Bu kış savaş kızışıyor, hazır mısınız?

2 Kasım 2020

Yeni korona virüsle olan savaşımız maalesef hala devam etmekte. Ne ilginçtir ki burada tüm devletler sınır, din, dil, ırk gözetmeksizin aynı tarafta ve karşılarında mikroskopla görülebilecek kadar küçük bir varlık var. Bu küçük mikrop tüm insanlığa karşı gelerek aylardır dayanıyor ve geçen bunca zamana, harcanan bu kadar çabaya rağmen daha da güçlenerek dayanmaya devam ediyor. Ölüm sayıları ve hasta sayıları yani bizim taraftaki kayıp da giderek artıyor.

Tek silahımız savunmayı güçlendirmek

Virüsle mücadelede başarılı olmanın tek yolu 3 silahşorumuz maske, mesafe ve temizlik. Ama tabi hep birlikte buna uymak gerekiyor. Bilerek ya da bilmeyerek bu basit üçlüyü atlarsak işte içinde bulunduğumuz çıkmaza gireriz. Bizi bu çıkmaza sokan ama bilmeden hareket edenlere biraz daha dikkatli olmalarını öneririm. Ancak bilerek kuralları çiğneyenler savaş suçlusu gibi hareket ettiklerini de bilmelidirler.

Ne yazık ki vücuda girdikten sonra bu virüsü yok eden bir ilacımız yok Yani insan vücudunu ülke sınırları olarak düşünürsek düşman saydığımız bu küçük virüs sınırı geçip esas saldırısına başladığında maalesef onu öldürecek bir silahımız yok. Küçücük mikrop koca vücudu ele geçiriyor ve birkaç kişilik haydut ordusunun kocaman bir ülkeyi ele geçirip yerle yeksan etmesi gibi kişinin ölümüne dahi sebep olabiliyor. Bu süreç tıpkı ülkenin alt yapısına askerlerinin gücüne, verdiği savaşın stratejisine bağlı olmasına benzer şekilde insan vücudunun sağlamlığına, bağışıklık sisteminin doğru çalışıp çalışmamasına göre değişiyor.

Ülkelerin savaşlardaki başarısı savunma organlarının gücüne göre değişir. Ya ordusu çok güçlüdür. Silahları korkutucudur. Hiçbir düşman ona saldırmaya cesaret edemez. Bunu sağlam ve güçlü bir bünyeye benzetebiliriz. Mikropla karşılaşır fakat bünye o kadar sağlamdır ki hastalığı hiç hissetmeden mikrobu yener.  Düşmanın galip gelmemesi için önce askerler in yeterli sayıda ve sağlam olması gerekir. Savaşta kazanmak için ayrıca stratejik güç, bilgi, yetenek ve istihbarat da önemlidir. Ordunun savaşa girmeden önce düşmanı iyi tanıması da çok önemlidir.   Düşmanla karşılaştığında ona göre silahlanmış ve eğitilmiş askerler le  daha savaş b aşlamadan onu geri püskürtmesi mümkündür. Bu görevi hastalıkla olan mücadelede yine bağışıklık sistemimiz üstlenir. Hastalığa özel bağışıklık farklı şekillerde kazanılır. Hastalığı geçirerek kazanılan bağışıklıkta düşmanı yani mikrobu tanımış ve onu yenecek kapasitedeki antikor dediğimiz silahlı askerler sayesinde tekrar aynı mikropla karşılaşınca hastalık oluşmaz. Bu bağışıklık düşmanı savaşta tanıyarak oluşur. Aynı düşmanın bir sonraki saldırısında bu tecrübeli askerler sayesinde savaş kazanılacaktır. Diğer tür bağışıklıkta önceden düşmanı tanıyan silahlanmış, eğitilmiş askerler orduya alınır ya da henüz gerçek saldırı gerçekleşmeden tatbikat yapılarak askerler tecrübelendirilir. Bu iki durumda da mikrop daha vücuda teşrif etmeden aşıyla bağışıklık kazanılmıştır.

