FERÂSET ÜZERİNE

Günümüzde unutulmuş bir kelime olan “ferâset” sözcüğünün aslı, Arapça “firâset” ten gelir. Sözlüklerde; “sezgi, keskin bakma, anlayış ve sezme yeteneği, çabuk seziş yeteneği” olarak açıklanmaktadır. Çok bilinmeyen bir anlamı da; “binicilik, at yetiştirme bilgisi, at yetiştirip terbiye etmek, yiğitlik, mertlik” tir.

Eski metinlerde; “Bir insanın yüzünden ve organlarının biçiminden tabiatını, ahlakını ve istidadını anlamak, marifetini anlamak” olarak da geçmektedir.

Ferâset sözcüğü satır aralarında bazı kişiler için ferâsetli; “anlayış ve sezme yeteneği olan” veya ferâsetsiz; “anlayışı kıt, sezme yeteneği olmayan” gibi de kullanılır.

Kâtip Çelebi, bir dönem hocalığını yapan Süleymaniye Medresesi dersiâmı Keçi Mehmed Efendi’nin ferâset sahibi bir zat olduğunu, zaman zaman bilmediği bir konu gündeme geldiğinde “bizim bildiğimiz yer değil, bilir varsa söylesin” dediğini nakleder.

Buna karşın Kadızâde’nin bu gibi konular gündeme geldiğinde bilmediğini aşağılamakta ve reddetmekte olduğunu söylemektedir.

Geçmişte ferâsetli insanların özellikle konuşma ve davranışlarında karşısındaki insanları utandırmamak veya hükümdarı gücendirip, gazaplarını üzerlerine çekmemek için, bazı olayları masal ve hikâye şeklinde anlatıp, karşısındaki kişinin de ferâsetine güvendiklerini görmekteyiz. Bu hikâyelerin erken örnekleri bin yıllar ötesine gider. MÖ. Birinci yüzyılda, Depşelem isimli bir Hint hükümdarı döneminde Beydaba tarafından kaleme alınan ve hükümdara nasihatnâme niteliğindeki Kelile ve Dimne isimli eseri, iki kahraman “doğrunun ve dürüstlüğün” simgesi Kelile ile “yanlışın ve yalanın” simgesi Dimne arasında geçen konuşmaları içermektedir.

Zamanın birinde, bir tane deve yavrusu annesinin arkasından gidiyormuş. Fakat anne deve o kadar hızlıymış ki, yavru deve bir türlü ona yetişemiyormuş. Hızlı gideceğim diye de kendini paralıyormuş. Annesine yalvarmış, “Anneciğim, n’olur biraz yavaş yürü sana bir türlü yetişemiyorum.” Bunun üzerine anne deve, “Ah! Yavrum demiş, yular bende değil ki, başkasının elinde, o beni hızla yürütünce hızlı gidiyorum.” İnsanlar zaman zaman yularlarını başkasının eline verince, onun hızına ayak uydurmakta zorlanıyor, geride kalanları, yavruları da olsa onları düşünecek vakit ve akılları kalmaz oluyor. Merak ederim, niçin hangi sebeple olursa olsun bize yular takılmasına, üstelikte yuların ipini bir başkasının eline vermeye bu kadar meraklıyız?

İslâmiyeti kabul eden ilk İlhanlı hükümdarı Gâzân Han (1295-1304) savaş meydanlarındaki cesareti, dindarlığı, adalet ve eşitlik anlayışı, eğitim ve bilimdeki meraklı duruşu nedeniyle zamanın tarihçileri ve vakanüvisleri tarafından ziyadesiyle övülmekte ve “Fedakâr İmparator” olarak adlandırılmaktadır. Daha sonraları, Fars tarihçi Gıyaseddin Hândemir (1475-1537) döneminin tarihçilerinin, “Zekâ ve ferâset sahibi olan, ferâsetiyle meseleleri derinlemesine irdeleyebilen, zekâsıyla başardığı muhtelif hünerleri olan Sultan Mahmud Gazan’ın eğitim ve bilime aşina olduğunu kaydettiklerini” nakleder. Anlaşılan odur ki, ferâset sahibi bir insanın yönetimde görev alması üzerinden yüz yıllar geçse de taktir ile anılmaktadır.

