Dünya nüfusu yaşlanmaya devam ederken yaşam süresi ise giderek uzuyor; ama bu uzayan yılları ne kadar sağlıklı geçirdiğimiz giderek daha önemli hâle geliyor. Alzheimer, bugün birçok kişinin “İleride başıma gelir mi?” diye düşündüğü hastalıkların başında. Genetik ve çevresel faktörler her zaman gündemde ancak son günlerde yayımlanan bir çalışmada araştırmacıların dikkatini çeken başka bir konu daha var, o da günümüzde giderek yaygınlaşan kronik hastalık obezite. Kuzey Amerika Radyoloji Derneği’nin yeni bir çalışması, obeziteyi alzheimer hastalığıyla olan ilişkisini yalnızca risk artışı düzeyinde değil, hastalığın biyolojik ilerleme hızını etkileyen bir faktör olarak ele alıyor. Araştırmanın sonuçları metabolik sağlığın beyin sağlığı üzerindeki rolünü yeniden düşünmemiz gerektiğini gösteriyor.
Veriler destekliyor
Çalışmaya, bilişsel olarak sağlıklı bireyler ile alzheimer riskinin erken evrelerinde bulunan 400’ün üzerinde katılımcı dahil edilmiş. Katılımcılar yaklaşık beş yıl
Fiziksel aktivitenin ruh sağlığı üzerindeki etkisi, beslenme düzeniyle uyumlu bir yaşam tarzıyla daha da güçleniyor. Yarım saatlik bir egzersiz, depresyon belirtilerini fark edilir şekilde hafifletebiliyor. Peki, ama nasıl?
Depresyon, dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen ve yaşam kalitesini önemli ölçüde düşürebilen bir ruh sağlığı sorunu. Çeşitli tedavi yöntemleri mevcut olsa da hızlı etkili ve yan etkisi az olan yaklaşımlar çok sınırlı. Tam da bu nedenle Hong Kong Polytechnic Üniversitesi’nde yürütülen çok yeni bir araştırma, oldukça ilgi çekici. Çünkü araştırmanın özeti, hepimizi şaşırtacak kadar basit. Yalnızca yarım saatlik bir egzersiz, depresyon belirtilerini fark edilir şekilde hafifletebiliyor. Hem de hemen, o gün içinde. Belki de iyi hissetmeye başlamak sandığınız kadar uzak değildir, bazen sadece bedeninizi biraz hareket ettirmek bile ruhunuza dokunabilir. Peki, bu kısa egzersiz süresinin arkasındaki güç nereden geliyor?
Değişimin ardındaki mekanizma
Aslında fiziksel aktivitenin ruh
Kahvesiz asla diyenlerden misiniz? Kahve üzerine sayısız çalışma yapıldı, kimi zaman kalp sağlığıyla, kimi zaman uykuyla, kimi zaman da zihinsel performansla ilişkilendirildi. Fakat son yayımlanan veriler kahvenin etkilerinin hücresel yaşlanma mekanizmalarında da rol oynayabileceğini belirtiyor. Telomerlerin biyolojik yaşın önemli bir göstergesi olduğu düşünüldüğünde bu sonuçlar kahve tüketimine bakış açımızı bambaşka bir noktaya taşıyor. Belki de her sabah içtiğimiz o kahve, sandığımızdan çok daha kapsamlı bir etkiye sahip.
BMJ Mental Health dergisinde yayımlanan çok yeni araştırmada, kahvenin özellikle ruhsal hastalığı olan bireylerde biyolojik yaşlanmayı yavaşlatan güçlü bir destekleyici olabileceği ortaya koyulmuş. Üstelik bu etki, ‘orta düzey’ kahve tüketimiyle, yani çoğumuzun zaten günlük rutinde içtiği üç, dört fincanla ortaya çıkıyor.
Telomerler ve biyolojik yaş
Hücrelerinizin kromozomlarının uçlarında bulunan telomerler, genetik materyalinizi koruyan küçük
Beynin biyolojik yaşı, sadece doğum gününüzde yazan rakamlara bağlı değil, kas kütleniz ve bel çevrenizdeki yağın miktarıyla da yakından ilişkili
Hiç bedeninizin beyninizin yaşını etkileyebileceğini düşünmüş müydünüz? Bilim insanları uzun yıllardır sağlıklı yaş almayı yani longevity anlamaya çalışıyor. Fakat yeni yayımlanan bir araştırma, oyunu değiştirecek kadar çarpıcı bir gerçeğe işaret ediyor. Amerika Radyoloji Derneği’nde sunulan bu çok yeni araştırma, yaşlanmayı kaçınılmaz bir süreç olmaktan çıkarıyor ve büyük ölçüde yönetilebilir bir biyolojik denge hâline getiriyor. Çalışmada, bin 164 sağlıklı yetişkinin, beyin MRI görüntüleri incelenerek vücut kompozisyonu ile beyin sağlığı arasındaki ilişki ortaya konulmuş. Bulgular çok net: Daha fazla kas, daha genç bir beyin görünümüyle ilişkili, daha fazla visseral yağ ise tam tersi bir etki yaratıyor. Cilt altı yağ tabakasının bu süreçle ilgisi bulunmazken, iç organ çevresindeki yağlanmanın
Aralık ayına “Merhaba” dedik. Yeni yıl yaklaşırken çoğumuzun hayatında küçük ya da büyük hedefler belirleme dönemi başlıyor. Kimisi daha çok hareket etmeyi, kimisi daha az ekran süresi hedefliyor. Bu yıl gelin listenize, sağlığınız için belki de en etkili maddelerden birini ekleyin: Ultra işlenmiş gıdaları azaltmak. Çünkü güncel araştırmalar, son yıllarda giderek büyüyen bir tehlikeye dikkat çekiyor. Ultra işlenmiş gıdalar (UPF) artık sadece kilo kontrolünü değil, metabolizmadan ruh sağlığına kadar pek çok alanı etkileyen küresel bir halk sağlığı problemi.