Eğer sizi bu virüs gafil avladıysa yani hazırlıksız yakalandıysanız vay halinize zorlu bir mücadele sizi bekliyor demektir. Hele bir de içerde evvelce sızmış başka düşmanlarla uğraşıyorsanız askerleriniz, savunma sisteminiz bu yüzden yorulmuş çökmüş ise işiniz çok daha zor olacaktır. Yani vücudunuz özellikle bu içinde bulunduğumuz aylarda artan grip, soğuk algınlığı gibi hastalıklarla uğraşıyorsa ya da daha ileri derecede yıpratan kronik akciğer hastalığı, kanser, komplikasyonlu diyabet gibi hastalıklarla uğraşıyorsanız işiniz daha da zorlaşacaktır. İşte bu yüzden günümüzde de sinsi düşmanlar uğraştıkları ülkelerin önce içişlerini bozacak operasyonlarda bulunuyorlar. Karışıklık yaratacak hareketlenmeleri tetikliyorlar. İktidardaki kişilere karşı gelen ortalığı ayaklandıracak faaliyetleri körüklüyorlar. O bölgede terörü teşvik ederek devletin gücünün zayıflamasını sağlıyorlar.  Böylece hiç uğraşmadan kolayca koca memleketi ellerine geçirebiliyorlar. Bu nedenle karşımızda bu kadar tehlikeli bir mikrop varken diğer hastalıkların bizi yorgun düşürmesine izin vermemeli bünyemizi sağlam tutmalıyız. Bu da tıpkı ülkelerin savunma bakanlığı gibi vücudumuzun savunmasını üstlenen bağışıklık sistemimizi güçlü tutmamızdan geçer.

Savaşta kazanan taraf olmak için

Eğer güçlü bir devlet olmak istiyorsak. Ekonomik ve siyasi olarak gücümüzü göstermek istiyorsak. Ülkemizin itibarı bizim için önemliyse bu tuzağa düşmeden birlik beraberlik içinde bir güç olmalıyız. Birbirimizi yemeyi bırakıp neyi daha iyi yapabiliriz diye düşünmeliyiz. Sorun değil çözüm üretmeliyiz. Yaptığımız eleştirilere makul çözümler üretmek için de zihnimizi yormalıyız. Sorunları elbirliğiyle beraberce çözmeliyiz. Bu birlik ülkenin başarısı olduğu gibi virüsle mücadelede tüm insanlığın başarıya ulaşmak için izlemesi gereken yol olarak karşımıza çıkar. Benzer şekilde virüsü yenmek için moralimizi bozmadan, motivasyonumuzu kaybetmeden, bıkmadan yorulmadan bizi kurallara uymaktan alıkoymak isteyenlere ya da yaşadığımız psikolojik yorgunluğa rağmen mücadeleye devam etmeliyiz.

Yazının devamı...

Grip için aşıdan daha etkili olan korunma

26 Ekim 2020

Sonbahar mevsimine girdiğimiz bu aylarda havaların soğumasıyla beraber insanlar açık alanlardan, parklardan, bahçelerden, teraslardan yavaş yavaş kapalı olan yerlere geçmeye başladı. Kapalı alanlarda bir araya gelmek ise yeni koronavirüs, soğuk algınlığı, grip gibi damlacık yoluyla bulaşan hastalıkların kolayca bulaşmasını sağlayarak daha da artmasına yol açıyor. Bunun üzerine bir de havaların soğuması sebebiyle olan üşütmeleri de katarsak bu hastalıklar açısından oldukça riskli bir mevsime girdiğimizi söyleyebiliriz.

Grip ve nezlenin farkı

Grip ve nezle yani basit soğuk algınlığı birbirinden farklı hastalıklar olmasına rağmen çok karışır. Nezlenin en sık görülen belirtileri arasında hapşırma, burun akıntısı beraberine burun tıkanıklığı, gözlerde kızarma, sulanma ve yanma bazen yüz ve alın bölgesinde dolgunluk hissi, baş ağrısı, boğaz ağrısı ve boğazda gıcık hissi, öksürük, koku ve tat duyularında azalma sayılabilir. Yaklaşık bir hafta sürer. Genellikle ateş olmaz ve hastalık hafif bir şekilde ayakta geçirilebilir. Grip ise sıklıkla ani olarak 39°’ye varan ateş, şiddetli eklem ve kas ağrıları, bitkinlik, halsizlik, titreme, baş ve tüm vücut ağrıları, kuru öksürük ile beraber yatağa düşüren nezleye göre daha ağır seyir gösteren bir hastalıktır. 