Benzer hikâyelerin bir bölümünü de Mevlâna anlatır.

“Dağdan eşek sesi yankılanırsa, mutlak bir eşek anırıyordur. Eğer sen iyi bir şey söylemiştim, ama çirkin bir şey yankılandı! diye düşünüyorsan, bil ki bu imkansızdır. Dağda bülbül ötsün de insanlar karga sesi duysun, hiç mümkün mü?

“Bizler akan su üstünde yüzen kâseye benzeriz. Su üstündeki kâse kendine sahip değildir, suya bağımlıdır. Suyun üzerinde olduğunun farkında olan var, olmayanlar var.”

Bütün mesele buradan kaynaklanıyor. Çoğunluğumuz, akan suyun üzerinde bir kâse olmayı bir kenara bırakın, bir çöp bile değiliz. Akan suyun üzerindeki kâsenin bir anlamı var, boş olur birinin eline geçer ve onun işine yarar. Eğer bir de içi dolu ise yüzyıllar boyunca

içindekiler insanlığın yüreğine hitap eder ve onu doyurur. Ferâset sahibi insanlar yalnızca yaşadıkları zamanı değil, geleceği de yönlendirirler. Onların beklentileri yüzyıllar boyunca var olmaktır. Bu nedenle her ne kadar zamanın içinde sürüklendiklerini düşünseler de, içlerini dolu tutmayı, hiç olmazsa bir ışık taşımayı, yaşadıkları dönemi aydınlatmayı arzu ederler.

Ferâset sahibi insan her duyduğuna cevap vermemelidir. Hele de işittiklerine, çünkü işitmek insanın kendi kulağı ile duyduklarından farklıdır. Bize söylenen sözü duyduğumuz zaman ve mekân çok önemlidir. Bir dost meclisinde, dostça söylenen iyi niyetli bir söze karşılık, kalabalık bir ortamda olur olmaz kişiler arasında söylenen aynı söz yaralayıcı ve kırıcı olabilir. O halde ferâset sahibi kişi söylediği söz ile bulunduğu mekânın uyumuna dikkat etmeli, olur olmaz zaman ve mekânda her sözü söylememeli, her söze cevap vermemelidir.

İçinde yaşadığımız dönemde yoğun bir enformasyona maruz kaldığımız oluyor, hemen her konuda tweet atmak gibi kötü alışkanlık edindik, bırakın duymayı, her işittiğine hemen cevap yetiştirmeye çalışan sözde aklı başında insanlarla kuşatılmış gibiyiz. Bazı zamanlar durup düşünüyorum, bu yetişmekte zorlandığımız hız nereden kaynaklanıyor, yetişmeye mecbur muyuz? Olayların biraz dışında kalıp, durup düşünmemize, ferâset sahibi olmamıza mâni olan ne?

Son bir hikâye daha;

Bir padişah kendisine yazılan üç mektubu da okur ama cevap yazmaz. Mektubu yazan kişi üç kere mektup yazdığını, kabul veya reddedildiğini bilmeksizin dördüncü bir mektup yazmak mecburiyetinde kaldığını beyan eder. Padişah da onun mektubunun arkasına şunları yazar; “Cevap vermemenin de bir cevap ve susmanın da ahmaklar için verilen bir cevap olduğunu bilmez misin?”

Mevlana Celâleddin Rumi der ki;

Hikmeti ehli olmayana öğretmeyin,

Hikmete yazık edersiniz.

Lâyık olanında hikmeti öğrenmesine,

mâni olmayın, o kişiye haksızlık edersiniz.

FERÂSET ÜZERİNE

Sinan Genim