Yeni koronavirüsün tetiklediği kaygı bozuklukları

11 Ocak 2021

Tıpta anksiyete olarak adlandırdığımız kaygı bozukluğu her insanın hayatı boyunca değişik derecelerde karşısına çıkabilir. Gelebilecek herhangi bir tehlikeye karşı uyanık durmak açısından da aslında faydalı bir tepkidir. Ama tabi dozunda olmak kaydıyla. Bu kaygı bozukluğu uzun sürdüğünde, kişinin günlük yaşantısını, olaylara tepkisini, hareketlerini olumsuz yönde etkilemeye başladığında önemli bir sorun halini almış demektir. Burada endişeye sebep olan faktörden çok bu faktörün ortaya çıkardığı endişe sorun yaratmaya başlar. Kişinin uykuları bozulur, çarpıntı, nefes darlığı, huzursuzluk, sinirlilik ve panik hali ortaya çıkar. Bu durumu organik bir hastalıkmış gibi algılar ve öyle de davranır. En sık da sorunun kalbiyle ilgili olduğuna inanarak ölüm korkusuyla beraber biz kardiyologlara müracaat eder. Olay panik atağa doğru gittiyse baş etmek daha da zorlaşır.

Kimlerde daha çok görülüyor

Genetik olarak ailede anne babada kaygı bozukluğu varsa çocukta da olma riski yüksektir. Özellikle yetiştiği ortam, çevre, eğitim ve kültür son derecede önemlidir. Durmadan kaygılı düşüncelere sahip, depresif ve eleştiren yaklaşımlarda bulunan ve yüksek beklentileri olan, çocuğun kendisini ifade etmesine izin vermeyen baskıcı ebeveynlerle büyüyen kişilerde kaygı bozukluklarının ortaya çıkma ihtimali çok daha yüksektir. Kaygı bozukluğu aynı zamanda kişinin olaylara bakış açısı ve yaşadıklarıyla da yakından alakalıdır. Yaşanmış psikolojik olaylar ve travmalar kaygı bozukluğunun tetiklenmesine yol açabilir. Geçmişinde derin üzüntüler ve kayıplar yaşamış birinin başkası için basit sayılabilecek bir konuda kolayca kaygı bozukluğu yaşaması beklenebilir. Örneğin çok sevdiği birini hastalık yüzünden kaybetmişse aynı durumu yaşamaktan korkarak tekrar bir hastalıkla karşılaştığında kaygılanma eşiği düşmüştür.

Yeni koronavirüs psikolojimizi nasıl bozuyor?

Bu salgın başladığından beri herkesin psikolojisini olumsuz önde etkiledi. Kolayca bulaşan ve ölümcül olabilen binmeyenlerle dolu bir hastalık olması onu bir kâbusa çeviriyor. Hastalık bu yetmezmiş gibi insanı psikolojik olarak çok rahatlatan ve sevgi ifadesinin adeta bir refleksi haline gelmiş sarılma hareketini ortadan kaldırdı. İnsanlar bırakın sarılmayı tokalaşmayı, büyüğüne saygı olarak el öpmeyi, birbirine yaklaşmaya korkar oldu. Birçoğumuz güvende kalmak için kendi kendimizi gönüllü olarak evlere hapsettik. İşin ekonomik boyutu ayrıca başlı başına bir sebep. İşini kaybedenler, geliri düşenler artan pahalılıkla beraber yaşam mücadelesi vermekte. Geliri iyi olanlar da gezemiyoruz, restorana gidemiyoruz, yurt dışına çıkamıyoruz diye dertli. Anlayacağınız hiç kimse mutlu değil bu durumdan. Sadece koronavirüs yüzünden hasta olma korkusunun yarattığı kaygı değil hastalıktan korunmak için sosyal hayattan uzaklaşmanın yarattığı sinir bozukluğu da söz konusu. Eğlence gibi gözüken fakat bu dönemde aslında ihtiyaç olduğunu fark ettiğimiz kafe, restoran, sinema, tiyatroya gitmek gibi sosyalleşme faaliyetlerinin kısıtlanması insanların düşüncelerini rahatlatacak ortamları ortadan kaldırıyor. Kişide biraz meyil varsa ya da farklı sebeplerle psikolojik durumu zaten bozuksa bu karantina ortamında da eğer yalnızsa, hissettiği kaygı ya da depresyon daha da derinleşebilir. Yeni koronavirüsün yaptığı hastalığın belirtiler çok yaygın gördüğümüz basit bir üst solunum yolu infeksiyonun belirtilerine benzer. Bu nedenle bu hastalığa yakalanma korkusuyla hafif bir baş ağrısı, boğaz ağrısı, genel kas ağrısı, öksürük gibi şikâyetler olduğunda hemen korkup kendi kendimize teşhis koymaya kalkabiliriz. Hatta bu korkuyla beraber insan kendini dinlediğinde gerçekte bu şikâyetler olmasa bile varmış gibi hissetmeye de başlayabilir. Bu yanılgılar çoğu zaman insanların boşu boşuna doktora gitmesi ve boş yere testler yaptırmasıyla son bulur.

