Türkiye her nedense mevcut termik santrallerinin doğa üzerinde oluşturduğu tahribatın etkilerini gideremediği, bu santrallerle baş edemediği halde; yerel halkın ve kamuoyunun tepkilerine yanıt vermemişken birkaç yıldan beri yepyeni bir termik santral atağına kalkıştı.
Devlet çoğu Karadeniz ve Ege’nin en güzel kıyı kasabalarında olmak üzere 46 yeni kömürlü termik santralın daha kurulması için harekete geçti. Bütün dünya yeni enerji kaynakları peşindeyken; mevcut 18 santralin doğa ve insan üzerine yaptığı onulmaz tahribatlar ortadayken ve Türkiye’nin başta güneş ve rüzgar gibi önemli enerji kaynaklarına sahipken, var olan bu alternatiflerin en sorunlusu olan kömüre dayalı termik santrallere yönelmesi düşündürücü. Son olarakta genellikle “en güzel” yerlerimize çöreklenen “termik santral”cılar, bu santrallerle ilgili işlenen onca çevre cinayetleri yetmiyormuş gibi şimdi de Amasra’ya göz koymuş ve 2640 megavat gücünde iki termik santralin Amasra’da yapılması için kollarını sıvamışlar.
Yapılması düşünülen santrallerin Türkiye coğrafyasına konuşlandırılmasıyla Türkiye, artık “üç tarafı termik santrallerle kuşatılmış” bir ülkeye dönüşecektir. Lisans verilen veya verilmesi beklenen
Türk Patent Enstitüsü (TPE) 2011’de tescil ettiği (onayladığı) 6,539 patentin sadece 847’sini “yerli” sayıyor. (www.tpe.gov.tr)
2011’de toplam 6,539 patentin ise 5,692’si “yabancı” kaynaklı. Yani, Türkiye’de çalışan yabancı şirketlerden...
2010’da “yerli” kaynaklı patent onayı 642’de kalmış. “Yabancı” patent onayı 4,868. Diğer yıllarda da “yerli” patent sayısı daima, “yabancı” patent sayısından hep geride.
1995-2011 arasında “yerli” patent oranı % 7.6. “Yabancı” patent oranı % 92.3. Bunun “nedenleri” apayrı bir konu... Alınan patentlerin ne işe “yaradığı” ve ne kadarının “yaşadığı” da ayrı bir konu...
Ciddi girişim gerek
TPE’nin resmî “çıplak” verileri sadece “bizim” durumumuzu gösteriyor. Patent konusunda Türkiye’yi dünya ile kıyaslarsak, ne kadar geride olduğumuzu görebiliriz. Uluslararası göstergelerde Türkiye’nin durumu ne ise, patentte de öyle.
Şizofrenler kendi içsel mutsuzlukları ile o kadar meşguldürler ki çevrelerinde olup bitenlerle ilgilenmezler. Diğer insanlarla iletişimleri yok denecek kadar azdır. Davranışları başkaları tarafından anlaşılmadığından garip ve acayip bulunur. Şizofren teşhisi konan bu insanlar, kendilerini savunmak imkanından da yoksundurlar. Bu durum onları toplumun kendilerine layık gördüğü bir hayatı yaşamaya iter. Bu, dışlanma, tecrit ve yalnızlık demektir. Psikiyatriye göre şizofrenler hastadır ve tedavi edilmeleri gerekir. Aileleri ve toplum onların hasta olduklarına inandırılmıştır. Fakat bugüne kadar davranışların veya düşüncelerin tıbbi anlamda nasıl hasta olduğu sorusuna yeterli yanıt verilememiştir.
Şizofreni, 150 yıl kadar önce ruh hekimleri tarafından ortaya atılan tıbbi bir terimdir. Ancak, şizofreni teriminin kullanılması tıp alanı ile sınırlı kalmamış oradan topluma yayılarak insanların birbirlerine olan düşmanlıklarını ifade etmelerinin bir vasıtası olmuştur.