Sebepleri aynı değil

Nezle, koronavirüsler, rinovirüsler ve RSV gibi virüslerin yol açtığı bir hastalıktır. Grip ise influenza adı verilen virüsün yaptığı bir hastalıktır. Bu virüsün A, B ve C olmak üzere üç tipi vardır. İnsanlarda grip hastalığına en sık neden olan influenza A virüsüdür. İnfluenza B ve C virüsü sadece insanlarda hastalık yaparken, influenza A virüsünün konak yelpazesi çok daha geniştir. İnsanların dışında örneğin kuşlarda, domuzlarda da hastalık yapar ve insanlara da bulaşır. Bu yüzden kuş gribi, domuz gribi gibi isimlerle anılmıştır. Influenza A virüsü, taşıdığı Hemaglutinin ve Neuroaminidase yüzey antijenlerinin farklı kombinasyonlarında farklı alt tiplere ayrılır. Bu nedenle bu antijenlerin baş harflerini içeren H ve N harflerinden oluşmuş farklı isimlerle anılır. Tarihe geçen büyük salgınlara yol açan grip virüsü bu gruptur. Örneğin 1918-1920 yılları arasında görülen İspanyol gribi influenza A grubundan H1N1 virüsünün ölümcül bir alt türünün yol açtığı bir salgındır.

Korunma yolları

Gripten korunmak öncelikle bulaşmasını önlemekle başlar. Bağışıklığımızı yüksek tutmak da ayrıca  önemlidir. Bunun için vitamin, mineralden zengin doğru beslenmek uykumuza dikkat etmek gerekir. Hapşırma, öksürük ve konuşma sonrasında damlacıklar etrafa yayılıp havada asılı kalır ve en çok 30 cm ile 2 metrelik bir alan da bulaşıcılık etkisini gösterir.  Özellikle kapalı alanlar,  toplu taşıtlar, asansör, sinema, tiyatro, konser salonları, restoranlar bulaşmayı daha da kolaylaştırır. Gripten korunmanın bir yolu da grip aşısıdır. Grip mikrobunun her sene mutasyon geçirmesi sebebiyle tam koruyuculuğu yoktur. Bir önceki grip sezonunda dolaşan virüs türü esas alınarak hazırlanır.

Yazının devamı...

Kelimelerin kalbine sağlık

19 Ekim 2020

Yeni koronavirüs adını insanlık tarihine gittikçe daha derin harflerle yazdırıyor. Burada aslında bize hatırlatmak istediği çok önemli bir mesaj var. Ne kadar başımıza dert olarak kalırsa kalsın, ne kadar derin yaralar açarsa açsın bazı kişiler tarafından bu mesaj pek anlaşılacağa da benzemiyor. Gerçekte insanlığın düşmanı salgın hastalıklar, kronik hastalıklar, açlık, yoksulluk, doğal afetler olmalıdır diye düşünürüz. Oysa tarih boyunca olduğu gibi günümüzde de insanların birbiriyle kıyasıya mücadelesi, terör ve savaş anlamsız bir şekilde devam ediyor. Bundan beslenenler, isteyenler ve körükleyenler azımsanmayacak kadar var. Bunları görmek ne kadar üzücü olsa da dünyada insanlık adına, birlik, beraberlik adına güzel faaliyetler de oluyor. Size insanın kalbini ısıtan ve insanlık adına benim hâlâ umudum var dedirten bu faaliyetlerden birinden bahsetmek istiyorum.

Gençleri kazanmak

“Aux coeur des mots” sözü Fransızca’da “kelimelerin kalbinde” anlamına geliyor. Aynı zamanda Monako’da Monako Prensi Albert II’nin himayesinde kurulmuş ve onursal başkanı olduğu bir hayır kuruluşunun adı. Kurucusu ve başkanı benim de yakından tanıdığım ve başarılı bir iş kadını olan Hilde Haneuse Heye. Kuruluşun amacı, yeryüzündeki gençlere insanlık adına önemli değerler için farklı konularda birlik ve beraberlik kazandırmak. Bu amaca yönelik konular içeren hikaye, şiir gibi alanlarda yarışmalar düzenlemek. Beni bu hanımla, Prens’in sarayında danışman olarak çalışan ve fikirlerine çok güvendiğim arkadaşım Anne-Marie Boisbouvier tanıştırmıştı. Bu güzel tanışmanın devamında dünyadan çeşitli ülkelerin katılımı ile gerçekleşen bu anlamlı yarışmaya Türkiye’yi de katmayı istediklerini belirttiler.

Monako Prensi Albert II’nin onursal başkanı olduğu “Aux coeur des mots” adlı hayır kuruluşunun uluslararası elçileri arasında olmaktan gururluyum.