Yeni koronavirüsün kaygısıyla nasıl baş edeceğiz?

Öncelikle ortalıkta dolaşıp duran bilgi kirliliğinden kendimizi korumalıyız. Özellikle de nedendir belli değil her önüne geleni yazan kişilerle dolu sosyal medyada böyle ciddi bir sağlık konusuna ait gördüğümüz her bilgiye itibar etmemeliyiz. Sağlık Bakanlığının referansında ve güvenilir kaynaklardan edindiğimiz bilgileri esas almalıyız. Doğrusu bu hastalıkla ilgili fazla detaya girmeye de gerek yok zira zaten birçok bilinmeyenle dolu bir hastalık. Eğer medyadaki bilgiler sizi ve psikolojinizi rahatsız ediyorsa bakmamanız sizin için daha iyi. Bırakın bu tatsız konuyla biz doktorlar uğraşalım. Aslında bu hastalıkta sizin bilmeniz gerekenler belli. Nasıl korunacağımız çok basit, maske, mesafe temizlik. Şimdi aşı da geldi. Belirtileri de malum. Daha fazlasına kafa yormak bazen zararlı da olabiliyor. Eğer yine de kaygı başladıysa bunu paylaşmaktan çekinmeyin. Çünkü neşe paylaştıkça çoğalır üzüntü ve kaygı da paylaştıkça azalır. Ailenizle, yakınlarınızla, doktorunuzla telefonla ya da yüz yüze bu kaygınızı paylaşın. Unutmayın yıkmayan her zorluk daha da kuvvetlenerek devam etmenizi sağlar. Yeter ki zorluklar karşısında yıkılmayıp dayanmayı tercih edin.

Yazının devamı...

Yeni yıla girince neleri bırakalım neleri tutalım

4 Ocak 2021

Yeni yıl sadece bir tarih değişikliği değildir, bazen yeni kararlar alma zamanıdır. Bir işe başlama ya da sonlandırma zamanıdır. Yeni gelen yılın iyi geçmesi, hayırlı uğurlu gelmesi için hep iyi ve güzel dileklerde bulunuruz. Geçen yılın muhasebesi yapılır. Getirip götürdükleri hesaplanır. Bugün dünya üzerinde kime sorarsanız sorun 2020 hakkında hiç de iyi düşüncelere sahip değil. Malum yeni koronavirüs yüzünden hepimiz hiç de istemediğimiz şekillerde etkilendik. Hayatımız değişti. Alışkanlıklarımız değişti. Hem de istemeyeceğimiz şekillerde. Özgürlüğümüz kısıtlandı. Sevdiklerimiz, etrafımızda yaşayanlar, tanıdıklarımız, tanımadıklarımız hasta oldu, hayatlarını bu virüs yüzünden kaybetti. Geçen yılı şöyle ya da böyle geçirdik. Bu hastalık yüzünden 2020 hepimizde kötü bir etki bıraktı. Aman gitsin de bu dertler bitsin diyoruz. Ama bir yandan da bu etkilerin geçen yılın kabahati olmadığını hatta bitmesiyle de gitmeyeceğini de biliyoruz. Bilmemiz gereken bir diğer konu da pandeminin yarattığı sonuçların, hatta devam etmesinin de büyük oranda bize bağlı olduğudur. Bu nedenle pandemi özelinde yeni yıla girerken geçen yıla göre neleri tutalım neleri bırakalım gelin bir bakalım.

Olumsuz düşünceleri bırakalım umudu tutalım

Yeni bir işe girişirken bir plan yaparken elbette eğer işler ters giderse diye bir B planı hatta C ve D planlarını hazır ederiz. Ama hiçbir zaman daha en başında iken kötümser yaklaşıp bu iş umutsuz vaka havasına kapılmamak gerekir. Çıkmadık candan umut kesilmez misali hele üstelik bir de savaş halindeysek moral ve motivasyonumuzu hep en üst seviyede tutmalıyız. Bu desteğe de en çok savaşın en başından beri en ön safta savaşan biz sağlık çalışanlarının ihtiyacı var. Sizden gelecek moral motivasyon desteği bize güç veriyor. Ayrıca aslında hepimiz bu savaşın neferleriyiz. Korunurken de hastalık başa geldiğinde de herkes virüsle birebir karşı karşıya kalıyor. Dolayısıyla her birimizin bu moral ve motivasyona ihtiyacı var. Ayrıca olumsuz düşüncelerin virüsle olan savaşımızda savunma sistemimiz olan bağışıklığımızı da olumsuz etkilediğini biliyoruz. Stresin sağılığımızı özellikle bu savaşta dayanma gücümüzü baskılayabileceğini bilerek olumsuz düşünceleri kafamızdan atmalıyız.

Aşı karşıtlığını bırakalım koranavirüs aşımızı olalım

Pandemi kabusunu 2020’de bırakabileceğimiz umudunu bize veren en önemli gelişme virüse karşı aşıların bulunması oldu. Görünüşe göre de bu salgını ancak aşı bitirebilecek. Aşı karşıtlarının tüm dünyayı etkileyen öldürücü bir virüsle karşı karşıya olduğumuzu ve aşılanmadıkları takdirde hastalanarak virüsü başkalarına bulaştıracaklarını bilmeleri gerek. Bu şekilde hem kendilerinin hem de başkalarının hayatını tehlikeye atarak aynı zamanda salgının da bitmesini engelleyeceklerini unutmamalılar.