BİTMEYEN ÇİLE
Şizofreni teriminin ardında, haklarının çiğnendiği ve her türlü zulüm ve eziyetin reva görüldüğü insan bulunmaktadır. Yüzyıllar boyu insanlar, önce akıl hastası daha sonra da şizofren denilerek akıl
ÖRGÜTÜN TARİHİ
1996 yılında Çin Halk Cumhuriyeti, Rusya, Kazakistan, Kırgızistan ve Tacikistan’ın katılımıyla Shang Hai kentinde imzalanan anlaşma neticesinde kurulmuştur. Örgüt başlangıçta kurucu beş ülke göz önünde bulundurularak Shang Hai Beşlisi olarak adlandırılmıştır. 2001 yılında Özbekistan’ın da üye olmasının ardından ismi Şanghay İşbirliği Örgütü olarak değiştirilmiştir.
Örgüt her yıl üye ülkelerden birinin başkentinde toplanmaktadır. Gözlemci üye statüsünde kabul edilen ülkeler Hindistan, İran, Pakistan, Moğolistan ve Afganistan’dır. ABD 2006 yılında gözlemci ülke statüsü için başvurmuş ancak reddedilmiştir.
ÇİN’İN YÜKSELİŞİ
ABD’nin başvurusunun reddedilmesi Şanghay İşbirliği Örgütünün Nato’ya karşı dengeleyici bir güç olarak kurulduğu savını güçlendiren bir gelişme olmuştur. Diyalog partneri statüsündeki ülkeler ise Sri Lanka, Belarus ve Türkiye’dir. Örgütün resmi dilleri Çince ve Rusça’dır; üye, gözlemci ve diyalog partneri ülkelerinin toplam nüfusları ise dünya nüfusunun neredeyse yarısıdır.
Örgütün şüphesiz en ilgi çeken ülkesi Çin’dir. Çin Halk Cumhuriyeti son 30 yıldır uygulamakta olduğu dışa açılma ve reform politikalarının neticesinde dünyanın 2.
Dil; düşüncenin, günlük sosyal ve mesleki hayatın anahtarıdır. Bu bakımdan, hemen her konudaki duygu ve düşüncelerimizin ifadesinde, eğitim öğretim programlarında bilgilerin aktarılmasında, çocuklarımızın, gençlerimizin bilim, kültür ve sanatta gerçekçi ve akılcı çizgide seçkin bireyler olarak yetiştirilmesinde, siyasilerin ve idarecilerin de geniş kitleleri ikna etme, yönetme ve yönlendirmesinde birinci derece anlaşma aracı olarak ayrıcalıklı işlevi ve üstün niteliği ile dilin taşıdığı önem, öncelik ve değer, her türlü takdirin üstündedir.
Diğer yandan, toplumsal bilincin uyandırılıp yerleştirilmesinde, ulus-devlet olarak varlığımızın sonsuza kadar sürdürülmesinde bağlayıcı, birleştirip bütünleştirici en aktif unsurun dil ve bu bağlamda üst kimliğimizin anlaşım aracının “Türkçemiz” olduğu gerçeğini de her zaman hatırda tutmamız gerekmektedir.
Anlaşılır bir dil
Karşılıklı saygıya, sevgiye dayalı şekilde toplumsal barışın, huzurun, ulusal birlik ve bütünlüğün sağlanmasında, milletçe kalkınıp yükselmenin temelinde, özünde; her yerde ve her zaman dilin anlaşılır olarak doğru ve güzel bir şekilde kullanılması gerçeğinin yattığı, asla unutulmamalıdır.
Ünlü Çin filozofu
Yeni bir anayasa yapılması her ülkenin tarihinde önemli bir dönüm noktasıdır. Türkiye’de yeni bir anayasa ile bir yandan daha özgürlükçü ve demokratik bir devlet-toplum ilişkisi kurulması, öte yandan bir toplumsal uzlaşı sağlanması amaçlanıyor.