Türkiye de katılıyor

Bu yıl üçüncüsü düzenlenen yarışmaya Türkiye de ilk kez katılıyor olacak. Yarışmanın bu seneki temasına uygun “Hepimizin mutlu olduğu bir dünya” isimli şiirle katılan Türkiye ekibine tüm kalbimle başarılar diliyorum. Yarışma dili Fransızca ve dünyada çeşitli ülkelerde Fransızca eğitim yapan okullardaki 12-15 yaş arası öğrenciler arasında yapılıyor. Seçilen konular Birleşmiş Milletler’in sürdürülebilir kalkınma hedefleri arasından seçilmiş üç esas tema üzerinde yoğunlaşıyor. Bunlar nitelikli eğitim, toplumsal cinsiyet eşitliği, insana yakışır iş ve ekonomik büyüme gibi başlıkları içeriyor.

Uluslararası elçiler

Yazının devamı...

Kovid-19’u geçirmeden bile sağlığımız bozuluyor

12 Ekim 2020

Yeni koronavirüs neredeyse bir yılı dolduracak hatta eskimeye bile yüz tuttu diyebiliriz. Epey zamandır bizimle ve bir türlü de gitmeye niyeti yok gözüküyor. İnsanlığın başına dert olan bu mikrop hasta ettiklerini az veya çok etkiliyor. Ancak Covid-19’a yakalanmayanların da sağlığını çeşitli sebeplerle ve farklı derecelerde etkiledi. Bu etkilenme doğrudan virüse bağlı olmasa da bu hastalığın yarattığı bir takım sebeplerin sonucu olarak karşımıza çıktı.

 Şişmanlık ve  obezite artışı

Covid-19 yüzünden çoğumuz evlere kapandık. Hareketimiz azaldı. Başlangıçta yasak olduğu için istesek de dışarı çıkamadık. Altmış beş yaş üzeri büyüklerimiz daha da uzun süre evlere kapatıldı. Daha sonra normalleşme döneminde de yine de virüs bulaşma tehlikesini düşünerek ev dışında vakit geçirmeye çekinir hale geldik.

Aylardır devam eden bu durum evde oturarak vakit geçirmeyi alışkanlık haline getirmemize sebep oldu. Sonuçta hareketin azalması birçok sorunu da beraberinde getirdi. Bunlardan en önemlisi alınan ve harcanan kalorideki dengesizlik ile karşımıza çıkan kilo artışı oldu. Yiyeceklerden
aldığımız kalorileri yakamadığımız için
yağ olarak birikmeye başladı.

Fırına markete gitmeyelim de evde yapalım diyerek pişirdiğimiz mis gibi kokan ekmekler kiloları daha da artırdı. Evde canı sıkılan vakit geçirmek için mutfağa girip maharetlerini göstermek istedikçe olay daha da vahim bir hal aldı. Sonuçta birçok kişide aynı şikâyet belirdi. Pandemi yüzünden şişmanladım derken acaba bahane mi arıyorduk sorusu da akıllara geliyor tabi.

 Efor kapasitesi  düşüklüğü ve  tembellik

Yazının devamı...

Kovid-19 ile karışan belirtiler

5 Ekim 2020

Yeni tip koronavirüs vaka sayıları artıyor bu hastalıktan nasıl kurtulacağız derken bir yandan da tüm dünyanın ilk kez karşılaştığı bu virüsü daha iyi tanımaya çalışıyoruz. Bünyemize hiç istenmeden habersizce giren bu davetsiz misafir geldiğini nasıl haber veriyor nasıl gizleniyor çözmeye çalışıyoruz. Sülalesini tanıdığımız için az çok kendisi hakkında da biraz fikir sahibiyiz. Ama bu zamane yaramaz hakikaten herkesi bezdirdi.