Katkılı yiyecekleri bırakalım doğal yiyecekleri tutalım

Sağlıklı beslenmek durmadan tekrarladığımız bir konu. Sağlıklı beslenmenin esasını aslında doğal beslenmek oluşturuyor. Mevsiminde sebze ve meyveyi tüketmek önemli. Raf ömrü uzatılmış gıdaların içinde vücut için zararlı olabilecek katkı maddeleri bulunur. Bunlar zamanla birikerek metabolizmayı bozar. Çeşitli kronik hastalıklara yol açabilir.

Yazının devamı...

Mutasyonla kendini yenileyen yeni koronavirüs

28 Aralık 2020

Koronavirüslerden daha önce bahsederken onların doğası gereği mutasyona uğradıklarından da sık sık bahsetmiştik. Virüs varlığını devam ettirmek için ve ortama uyumunu sağlamak için kolayca kendini ve birtakım özelliklerini değiştirir. Ne gariptir ki beyni yok ama bunu bir iç güdü ile inanılmaz bir yapay zekâ gibi yapıyor. Aslında salgının başından beri ufak ufak mutasyon geçiren virüs anladı ki aşılar geldi ve neredeyse ilaç da bulunuyor. Baktı ki pabuç pahalı hemen var gücüyle daha etkili bir mutasyona geçti. Bu seferki mutasyonu da yaşamak için muhtaç olduğu insanın hücrelerine tutunduğu kollarında yaptı. Bu kollar ona meşhur korona yani taç ismini veren dikenleri oluyor. Bu sayede kolayca tutunup sonuçta da kolayca yayılacak. Dünyayı alarma geçiren yeni mutasyonun virüsün yayılma gücünü arttırdığı korkusu da bu yüzden. İngiltere’de fark edilen bu mutasyonun ilk örneği eylül ayında görüldü ve SARS-CoV-2 VUI 202012/01 (Variant Under Investigation, year 2020, month 12, variant 01) baş harflerini içeren isim verildi. “Under investigation “ yani araştırma devam ediyor. Bu mutasyon nedeniyle yayılma hızının %70 arttığı söyleniyor. Bu mutasyon evet virüsün yayılımını artırmak amacıyla olmuş gibi gözüküyor. Ama yine de bu artışın gerçekten mutasyon yüzünden mi yoksa alınan tedbirlerin eksikliği ve hep bahsettiğimiz gibi mevsim geçişine bağlı olarak havanın soğuması ve kapalı ortamlara geçiş yüzünden mi, İngiltere’de haziran ayında kısıtlı olarak açılan okulların eylül ayı başında tamamen açılmasının da katkısı var mı biraz sorgulamak gerekir.

Mutasyon salgının başından beri oluyor

Tarihte görülen bütün pandemiler yani küresel salgınlar eninde sonunda bitmiştir. Bu bitiş üç ihtimalle oluyor ve bu ihtimaller tüm pandemilerin kaderinde var. Birincisi insanların önemli bir kısmı hastalığı geçirerek bağışık hale gelir ve virüs artık yayılamaz. Ancak bu “Giden gitsin kalan sağlar bizim” denilen ve tercih etmeyeceğimiz bir yoldur, aslında salgın devam ederken ister istemez hastalanan kişilerin edindiği bağışıklık bu yola katkı sağlar. Bu yüzden hep söylenen “iyileşenlerin sayısı vaka sayısını geçince salgın iyice kontrol altına alınır” sözü bu sebeptendir. İkinci olasılık aşı bulunur ve aşı ile insanlar bağışık hale gelir. Bunun için de nüfusun %60-70’ini aşılamak gerekir. Üçüncü olarak virüs mutasyona uğrar ve insandan insana bulaşma özelliğini ya da hastalık yapıcı gücünü kaybeder. Bu virüsün sülalece bilinen huyu mutasyonlara uğramasıdır. Yeni koronavirüsün kuzenleri SARS ve MERS de mutasyona uğrayıp sonra da kaybolup gitmişti. Hepimiz darısı bunun başına diyoruz. Ne yalan söyleyeyim ben de mutasyon lafını duyunca içimden öyle geçti. Bu virüs de mutasyona uğrayıp tamam çabuk bulaşsın, kolay bulaşsın çok kişiye geçsin fakat basit bir grip gibi geçsin ve gitsin. Üstelik bu sonuç onun da lehine olur. Eğer varlığını sürdürmek istiyorsa insanların da yaşaması lazım ki virüs tutunabilsin. Ama niyet önemli tabi. Fakat bu virüs de bilmeli ki kötü niyet hep sahibinin sonunu da hazırlıyor. Bizim bu virüsün de artık sonu yaklaştı. Durmadan mutasyonunu yapıp duruyor. İngiltere ve Güney Afrika’daki mutasyonunu takiben bir yeni varyantı da Nijerya’da ortaya çıktı. Siz bu yazıyı okuyana kadar belki daha da yenileri çıkacak.

