğini  böyle mi anlatalım !

Görevini suiistimal edenlerin, insanların kişilik hak ve bütünlüklerine saldıranların hadlerini bildirmek gerekir. Rahmetli anneannemin dediği gibi;

‘Hadsize haddini bildirmek, öksüze kaftan giydirmektir !”

CANSEN ERDOĞAN