Asemptomatik kişi

Bu sinsi mikrop damlacık yoluyla hem de çok hızlı bir şekilde kolayca bulaşıyor. Bazı insanlarda hiçbir belirti vermeden çoğalıyor. Kolayca ve hızlı bir şekilde yayılmasının en büyük sebeplerinden biri de bu. Her şeyden önce kişi kendini sağlıklı gördüğü için ortalıkta rahatça geziyor. Bir şey bulaştırma tehlikesi yok zannederek iyi bir şekilde dikkat de etmiyor. Tıpta biz semptom yani belirti göstermeyen bu kişilere “asemptomatik” diyoruz. Asemptomatik bir kişi virüsü yakınında bulunan birine bulaştırdığında bazen hastalık o kişide çok ağır seyredebiliyor. Yani maalesef bu virüs bazı insanlara sanki garezi varmış gibi onları çok hasta edebiliyor. Yatağa düşürüyor, yoğun bakımlık ediyor hatta öldürüyor. Kimlerle iyi geçinip bir şey yapmıyor ya da kimlere fenalığı dokunuyor onu önceden kestirmek biraz zor. Virüslü kişiyle ne kadar süre yakın kalındığı yani alınan virüs yükünün burada önemli olduğu biliniyor. Bir de tabii ki söz konusu bir mikrop olduğu için bağışıklık sisteminin iyi çalışması da son derece önemli. Yani bu virüsün bizi gafil avlamaması için kendimizi korumayı iyi bilmeli ve vücudumuzun koruma kalkanı olan bağışıklık gücümüzü yüksek tutmalıyız. Yaşla birlikte bu sistemin işleyişinde aksamalar başladığından, kronik hastalığı olan kimselerde de bağışıklık sisteminin çalışması olumsuz etkilendiğinden bu özellikleri taşıyan kişiler koronavirüs açısından da risk grubuna girerler.

Ateş, yorgunluk, öksürük...

Yeni tip koronavirüsün en yaygın görülen belirtileri ateş, aşırı yorgunluk, halsizlik ve öksürük. Bu belirtiler en basit üst solunum yolu infeksiyonunda da karşımıza çıkabilir. Özellikle de şu içinde bulunduğumuz sonbahar mevsiminde çok sık karşılaşırız. Bazen tek başına yorgunluk bu mevsim geçişinde daha sık görülür. Beraberinde bir halsizlik, isteksizlik olabilir. Bunun için ille de bir infeksiyon söz konusu olması gerekmez. Sonbaharda çok sık gördüğümüz hafif bir depresyon hali de bunu yapabilir. Belki sadece tatil dönüşü uyku düzeniniz bozulmuştur. Bu nedenle kendinizi yorgun hissediyorsunuzdur.

Öksürüğün sebebi de bir boğaz infeksiyonu olabildiği gibi sinüzit ya da reflü de olabilir. Baş ağrısı da Kovid-19 belirtileri arasındadır. Ancak her başımız ağrıdığında da bu hastalıktan şüphelenmek doğru olmaz. Zira hepimiz biliyoruz ki baş ağrısının sebepleri saymakla bitmez. İshal, gözde kızarma, batma sulanma ile seyreden konjonktuvit, ciltte döküntü ve renk değişikliği de yine kovid-19 infeksiyonunda gözlenen ama sadece ona özgü olmayan belirtilerdir. Yediğiniz bir şey dokunmuştur ya da özellikle içinde bulunduğumuz sonbahar mevsimine geçiş döneminde kolayca üşütüp ishal olabilirsiniz.

Bir de aynı üşütmeyle hafif nezle oldunuz geniz akıntısıyla öksürük başladı, burun tıkanıklığıyla da baş ağrısı var işte buyurun korona korkusu.

Yazının devamı...

Yarını kalbinize ayırın

28 Eylül 2020

Yarın 29 Eylül Dünya Kalp Günü. Kalp damar hastalıkları önlenebilir hastalıklar grubuna girmesine rağmen tüm dünya genelinde ölüm sebepleri arasında birinci sırada yer alır. Tıptaki onca gelişmeye ve ilerlemeye rağmen yıllardır bu sıralama hiç değişmedi böyle giderse pek de değişeceğe benzemiyor. Bu nedenle her fırsatta bıkmadan usanmadan kalp damar hastalıklarından korunmak için neler yapmak gerektiğinden ve koruyucu kardiyolojinin ne kadar önemli bir kavram olduğundan bahsetmek gerekiyor.

Yarının Dünya Kalp Günü olması vesilesiyle biraz da bıkmak usanmak bilmeden hiç durmaksızın çarpan bu çalışkan organımıza biraz özen gösterelim ne dersiniz?