Pandemiyi ancak aşı bitirecek

Gündemi meşgul eden her konuda olduğu gibi bunda da uçuk kaçık ortaya atılan fikirler desteksiz iddialar ortalıkta dolanıyor. Bu virüsün varlığını ve sağlığımızı tehdit eden özelliğini inkâr ederek hiçbir korunma tedbirlerini almayı reddeden ya da hiç umursamayan bir kesim var. Bir gurup ise adeta bu salgın ile beraber yaratılan felaket senaryolarından besleniyor. Ortada ciddi bir durum var elbette ancak bunu iyice abartarak insanların moral bozukluğunu körükleyen ve sadece kötümser tabloyu çizmeyi bilenler var. Onlara göre bu mutasyon da felaketin habercisi ve son umudumuz olan aşıların da hiç işe yaramama sebebi olacak. Oysa bilim adamları henüz bu konuda kesin bir sonuç olmadığını üzerine basa basa söylüyorlar. Tabi bir de aşı karşıtları var. Aşı olacağıma koronavirüse yakalanırım daha iyi diye düşünüyorlar. Onların arasında aşıyla genetiğimizi değiştirip bizi yaratığa dönüştürecekler ya da çip takacaklar gibi komik iddialarda bulunanlar bile var. Ancak asıl üzücü ve tehlikeli olan bu komik iddialara inananların olması. Bir hekim olarak pek çok meslektaşım ve hastanın yoğun bakımda yaşadıklarına, kaybına şahit oldum. Bu fikirleri ortaya atanların tarihe geçecek bu salgında vefat edecek insanların vebalini nasıl ödeyeceklerini merak ediyorum. Bir de sözde bilimsel yaklaşıp mevcut aşıların sadece belli yaş grubuna denendiğinden yola çıkarak insanları aşıdan uzaklaştırmaya çalışanlar var. Salgın boyunca üzerinde çok ağır bir sorumluluk olsa da her durumda karşımıza çıkıp gelişmeleri bize zamanında ve açık bir şekilde iletmeye çalışan sağlık bakanımız Dr. Fahrettin Koca’nın da belirttiği gibi Türkiye güvenilir ve emin bir aşıyı tercih etmiştir. Bilinen en kadim aşı yöntemi inaktif aşı yöntemidir. Virüs uygun ortamlarda çoğaltıldıktan sonra öldürülerek vücudun onu tanıması için enjekte edilir. Türkiye’de öncelikli uygulanacak olan Çinli Sinovac şirketinin geliştirdiği Coronavac adındaki bu aşı dün akşam ülkemize gelmek üzere yola çıktı.

Yazının devamı...

Uyku bağışıklığımızı nasıl etkiliyor?

21 Aralık 2020

Her fırsatta bağışıklığı yükselten sebeplerden bahsediyoruz. Var olan bağışıklığımızı nasıl daha iyi yapabiliriz, nasıl daha güçlü, daha yüksek hale getiririz bunları konuşuyoruz. Bu tıpkı nasıl daha çok para kazanırız. Hatta kolay yoldan, oturduğumuz yerden nasıl kazanç elde ederiz diye düşünmeye benziyor. Halbuki önce elimizdekini tutmayı iyi bilmeliyiz. Bütçemizi, cebimizdeki parayı iyi değerlendirmeliyiz. Yatırımlarımızı doğru bir şekilde yapmalıyız. Har vurup harman savurmamalı, gereksiz harcamalardan kaçınmayı bilmeliyiz. Eğer böyle tutumlu olamazsak istediğimiz kadar çok kazanalım. Haydan gelen huya gider misali sonuçta elde avuçta yine bir şey kalmaz. Bağışıklık da böyle. Biz istediğimiz kadar iyi beslenelim. Bütün vitaminleri alalım. Bir sürü de takviye kullanalım. Dikkat etmezsek bunların hiçbir değeri kalmaz. Gelin şimdi uykusuzluk bağışıklığı nasıl ve neden düşürüyor birlikte bakalım.

Uyku fizyolojik bir ihtiyaçtır

Uyku vücudumuz için, metabolizmamızın doğru bir şekilde çalışması için olmazsa olmaz gerekli fizyolojik bir ihtiyaçtır. Uyku esnasında bedenimiz hem dinlenir hem de yenilenir. Beyin ve sinir sisteminin düzenli çalışmasını sağlamak için uykuya ihtiyaç vardır. Uykusuzluk zihin faaliyetini bozar. Sürekli bir yorgunluk hissi, enerji düşüklüğü yaratır. Hem zihinsel hem de bedensel performansı olumsuz etkiler. Obezite ile beraber hipertansiyon, diabet, kanser gibi birçok kronik hastalığa zemin oluşturur. Kronik yangının artışına sebep olur.