Neden şimdi?
Ultra işlenmiş gıdalar (UPF), Nova sınıflandırmasına göre hidrojenize yağlar, protein izolatları, glukoz-fruktoz şurubu gibi içeriğe sahip paketli gıdalar, tatlandırıcılar, emülgatörler gibi pek çok endüstriyel ürünleri içeriyor. Yani özetle, gerçeğe benzeyen ama gerçek olmayan gıdalar. Bu ürünler üretici kârını en üst seviyeye çıkarırken, taze gıdaların doğal çeşitliliği ve
Her gün tükettiğiniz yiyecekler, doğru saklama, pişirme koşullarından biraz uzaklaşıldığında ciddi sağlık sorunlarına neden olabiliyor. Evde hazırlanan yemeklerde bile basit bir hijyen ihlali gıda zehirlenmesine yol açabilir
Son günlerde yaşanan acı olaylar, gıda güvenliğinin ne kadar hayati bir konu olduğunu hepimize yeniden hatırlattı. Gıda zehirlenmesiyle ilgili art arda medyaya yansıyan haberler, bu görünmez tehlikenin aslında ne kadar yakın olduğunu gösteriyor. Gıda güvenliği, sadece hijyen değil; içerik şeffaflığı, denetim, izlenebilirlik ve tüketici bilinçlenmesi demektir. Gıda zehirlenmeleri kimi zaman hafif mide bulantılarıyla ve sindirim sorunlarıyla atlatılsa da bazı durumlarda maalesef kalıcı hasarlara hatta ölümcül sonuçlara neden olabilir.
Salmonella, E. coli, listeria ve campylobacter gibi bakteriler, yanlış saklanmış ya da iyi pişirilmemiş gıdalarda hızla çoğalabilir. Bazen tat ve koku tamamen normal görünse bile yiyecekler tehlikeli miktarda patojen içerebilir. Belirtiler genellikle birkaç saat ile birkaç gün içinde ortaya
Hiç fark ettiniz mi? Sosyal medyada hiç tanımadığınız biriyle, sanki uzun zamandır hayatınızdaymış gibi bir yakınlık hissedebiliyorsunuz. Onun günlük rutinini izlerken, önerilerini takip ederken, içinizde garip bir ‘tanıdıklık’ doğabiliyor. Cambridge Sözlüğü’nün ‘yılın kelimesi’ olarak seçtiği ‘parasosyal’ terimi işte bu tek taraflı ama gerçek gibi hissedilen bağı tanımlıyor. Bu bağın kötü bir tarafı yok, modern yaşamın doğal bir sonucu bu. Birbirimizden ilham alıyor, birbirimize iyi geliyoruz. Ama mesele tüketim dönemleri olduğunda işler farklılaşıyor.
Ne kadarı gerçek ihtiyaç?
Black Friday, diğer adıyla Kara Cuma yaklaşınca ekranların dili değişiyor. ‘Kaçırma!’, ‘Son fırsat!’, ‘Sadece bugün!’ gibi satırlar bir anda üzerimize doğru bağıran bir sese dönüşüyor. Bu noktada parasosyal ilişkilerin duygusal yakınlığı devreye giriyor. Güvendiğiniz, takip ettiğiniz insanların önerileri daha güçlü bir satın alma dürtüsüne
Uyku bedenimizin kendini yenilediği, zihnimizin toparlandığı en temel ihtiyaçlardan biri. Ancak modern yaşamın hızı arttıkça, kaliteli uyku giderek daha az ulaşılabilir hâle geliyor. Her geçen gün daha fazla insan, gece boyunca dönüp durduğu uykusuz saatlerin ardından çözümü takviyelerde arıyor. Ne yazık ki son araştırmalar, özellikle de melatoninin uzun süreli kullanımına dair düşündürücü bulgular ortaya koyuyor.
Uykunuzu düzeltmek isterken kalbinizi zorlayabileceğinizi biliyor muydunuz? Yakın zamanda yayımlanan çalışma, özellikle uzun süreli melatonin kullanımının kalp sağlığıyla ilgili kaygı verici sonuçlar doğurabileceğini belirtiyor...
Kalp yetmezliği riski
Amerikan Kalp Derneği bilimsel oturumlarında sunulan bu geniş ölçekli çalışmada 130 binden fazla yetişkin incelenmiş. Bu kişilerin ortak noktası, hepsinin kronik uykusuzluk ile mücadele etmeleri. Araştırmacılar en az bir yıl boyunca melatonin kullanan bireyleri, melatonin kullanmayan ama benzer uyku sorunlarına sahip kişilerle karşılaştırmış. Elde edilen sonuçlar pek de