Bu gece güzel uyuyun

Bu akşam vakitlice uyuyun ve yarına güzel dinlenmiş, zinde bir şekilde uyanın. Az uyumak kalp ve damar hastalıklarına yakalanma riskini artırır. Uykusuzluk, tansiyonu, kolesterol seviyesini ve stres hormonu olan kortizolü yükseltir. Anksiyete, psikolojik bozukluklar, obezite ve kalp ritim bozuklukları için zemin hazırlar. Bu nedenle iyi bir uyku hem güne iyi başlamak için hem de kalp sağlığımız için çok önemlidir. Tabi uyku deyip geçmemelidir. Kalitesi ve derin uyku süresi uykuda vücudumuzun ne kadar dinlenebildiğinin de bir göstergesidir. İyi dinlenemediysek de bunun bedelini bütün gün ayakta uyuklayarak öderiz. Ancak ardından bu uykusuzluk zihin sağlığımıza olduğu kadar beden sağlığımıza da yapar yapacağını. En çok da kalbimizden vurur. Siz bu gece güzel uyumak için akşam yemeğini en geç 20:00 olacak şekilde mümkün olduğunca erken yiyin. Ağır yağlı yiyecekler, et yerine sindirimi daha kolay çorba ve sebze gibi yiyecekleri tercih edin. Yemekten sonra çiğ meyve yerine papatya, rezene gibi bitki çaylarını tüketin. Çay, kahve gibi kafein içeren içecekleri uykunuzu kaçırmaması için en son öğle saatlerinde olmak üzere için. Miktar kişiye göre değişmekle birlikte bir iki fincanı geçirmemeyi öneririm. Spor yapın ancak uyumanıza yakın saatlerde olmasın. Uykuyu en güzel getiren aktivite açık havada yapılan yürüyüşlerdir. Yorulana kadar yürüyün bu yürüyüşler aynı zamanda psikolojik olarak da rahatlamanızı sağlar. En iyi uyku ilacından da daha etkilidir.

Sabah erken kalkın

İş ya da okul gereği erken kalkmak zorunda değilseniz bile uyku düzeninizi erken uyanmak yönünde kurgulayın. Güne erken başlamak zamanı verimli kullanmak ve moral açısından önemlidir. Erken uyanmak hem vücudun biyoritmini doğru bir şekilde dengeler hem de zihnimizin daha verimli çalışmasını sağlar.

Sigarayı bırakın içilen ortamlarda bulunmayın

Sigaranın zararları anlatmakla bitmez. Kalbinizi korumak için kesinlikle ne yapıp edip sigarayı bırakmanız gerekir. Eğer sigara içiyorsanız bırakmak için Dünya Kalp günü çok güzel bir fırsat. Yarın sigarayı bırakmakla kalbiniz için en büyük iyiliği yapmış olursunuz İçmeseniz bile pasif içiciliğin vereceği zararlardan korunmak için sigara içilen ortamlardan da uzak kalın. Zira uzun süre yoğun şekilde sigara dumanına maruz kalmak hiç içmeden de sigaranın zararlarını yaşatacaktır.

Yazının devamı...

Salgının sonu geliyor mu?

21 Eylül 2020

Tarihte bitmemiş bir salgın yoktur. Elbette Covid-19 da bitecek. Hatta sonu yaklaştı da diyebiliriz. Zira içinde bulunduğumuz yüzyıla göre, tıpta elde etmiş olduğumuz ilerlemelere rağmen bu kadar uzun sürmesi de pek normal değil. Karşılaştırmasını yaptığımız İspanyol gribi yüzyıldan fazla süre önce karşılaşılan bir salgın ancak o dahi tarihe karışmış, bitmiş gitmiş bir salgın olarak anılıyor. Henüz yeni koronavirüs hastalığını tamamen iyileştirebilecek ilacı bulamasak da hastalık ilerlerken tedavide kullandığımız birtakım ilaçlar var. Bunların nispeten faydası da oluyor. Ancak bu ilaçlar doğrudan virüsü öldüren ilaçlar değil, sadece virüs bizi öldürmesin diye verdiği hasar ziyanı engellemeye çalışan, vücudun kendini düzgün şekilde korumasına yardım eden ilaçlar. Kimi zaman başarılı olunuyor kimi zaman da maalesef hastaları kaybediyoruz.

Korunmak önemli

 Burada asıl iş hastaya düşüyor. Hastanın vaktiyle kendisini ne kadar koruduğu, koruyucu sağlığına ne kadar önem verdiği esas sonucu belirliyor. Bünyesini ne kadar koruduğu, yediğine içtiğine ne kadar dikkat ettiği, sağlıklı yaşama ne kadar değer verdiğinin önemi kadar koronavirüse karşı da kendisini ne kadar koruduğu son derece önemli.  Maskesini takıp takmadığı, sosyal mesafeye dikkat edip etmediği, kalabalık yerlerde bulunup bulunmadığı, elini ne kadar yıkadığı hastalığa yakalanıp yakalanmamayı da belirliyor. Hatta bir şanssızlıkla bu hastalığa yakalansa bile virüse ne miktarda ve ne kadar süre içinde maruz kaldığı yani aldığı virüs miktarı da hastalığı ayakta mı yoksa yoğun bakımda mı geçireceğini daha da önemlisi yaşayıp yaşayamayacağını belirleyebiliyor.