Uyku bağışıklık hücrelerimizin doğru çalışmasını sağlar

Uykunun sağlığımız üzerine olan en önemli etkilerinden biri de bağışıklık sistemimize olan etkisidir. Lenfositler bağışıklık sistemimizin önemli askerleridir. Kemik iliğinde yapılan lenfositlerin bir kısmı yine bağışıklık için önemli bir organımız timusa giderek orada olgunlaşıp T lenfositlerine dönüşür. İşte o meşhur hücresel bağışıklığı yapan hücreler bu T lenfositleridir. Lenfositlerin bir kısmı da kemik iliğinde kalarak orada olgunlaşır. Bunlar da B lenfositleridir ve vücudumuzda antikor yapımını sağlar. T lenfositleri, virüs ya da diğer toksinlerle olan savaşımızda en önemli askerlerimizdendir. Vücudumuza yabancı bir organizma girmesiyle beraber B lenfositleri bu zararlı organizmanın T lenfositleri tarafından zararlı olarak algılamasını sağlarlar. Bunun üzerine T lenfositleri bu organizmaları yok eder. Hatta yok etmekle kalmaz onlarla tekrar karşılaştığında hemen tanır, bağışıklık sistemini uyararak kolayca yok edilmesini sağlar. Yapılan birçok bilimsel araştırmalarda, yeterli uykunun T lenfositlerinin çoğalmasını hızlandırdığı ve bu hücrelerin görevini daha iyi yerine getirmesini sağladığı gösterilmiştir. Uykunun bağışıklığa bir diğer olumlu etkisi kandaki stres hormonu seviyesini düşürmesidir. Bu da vücuda giren patojenleri öldürmekle görevli olan T lenfositlerinin oluşturduğu bağışıklık seviyesinin üst düzeyde kalmasını sağlar. Böylece uyku süresi boyunca T lenfositlerinin serbest kalması artmakla beraber aynı zamanda bu hücrelerin kan dolaşımı yoluyla ilgili lenf düğümlerine ulaşması da kolaylaşır. Bu işleyişin düzenli bir şekilde devam etmesi de kişinin bağışıklık sisteminin devamlı güçlü kalmasına yardımcı olur.

Az uyuyanlar soğuk algınlığı virüsüne daha kolay yakalanıyor

Amerika’da Carnegie Mellon Üniversitesi ve Pittsburgh Üniversitesi’ndeki araştırmacıların yaptıkları bir çalışmada gece 6 saat ya da daha az uyuyan kişilerin virüsle karşılaştıklarında soğuk algınlığına yakalanma riski gece 7 saat ve daha uzun uyuyanlara göre 4 kat daha yüksek bulunmuş. Dr. Prather ve arkadaşları bu çalışma için 164 gönüllü bulmuşlar. Bu gönüllüleri bir otelde toplayıp araştırmaya başlamışlar. Burunlarına damla yoluyla soğuk algınlığına sebep olan virüsü verip hastalık yapma oranına bakmışlar. Uyku saatlerine göre kişileri 7 saatten fazla, 6 - 7 saat, 5 - 6 saat ve 5 saatten az uyuyanlar şeklinde gruplara ayırarak incelemişler. Uyuma süresi azaldıkça virüse yakalanma riskinin arttığı gözlenmiş. Aman buradan koronavirüse yakalanmamak için ne kadar çok uyusak o kadar iyi sonucunu çıkartıp yataktan çıkmamayı düşünmeyin sakın. Zira hareketsizlik de bağışıklığa olumsuz etkisi olan faktörlerden biridir. Bir erişkin için gece 8 saatlik uykunun yeterli olduğunu bilerek yatma kalkma saatlerinizin hesabını ona göre yapmanızı tavsiye ederim. Unutmayın ki vücudun gece gündüz ritmi de burada çok önemli, yani sabaha karşı 5’te yatıp öğlen 1’de kalkmakla tamam 8 saat uyudum sağlıklıyım diye düşünmek çok yanlıştır. Tabii bu arada uykunun kalitesi de çok önemli. Tam dinlenebilmek için derin uykuda geçirdiğimiz sürenin etkisi büyüktür. Sık sık bölünmüş uyku tam dinlenmeyi sağlamaz.

Yazının devamı...

Bu pandemiyi aşıyla bitireceğiz

14 Aralık 2020

Kovid-19’dan hepimiz bıktık artık. Kime sorarsanız sorun bu pandemi bitsin artık eski normal günlerimize dönelim dileklerinde bulunuyor. Bu maskelerden, kısıtlamalardan kurtulalım artık diyor. Esnaf, tüm çalışanlar, halk ve özellikle de sağlık çalışanları hep beraber neredeyse dayanacak gücümüz kalmamış derecede bıkmış durumdayız. Evet, belki de şu anda dünyadaki herkesin istisnasız aynı fikirde olduğu tek konu bu. Din, dil, ırk, milliyet, yaş, cins, meslek gözetmeksizin hepimiz salgının bitmesini istiyoruz. Bu çok güzel de maalesef hiçbir şey aman keşke şöyle olsun demekle veya sadece istemekle olmuyor. Bu dileği yerine getirmek için de biraz çaba lazım, çare bulabilmek lazım. Çabayı hepimiz göstereceğiz, pandemiyle ilgili kurallara dikkat edeceğiz, virüsün yayılmasını, bulaşmasını önlemek için maske, mesafe, temizlik kuralını unutmayacağız. Çareyi bulmak da elbette bilim adamlarının görevi. Bunun için de daha pandemi ilan edilir edilmez dünyanın dört bir tarafında konuyla ilgilenen kişiler kollarını sıvadılar. Tedavi ya da koruyucu aşı üzerine çalışmalara başladılar. Bu hummalı çalışmaları da nihayet meyvelerini vermeye başladı.