Bu amaçların gerçekleştirilmesi için gerekli altyapı da kuruldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde dört siyasal partinin eşit biçimde temsil edildikleri bir Uzlaşma Komisyonu oluşturuldu.
Katılımcılık şansı
Öte yandan, Komisyon 6 ay boyunca sivil toplumun ve halkın yazılı ve sözlü görüşlerini aldı. Sivil toplum temsilcileri Komisyon’a gelerek görüşlerini belirttiler. Komisyon’un web sayfasına 20 bin’den fazla görüş bildirildi. Türkiye’nin her yanında bölgesel toplantılar düzenlenerek vatandaşların görüşleri alındı. Böylelikle Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez katılımcı bir anayasa yapma olanağı doğdu.
Uzlaşma Komisyonu 8 ayda 88 madde görüştü, 30 madde üzerinde mutabakat sağladı. Üzerinde anlaşma olmayan maddeleri yeniden görüşüldüğünde bu sayının daha da artması beklenmektedir.
CHP’li Birgül Ayman Güler’in parlamentoda anadilde savunma hakkına ilişkin yaptığı konuşma, Kılıçdaroğlu’nun genel başkan oluşundan bugüne partide varolan ulusalcı-özgürlükçü sol ikilemini bir kez daha açığa çıkarttı.
Her ne kadar Güler, sözlerinin akademik bağlamda değerlendirilmesi gerektiğini dillendirse de, mesele bilimsel gerçekliğin nesnelliğiyle açıklanamayacak ölçüde partide Ulusalcı olarak bilinen kesimin Kürt sorununa bakışındaki ilkel öznelliği yansıtmakta.
Partideki ayrışma
Güler’in yaklaşımına parti yönetim kadrolarında destek verenlerin varlığını veri aldığımızda, Baykal sonrası ideolojik kimliğini ağır aksak da olsa yenilemeye, özgürlükçü solun evrenselci okumalarını CHP’de hakim kılmaya çalışan yeni yönetimin, eski CHP’nin Türkiye sosyolojisine ait okumalarını terketmeyenler aracılığılıyla kıskaca alındığını görüyoruz. Öyle olmadığı iddia edilse de, Ulusalcı ve Özgürlükçü Sol şeklindeki ayrışmayı partide yoğunluğu ve politik maliyeti yüksek olan bir ikilem şeklinde düşünmek gerekir.
İdeolojik kimlik
Bu yazıda “anadil meselesi”, dil, kimlik ve politika arasındaki ilişki Kürt sorunu merkezinde kısaca değerlendirilecektir. Anadil öğretimi, anadilde eğitim, anadilde savunma ve anadilde yayın vb. konular Türkiye’de son zamanlarda sıkça tartışılıyor. Hükümet TRT 6, yer isimlerinin iadesi gibi daha önceki düzenlemelere bugünlerde “anadilde savunma hakkı”nı ekliyor. Dil hakları daha doğrusu ‘dil haksızlıkları’ Türkiye’deki temel politik meselelerden. İnsanlığın paylaştığı ve uluslararası hukukça teminat alınmış dil hakları birçok temel insan hakkı gibi bugüne değin güvenlikçi/devletçi yaklaşımlarla kriminalize edilmiş, bunları talep edenler ötekileştirilmiş, zapti ve adli süreçlere maruz kalmışlar.
Sorunu etkiliyor
Dil hakları, farklı dillere sahip tüm yurttaşların temel haklarından. Ancak, Kürt sorunu ile politikleşmiş, dokunulması, çözüm üretilmesi ivedilik kazanmış bir mesele. Gerçekten de, dil sorununa indirgemek doğru olmasa da Kürt sorunu, özünde “dil sorunu”dur denilebilir. Deyim yerindeyse, Kürt sorunu Kürtçe sorunudur. Dil üzerinden kurulmaya çalışılan hegemonyanın, dışlamanın tarihidir. Kürtçenin hatta Türkçenin yolculuğundan bağımsız ele alınamaz. ‘Dil’e gelen,