Kurallar yaşatır

O nedenle biz elimizden geldiğince kendimizi korumaya, kurallara uymaya gayret edelim. Sonuçta kazanan biz oluruz. Ancak aksi olduğunda da kaybeden sadece biz değil yakın çevremiz, hatta tüm ülkemiz ve dünyadaki insanlar olacaktır. Kurallara uymak bu kadar basit iken biz sağlık çalışanlarıyla, yetkililerle, koronavirüsten hayatını kaybedenlerle ve yakınlarıyla, bu hastalığa yakalanmış olanlarla alay eder gibi ciddiyetten uzak şekilde bu kuralları reddedenlere uygulanan yaptırım ve cezaların artırılması gerektiğine inanıyorum. Eğer maske takmam diye kavga çıkarıyorsa, bu kurallara uymuyorsa, karantinada olması gerektiği halde ortalıkta geziyorsa bunun cezası ağır olmalı. Kesilen para cezaları da mutlaka artırılarak anında tahsil edilmeli. Öyle TC kimliğine işlenip de ortada kalmamalı. Rakam da caydırıcı olacak derecede artırılmalı. Bu vesileyle devlet bütçesine yüklü bir gelir olacaktır ama asıl önemlisi laftan anlamayan insanlar artık kurallara kesin uyacaktır. Ödemeye geliri yetmeyenleri de yoğun bakımlarda Kovid-19 nedeniyle yatan hastaların hizmetinde yardımcı personel olarak kullanıp, hastaların altını temizlemek gibi işlerde bırakın maskeyi tüm gün o tulumları giydirerek çalıştırmak uygun olacaktır.

Aşı ile kurtuluş

Önümüzdeki birkaç ay içinde dünyanın umutla beklediği bu aşıya hatta birkaçına birden kavuşacağız. Bugün dünyada faz 3 yani son aşamaya gelmiş çalışmalarını sürdüren 9 tane aşı var.

Yazının devamı...

Sağlıktaki teknolojik ilerlemeler

14 Eylül 2020

Teknolojideki ilerlemeler yaşantımıza birçok kolaylıklar getiriyor. Artık oturduğumuz yerden düğmelerle birçok mekanizmayı harekete geçiriyoruz. Daha önce mağazadan mağazaya elimiz kolumuz dolu şekilde dolaşarak yaptığımız alış-verişi artık evimizde otururken bilgisayardan görüp, seçip, ödeyerek yapıyoruz ve her şey kapımıza geliyor. Bilgisayar ve internet sayesinde bir dünya bilgiyi yine yerimizden kımıldamadan bir tıkla karşımızda buluyoruz. Dünyadaki güncel bilgilere anında ulaşabiliyoruz Öğrenciler daha önce kitapları ansiklopedileri karıştırıp o da yetmediğinde kütüphanelere giderek zaman harcayıp hazırladığı ödevleri şimdi kucağındaki bilgisayarda yerinden kımıldamamdan kolayca tamamlıyor. Hatta bu pandemi döneminde okula gitmeden oturduğu yerden eğitimini bile alabiliyor. Teknolojideki ilerlemelerin sağladığı konfor anlat anlat bitmez. Ben daha çok teknolojideki ilerlemelerin sağlık alanında getirdiklerinden biraz bahsetmek istiyorum.

İlk olarak biz kardiyologların yanından ayırmadığı vazgeçilmez aletimiz stetoskoptan söz edeceğim. Bize tedavimizi yönlendirmede pek çok şey anlatan kalp ve akciğer seslerini dinlemede kullandığımız stetoskop ilk kez 1816 yılında Fransız hekim René Laennec tarafından bulunmuştur. Yunanca göğüs anlamına gelen stetos ve bakmak anlamına gelen skopein kelimelerinden oluşur. İlk seferindeki amaç kalbi dinlemekti sonrasında ise akciğer ve hatta karındaki bağırsak sesleri de stetoskop sayesinde anlaşılır hale gelmiştir. Dr. Laennec’ten beri birtakım evrimler geçiren stetoskobun şimdilerde daha detaylı bilgi veren elektronik olanları da çıktı. Ancak ben şahsen hala kendi kardiyak stetoskobumu tek geçerim.