Size aşıyla ilgili ilk güzel haberimi 15 Hazirandaki yazımda vermiştim. Bir Amerikan şirketi olan Moderna’nın mRNA aşısı çalışmalarından bahsetmiş ve sene sonundan önce aşının hazır olacağını söylemiştim. Bu bilgiye şirketin Fransız asıllı yöneticisini yakından tanıyan Fransız dostlarım sayesinde ulaşmıştım ve çok şükür sonunda bu salgından kurtulacağız diye de çok sevinmiştim.

Bende burs aldım

Bir Alman şirketi olan Biontech’in Amerikan menşeili Pfizer ile ortak olarak yine benzer şekilde mRNA yöntemiyle hazırladıkları bir diğer Kovid-19 aşısı daha var. Bu aşıyı geliştiren bilim insanlarımız Uğur Şahin ve özlem Türeci’yi öğrendiğimde ise sevincim katlanarak çoğalmıştı. Tüm dünyaya karşı Türk bilim insanlarının bu denli önemli bir buluşa imza atması beni son derece gururlandırmıştı. Bir Türk hekimi olarak daha mesleğimin başlangıcında iken ben de Fransız hükümetinden kazandığım bursla Paris’te dünyanın en eski ve değerli üniversitelerinden birinin hastanesine kardiyoloji eğitimi için gitmiştim. Gurbette kalmak, eğitim almak, çalışmak ama aynı zamanda da bir yer edinmek nasıl zordur iyi bilirim. Hepimizi gururlandıran bu bilim insanlarımızı tekrar yürekten tebrik ediyorum.

mRNA aşısı da ne demek bu nasıl bir aşıdır diye soracak olursanız. Önce aşının tanımına bir bakalım. Bir virüs aşısı ya virüsün zayıflatılmış ya da öldürülmüş haliyle tamamının ya da virüsün bir bölümünün vücuda enjekte edilmesiyle bağışıklığın oluşturulmasıdır. mRNA yani mesajcı ribonükleik asit, hücre çekirdeğindeki genetik ana madde olan DNA’dan üretilen bir moleküldür. Normal hücre işleyişinde çekirdekteki DNA mRNA’ya der ki al bu genetik mesajı hücrenin içindeki ribozom adlı komşuya götür protein sentezlesin. İşte aşıyı oluşturmada biz bu faaliyetten faydalanıyoruz. Ancak bir kandırmaca yapıyoruz. Biz mRNA’yı çekirdekten gelenin yerine ajan gibi dışardan veriyoruz. Sentezleyeceği proteinin genetik kodu da bizim koronavirüse o meşhur adını veren spike proteinlerininkiler oluyor. Korona yani taç görünümünü oluşturan bu dikenlerin genetik kodunu yüklüyoruz. Hücredeki garibim ribozomlar da kanıp bu diken proteinlerinin oluşmasına alet oluyor. Oysa bu mRNA’nın çekirdekteki DNA’nın yanından gelmeyi bırak o kozmik odaya geçecek pasaportu dahi yok. Sonuçta ortada virüs yok ama dikenleri oluşuyor. Bunları vücut hemen yabancı madde olarak tanıyor ve ona karşı antikor üretiyor. İşte bağışıklık da böyle ortaya çıkıyor.

mRNA teknolojisi

mRNA aşılarının önemli bir özelliği özel saklama ve taşıma koşulları gerektirmesidir. Bu özellikleri de kullanımında bazı kısıtlamaları getiriyor. Yaygın kullanımda yeni bir yöntem. Gelin bu mRNA yönteminin hikâyesine de bir göz atalım.

Yazının devamı...

Pandemi, efor kapasitemizi düşürdü

7 Aralık 2020

Kovid-19 pandemisinin iyice artış gösterdiği bugünlerde ister hastalığı geçirmiş olsun ister olmasın her yaştan kişinin ortak şikayeti efor esnasında eskiye oranla daha çabuk yorulmak. Bu şikâyet insanları acaba kalp hastalığı mı var diye endişelendirip, kalp kontrollerini yaptırmaya hastaneye getirecek kadar, hatta bazılarını panik atağa sevk edecek kadar etkileyebiliyor. Gelin önce efor kapasitesinde düşüş, eforla olabilecek nefes darlığı, çarpıntı gibi şikayetlerin hangi sebeplerle ortaya çıkabileceğine bir bakalım.

