Varis hastalığı günlük konforu bozan; bacaklarda ağrı, gün sonuna doğru meydana gelen şişlikler, rahatsızlık ve huzursuzluk hissi ve ileri dönemlerde kaşıntı, cilt değişiklikleri ve yaralarla seyreden bir toplardamar hastalığı. Başlangıç dönemlerinde pek de önemsenmeyen ve hatta sadece estetik kaygılara sebep olan bu hastalığın son dönemlerinde ciddi yaralar ve hatta bacak kaybı riski bulunmakta. Bu yüzden hastalığın erken dönemde tanınması ve tedavisi çok önemli.

2000'li yıllardan önce varis denince tedavi konusunda elimizde çok fazla seçenek yoktu. Hastalığın cerrahi tedavisinde yetmezlikli ve genişlemiş olan damar, genel anestezi altında, kasık bölgesinden ve diz ya da bilek bölgesinden yapılan kesiler ile vücuttan çıkarılıyordu. Ameliyat tekniğinden ötürü iyileşme dönemi 1-2 hafta arasında değişiyor ve bu dönemde bacakta şişlik, morluk, ağrı gibi şikayetlerin yanı sıra vücutta yapılan kesilerin iyileşme süreci ile ilgili sıkıntılar yaşama ihtimali de bulunuyordu. Yara enfeksiyonu, yara iyileşmemesi, yara ayrışması gibi sorunların hastaların bir kısmında görülebilen ve tedavi sürecini uzatabilen komplikasyonlardandı. Bunun yanında anestezi ile ilgili süreçler de hastanın hastanede en az bir gece yatmasına ve iyileşme sürecinin uzamasına neden oluyordu. Uzayan iyileşme süreci, günlük normal hayata dönüşün de gecikmesi demekti.

Teknik ve teknolojik gelişmelerle birlikte, her alanda cerrahi tedavilerin yerini girişimsel yöntemler almaya başladı. Bir toplardamar hastalığı olan varis tedavisinde de son 20 yıldır, teknolojik gelişimin bize kazandırdığı yeni metotlar başarılı ile uygulanmakta. Artık varis tedavisinde bir iğne deliğinden damarın içine ulaşarak damarı kapatarak yetmezliğin önüne geçmek ve hastalığın seyrini durdurmak mümkün. Bu amaçla, kronolojik sıralamaya göre önce lazer, sonra radyofrekans ve son olarak da yapıştırıcı yöntemleri kullanılmaya başlandı. Günümüzde bu üç yöntem de varis hastalığının tedavisinde başarı ile kullanılmakta. Her üç yöntemde de ameliyatsız tedavi söz konusu. Bir iğne deliğinden erişilen damar yaklaşık 30 dakikalık bir işlemle kapatılmakta. Herhangi bir kesi yapılmadığı için enfeksiyon veya diğer yara iyileşmesi sorunlarını yaşamak gibi bir durum söz konusu değil. Bununla birlikte işlemler lokal anestezi ile veya çok hafif bir genel anestezi ile yapılmakta. Bu nedenle anestezi ile ilgili komplikasyon olasılığı da çok düşük. Ayrıca yukarıda saydığım her üç işlem de ağrısız denebilir ve işlemden hemen sonra normal günlük hayata devam etmek mümkün; yani bu işlemlerden herhangi birini geçiren bir hasta ertesi gün işine geri dönebilir. Ayrıca ve vurgulayarak belirtmek lazım ki lazer, radyofrekans ve yapıştırıcı yöntemlerin her birinin başarı olasılığı ameliyat ile eşdeğer ve kısa veya uzun dönem komplikasyon olasılıkları birbiri ile hemen hemen aynı.

Peki hangi yöntemi kullanmak gerekli?

Önce bu soruya verilebilecek net ve kısa cevabı verip daha sonra nedenlerini anlatmaya çalışacağım. Her üç yöntemin de kendine has avantaj ve dezavantajları mevcut; bu nedenle bu yöntemlerden biri iyi veya biri doğru demek yerine hastaya ve hastalığa uygun yöntemi kullanmak esas olan. Yani kimi hasta için radyofrekans yöntemi uygun iken kimisi için de yapıştırıcı uygun olabiliyor. Bunun nedenini anlatabilmek için yöntemlerin etki mekanizmalarını özetlemeye çalışayım. Lazer ve radyofrekans yöntemlerinde özel kataterler aracılığı ile damara iletilen enerjiler ısıya dönüşüyor; damar içinde yaklaşık olarak 120 dereceye ulaşan ısı hem kanın pıhtılaşmasına hem de damar duvarının hasarlanmasına sebep oluyor. Bu etkilerle damar kapanarak içinden kan geçmez hale geliyor. Böylelikle yetmezlik ortadan kalkıyor. Yapıştırıcı uygulamalarında ise özel kataterlerle damarın içine bir yapıştırıcı madde enjekte ediliyor. Vücut ile uyumlu olan bu yapıştırıcı madde hem mekanik olarak yapışma sağlıyor hem de damar duvarında bazı mekanizmaları aktifleyerek biyolojik kapanma sağlıyor. Bu işlemin sonunda da kapanan yetmezlikli damarın içinden kan geçmeyeceği için sorun ortadan kalkmış oluyor.

İlk iki yöntem olan radyofrekans ve lazer işlemlerinde dokuda oluşan ısıya bağlı olarak meydana gelebilecek bazı sorunlar mevcutken, yapıştırıcı yönteminde de özellikle 2. ve 3. haftalarda oluşabilecek tromboflebit benzeri reaksiyon görülme ihtimali daha yüksek. Lazer ve radyofrekans yöntemleri daha eski olduğu için, bu yöntemlerin daha uzun dönem sonuçları ile ilgili yeterli veriler mevcut. Ancak yapıştırıcı yöntemlerin 10 yıl üzerinde ne gibi sonuçlar verdiği ile ilgili veriler yeni yeni toplanmakta.

Tüm bu bilgiler ışığında hangi hastaya hangi yöntemin seçilmesi gerektiği ile ilgili neler söyleyebiliriz?

Tıpta en sevdiğim sözlerden birisi hastalık yoktur hasta vardır. Bu nedenle tedavi için bir doğru yoktur, hastaya uygun tedavi vardır ve hekimliğin esası hastaya uygun tedaviyi uygulamaktır. Kişinin vücut yapısı, cilt altı yağ kalınlığı, damarın ciltten ne kadar derinde olduğu, damarın ne kadar geniş olduğu, damarın ne kadar kıvrımlı olduğu, yüzeyel damar yetmezliği ile birlikte bağlayıcı (perforan) damarlarda sorun olup olmadığı, hastanın ne tür anestezi tercih edeceği gibi pek çok faktör bu üç yöntemden hangisinin seçilmesinin uygun olacağı konusunda dikkat edilmesi gereken maddelerdendir. Bu yüzden tedavi öncesinde hekim-hasta iletişimi ve seçilecek-uygulanacak yöntem hakkında detaylı bilgi paylaşımı en önemli konulardan biridir.

Sağlıklı ve güneşli bir hafta dilerim

Doç.Dr.Cem Arıtürk

Kalp ve Damar Cerrahisi Uzmanı

www.cemariturk.com

Facebook:@docdrcemariturk

Instagram:@cem.ariturk

YouTube:@docdrcemariturk