Tıp alanında elektriğin kullanımı ise çok eskilere dayanır. Bir laboratuvar deneyi esnasında ölü bir kurbağa bacağının tesadüfen elektrik verilerek hareket etmesinden yola çıkarak Avrupa’da elektriğin, bazı hastalıkları iyileştireceği ve ölüleri canlandıracağı fikri ortaya çıkmıştı. Bundan ilham alarak İngiltere’de, bir ölünün elektrikle dirilişini anlatan Frankenstein romanı 1818’de yazıldı ve sonrasında epey filmlere konu oldu. Bir telden geçen elektrik akımının varlığını ve şiddetini gösteren galvanometrenin keşfi ise elektrokardiyografi cihazının icadına giden yolu açtı. İngiliz araştırmacılar daha sonra canlı bir kurbağanın kalbine kablolar bağlayıp, kalbin elektrik sinyalleri ürettiğini kanıtladılar. Bu bilgiler ışığında Hollanda’lı tıp doktoru Einthoven önce köpeğinin elektrokardiyogramını (EKG) çekti. Daha sonra günümüzde de kullandığımız EKG’deki dalgaları tanımlayarak insanlarda da uyguladı. Ancak o zamanki EKG aleti yaklaşık 270 kilo ağırlıktaydı. EKG çekerken de insanların ayakları çıplak olarak el ve ayakları tuzlu suya daldırılıyordu. Tabi zamanla bu cihaz sonrasında daha da geliştirilip daha kolay kullanılabilir hale getirildi. Prof. Einthoven’in 1924 yılında Nobel Tıp Ödülü’nü kazanmasını sağladı.

Kasım 1895 yılında asıl amacı, içi boş bir cam tüpün içine yerleştirilen çeşitli parçalar üzerinde elektriğin etkilerini gözlemlemek olan Alman fizikçi Wilhelm Conrad Röntgen ise tesadüfen yepyeni bir ışın olan X ışınını keşfetti. Tıbbi radyolojide çığır açan bu buluş Dr. Röntgen’e 1901 yılında fizik dalında Nobel Bilim Ödülü’nü kazandırdı.

Günümüzde yine çığır açan icatlardan sayılan cep telefonumuzdaki bazı uygulamalar ile ve hatta kolumuzdaki saat ile sağlığımızla ilgili pek çok avantajlarımız mevcut. Az yürüdüysek veya az uyuduysak, az su içtiysek bizi uyarıyor, motive ediyor. Önemli sağlık bilgilerimizi kaydederek gerektiğinde ilgili kişilerin bu bilgilere kolayca ulaşmasını sağlıyor. Beslenmemizi takip ediyor yediklerimiz ve içtiklerimizin kalorilerini, içerdiği vitamin, mineral oranlarını söylüyor bununla ilgili gerekli hesaplamaları yapıyor.

Saat kolumuzdayken sert bir şekilde düşme algılarsa ve eğer iyiyim seçeneğine dokunarak alarmı kapatmazsak otomatik olarak acil servisi arıyor, düşme bilgisi ile sesli mesaj bırakıyor. Benim için en ilgi çekici olanı ise saati taşıyan kişinin kalp ritminde bir değişiklik olduğu zaman bunu algılaması ve kaydetmesi.

Kalp ritim bozukluklarında hayat kurtarıcı değeri olan bu özellik Stanford Üniversitesinde 400 000 ‘den fazla katılımcı üzerinde yapılmış bir çalışmada da gösterilmiş ve aynı zamanda FDA onayını da almış. Düşünün bir kere bir zamanlar Prof. Einthoven’in kullandığı EKG cihazı 270 kilo ağırlığındayken ve beraberinde hastanın el ve ayaklarını tuzlu suya sokarak çekiliyorken ve ancak bununla kalp ritmi kaydedilebiliyorken bugün kolumuzdaki saat kadar hafif bir cihazla tek derivasyonla da olsa kalp ritmini tayin edip kilometrelerce uzaktaki doktorumuza yollayabiliyoruz.

Sağlıkta teknoloji alanındaki ilerlemeler en çok kapalı bir kutu gibi görünen insan vücudunun içindeki organları bize gösteren görüntüleme yöntemlerinde karşımıza çıkar. Röntgen, ultrason, tomografi, MR, anjiyografi, EKG gibi imkânlar olmadan yüzyıllar öncesinde yaşayan doktorlar ve hastaları için hayatın epey zor olduğunu tahmin edebiliyorum. Belki de şu an içinde bulunduğumuz zamandan yüzyıllar sonra da o zamanın hekimleri bizim için aynı sözü söyleyecekler. Zira teknoloji böyle bir hızla ilerliyor.

Yazının devamı...