Kondisyon azlığı

Efor kapasitesindeki düşmede en sık gözlemlediğimiz sebeplerden biri, kondisyon azlığıdır. Nasıl ki profesyonel sporcular senede sadece bir sezonluk karşılaşmalar için ya da olimpiyatlara hazırlananlar 4 yılda bir yapılan bu karşılaşmalar için yıl boyunca çalışıp antrenmanlara katılıyorsa, efor kapasitemizi artırmak ya da belli bir seviyede tutmak için biz de devamlı spor, en azından yürüyüş yapmalıyız. Aksi takdirde birkaç basamağı bile hızlıca çıktığımızda ya da kısacık bir mesafeyi bile koşmaya kalkıştığımızda hemen nefes nefese kalıp çarpıntımız başlar. Çabuk yoruluruz, hemen oturup dinlenme ihtiyacı hissederiz.

Fazla kilolar

Kim spor yaparken sırtında kilolarca yük taşımak ister. Elimizde yüklerle merdiven çıkarken elbette daha çabuk yoruluruz. Aldığımız kiloları da bunun gibi düşünün. Fazladan alınan kilolar efor kapasitemizi düşürür. Çabuk yorulmamıza sebep olur. Bu nedenle şişman kimseler spor yapmak istemez. Yürümek dahi istemez. Hareket etmek istemediği için kalori harcamaz. Bu da daha çok kilo almasına sebep olur. Sonuçta bu durum bir kısır döngü olarak devam eder.

Kalp damar hastalığı

Koroner kalp hastalığı kalp kasının gücünü etkileyerek efor esnasında başta göğüs ağrısı olmak üzere nefes darlığı, çarpıntı ve çabuk yorulma gibi şikayetlere sebep olur.

Kalp kapak ya da kalp kasının hastalıkları

Yazının devamı...

Yeni koronavirüsle savaşırken önemli bir mineral, çinko

30 Kasım 2020

Çinko bağışıklığımız için önemli bir mineraldir. Bu nedenle özellikle şu günlerde yeni koronavirüsle olan savaşımızda işe yarayacağını düşündüğümüz tüm silahları en iyi şekilde kullanırken çinkoyu da ihmal etmemeliyiz.

Bağışıklığımız için önemlidir: Çinkonun bağışıklık sistemimize olan etkisini göstermek için bugüne kadar birçok bilimsel çalışma yapılmıştır. Çinko bağışıklığımızı sağlayan T ve B hücrelerinin etkileşiminde önemli rol oynayan sinyal proteinlerinin yapısında yer alır. Çinko eksikliği bağışıklık yanıtının bozulmasına, T ve B hücrelerinin sayının azalmasına, işlevlerinin bozulmasına doğrudan etki eder. Tam kan sayımı yaptırdığımızda hani ne işe yaradığını bilmediğimiz bir dolu sonuç alt alta çıkar ya. Bunlardan bağışıklığımızla ilgili olan lenfositlerin sayısının azalmasında, nötrofil, monosit ve makrofajların işlevlerinin bozulmasında da çinko eksikliği rol oynayabilir. Bağışıklık sistemindeki bu bozulma covid-19 salgınında çok korkulan sitokin fırtınasının oluşmasında da etkili rol oynar.

İngiltere’de güvenilirliğiyle ünlü sağlık hizmetleri alanında tanı, tedavi ve müdahalelerin etkinliği konusunda dünyanın dört bir yanından araştırmaları toplayan, yüksek kalite içeriğine sahip veri tabanlarından oluşan bir kütüphane olan Cochrane Library’e ait birçok çalışmada çinkonun bağışıklık üzerine önemi vurgulanmıştır. Birçok çalışmayı bir arada içeren meta analizlerde sağlıklı kişilere koruma amaçlı en az 5 ay boyunca çinko verildiğinde soğuk algınlığına yakalanma ya da antibiyotik kullanım oranlarını azalttığı görülmüş. Soğuk algınlığı başladıktan sonra çinko verilen hastalarda virüsün çoğalmasının zorlaştığı, hastalığın daha hafif geçirildiği gösterilmiş. Özellikle hastalık başladıktan sonra ilk 24 saat içinde çinko başlanan hastalarda virüsün çoğalma gücünü daha erken önlemek açısından bu etki daha belirgin görülür. Ayrıca 2010 yılında yeni koronavirüs ailesinden SARS-koronavirüs (SARS-CoV) üzerinde yapılan bir çalışmada Çinko ve PT (Pirition ionoforları) kombinasyonunun, hücre kültüründe izole edilmiş olan bu virüsün çoğalmasını engellediği gösterilmiştir. Poliovirüs ve grip virüsü de dâhil olmak üzere çeşitli RNA virüsleri üzerinde yapılan araştırmalarda hücre içi çinko konsantrasyonunun arttırılmasının bu virüslerin çoğalmasını etkili bir şekilde bozduğu da gösterilmiş.

Kanserden korunmamıza yardım eder: Kanserin de bağışıklık sisteminin zayıflaması ile ilişkisi olduğunu biliyoruz. Çinko eksikliğinde hücre yenilenmesi ve sağlıklı bölünme süreci bozulur. Kanser hücreleri ile mücadele eden bağışıklık hücrelerinin fonksiyonlarında da bozulmalar olur. Ayrıca çinko eksikliğinin kronik enflamasyon dediğimiz mikropsuz iltihaplanma sürecine de olumsuz etkisi olduğunu bilmekteyiz. Meme, kalın bağırsak kanseri, yumurtalık kanseri, akciğer kanseri, cilt kanseri ve kan kanseri (lösemi).çinko eksikliği ile bağlantılı olduğu düşünülen kanser türleridir.

Damar sağlığı için önemlidir, koroner kalp hastalığından korunmada yardımcıdır: Benim çok hassas olduğum ve üzerinde ısrarla durduğum konu olan koruyucu kardiyolojide kalp damar sağlığını korumada önemli minerallerden biridir. Çinko endotel dediğimiz damar iç yüzeyini döşeyen duvarın dayanıklılığını artırır. Çinko eksikliğinde ise kolesterolün bu tabakaya tutunarak birikmesi ve plak dediğimiz tıkaçların zaman içerisinde oluşup kronik enflamasyon sürecini başlatması kolaylaşıyor.

Erkeklerde üreme organlarının işlevine ve hormonlarına etkisi vardır: Çinko eksikliği testosteron üretiminde azalmaya neden oluyor bu azalma prostat kanseri ve kısırlığın oluşmasına zemin hazırlar. Aynı zamanda cinsel isteği azaltır. Prostat diğer dokulardan daha fazla çinkoya ihtiyaç duyar. Prostat iltihabı da çinko eksikliğinde daha sık görülür. Prostat kanseri geliştiği zaman prostat hücrelerinin çinkoyu depolama gücü azalır. Bu da kanser ücretlerinin daha hızla büyümesine neden olur.

Kadınlarda üreme organlarının işlevine ve hormonlarına etkisi vardır: Çinko eksikliği olan kadınlarda yumurta gelişimi ve kalitesi bozulur. Kısırlığa neden olabilir. Yeterli miktarda çinko düzeyi bulunmayan kadınlarda östrojen ve progesteron hormonları sağlıklı düzeylerde olmaz.

Yazının devamı...

Yeni koronavirüsle savaşırken C vitamini yardımcı oluyor

23 Kasım 2020

Kış gelince artan üst solunum yolu enfeksiyonlarından korunmak için büyüklerimizden de öğrendiğimiz gibi bol limonlu çorba ile bol portakal mandalina gibi C vitamininden zengin gıdalarla beslenmeye dikkat ederiz. Bu vitamini almak soğuk algınlığından kurtulmak ya da korunmak için ilk başvurduğumuz yollardan biridir. Yeni koronavirüs sebebiyle şu sıralar bizim için C vitamininin virüslere olan etkisi ve bağışıklığımızı yükseltmesi en ön planda önem taşıyor. Oysa C vitamininin daha birçok faydaları da var. Gelin biraz bu vitaminin marifetlerine ve özelliklerine bir göz atalım.

C vitamininin tıptaki adı askorbik asittir. Besinlerdeki askorbik asit, vücuda alındıktan birkaç saat sonra ince bağırsaktan emilerek kana geçer. Kan dolaşımı sayesinde dokulara taşınır. Suda eriyen bir vitamindir. Kullanılacağı yerde kullanılıp fazlası terle ve böbrekler yoluyla idrarla atılır. Bu vitamin depolanmayıp fazlası atıldığı için her gün belli miktarda tekrar alınması gerekir. Hamilelerde ve sigara içenlerde günlük C vitamini ihtiyacı daha fazladır.

Daha çok sebze ve meyvelerde bulunan C vitaminin miktarı bu besinin türüne göre değiştiği gibi aynı ürünün yetiştiği toprağa, mevsimine ve olgunluk derecesine göre de değişir. Güneş ışığından çok yararlanan bitkilerin içerdiği C vitamini oranı daha yüksektir. Ham meyve ve sebzeler iyice olgunlaşmışlara göre daha fazla C vitamini içerir. Askorbik asidin yani C vitamininin tadı ekşidir. Ham meyvelerdeki ekşilik de bu sebeptendir.

Kovid-19’dan korunma

C vitamini bağışıklığa olan olumlu etkisi sebebiyle yeni koronavirüs dahil tüm virüsler ve bakteriler ile olan enfeksiyonlara karşı vücudu korumada yardımcıdır. Ayrıca tedavide de faydası olup bu tür üst solunum yolu hastalıklarının daha çabuk iyileşmesini ve daha hafif geçmesini sağlar. Bağışıklığımızı düzenlemede son derece önemli olan B ve T lenfositlerinin farklılaşmasına ve çoğalmasına destek olarak hem humoral hem de hücresel bağışıklık yanıtını düzenler. Kovid-19’ daki çok korkulan sitokin fırtınasında sitokin yanıtının doğru şekilde düzenlenmesine yardımcı olur. Antioksidan etkisi sitokin fırtınası ile ortaya çıkan oksidatif stresi azaltmaya da yardımcıdır.

Hormon sentezinde yardımcı

C vitamini steroid hormonların sentezinde görev alır. Yara ve iltihaplanmaya karşı etki gösteren bazı steroid hormonların yeterli düzeyde etki etmesi için C vitaminine ihtiyaç vardır.

Yazının devamı...