Pandemik araf geride kalırken!

Dr. Zeki Hozer / Medicalpark İzmir Hastanesi Başhekim Yardımcısı

Dünyayı aleve veren SARS-CoV-2 virüsünün çapı 100 nanometre yani, bir metrenin yüz milyarda biri kadar. Bu satırları kaleme alırken koronavirus tarafından enfekte edilen vaka sayısı 194 milyon 846 bin 281 idi. İki yıldan bugüne kadar hastalığı geçirip iyileşenlerin sayısı da 176 milyon 788 bin 329. Maalesef kaybettiğimiz insan sayısı da 4 milyon 175 bin 431. Ve bugünlerde ‘Delta’ dahil yeni mutrasyonların tetiklediği küresel bir dördüncü dalgadan bahsediliyor!

Boşluk hissi...

Bir pandeminin belirsiz ve kırılgan doğasının getirdiği sosyopsikolojik etkilenimleri hepimiz yaşadık. Anladık ki sadece duygusal ve entelektüel değil, fiziksel sağlığımız için de çevremizde etkileşim içinde bulunduğumuz sosyal ilişkilerin önemi çok büyük. Bireysel boyuttaki zorunlu izolasyon kaygı ve yalnızlık ekseninde depresyonumuzu tetikledi. Gününün çoğunu sosyal medyada geçiren çağımız ergenleri bile, bir süre sonra aylarca sörf yaptıkları iPad’lerinde digital toksisite ile baş başa kaldı! Çünkü, beyin korteksleri bir tür sürmenaj sarmalına yakalandı, mutsuz, tatminsiz, boşluk hissi içinde bir tür canlı ama tüm istekleri yok olmuş bir ‘ot insan’ yani, bitkisel hayat figürleri haline geldi. Gerçi pandemiye bağlı travma sonrası ortaya çıkabilecek ve DSM-5’te Akut Stres Bozukluğu (ASB) ve Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) şeklindeki kavramsal ayrıntılar makalemizin kapsamını aşacaktır.

Kovid-19 salgınının kişi kimliği bazında yaşattığı belirsizlik sadece kaygı düzeyi artışına yol açmadı, bu olsa olsa korku, endişe ve öfke katsayısını artırdı ancak akılcı olmayan karar süreçleri ve ikili ilişkilerde uygun görülmeyen davranış frekansındaki artışın domine ettiği bir toplumsal kargaşa dinamiği ortaya  çıktı. Yakın çevrelerinde ya da TV gibi konvansiyonel açık bilgi kaynaklarında sürekli gördükleri ölümün yakın nefesi ile yüzleşme sarsıcı oldu. Bu tabii ki yaşamsal kırılganlığın derinliğini artırırken, bedensel varoluşun geçiciliğinden daha ulvi ve kutsal felsefi değerlere yönelimi provoke edip gelenek ve kültürel değerlere bağlılığın artışını da körükledi. Küresel söylemde eşitlik, insan hakları ve herkese aşı gibi dayanışma söylemleri her gün işitilirken, birçok ülkede yabancılara karşı ayrımcılık eylemlerindeki artış da gözlerden kaçmadı.

Dışlama ve ırkçılık

31 Aralık 2019 tarihinde, Wuhan’da başlayan süreç devam etmekte. WHO (Dünya Sağlık Örgütü), 31 Ocak 2020’de uluslararası acil bir halk sağlığı durumu olarak kabul ettiği yerel salgını, 11 Şubat 2020’de ciddi akut solunum yolu hastalığına neden olan ve SARSCoV ve MERS-CoV ile aynı koronavirüs türü olmakla birlikte, genetik olarak farklı olan tip olarak tanımlayarak Kovid-19 küresel pandemisini ilan etti. Bunları tıbbi bir fenomen olarak durum tespiti için yazıyorum ama bir bulaşıcı hastalığın kişisel düzlemde yarattığı panik ve stresin oluşturduğu kriz, bireyden topluma hızla yayılarak sosyal travmaları tetikleme potansiyeline evriliyor.  Taylor, ( Taylor,S.The psychology of pandemics:Preparing for the next global outbreak ofinfectious disease . Newcastle upon Tyne:Cambridge Scholars Publishing.) 2019 yılında çıkardığı kitabında korona özelinde pandemik tepkiyi aşama aşama inceledi. İlk aşamada ölümcül bir enfeksiyonun varlığını öğrenme paniği ile yiyecek ve temizlik malzemesi alışverişine yönelen tutum, salgının başladığı yer ve insanlara karşı ayrımcılık, dışlama hatta ırkçı tutumun ortaya çıkmasına ve üçüncü evrede de bulaş endişesi içinde var olan sağlık tesislerine aşırı başvuru ile sistemin çökmesi sonrasında da ulusal ölçekteki izolasyon tedbirlerine bağlı bireysel duygu durum bozuklukları ve beşinci aşamada da gerçek ya da asılsız devasa bilgi dolaşımının getirdiği komplo teorileri puslu havasında sosyal psikiatrinin kapsamındaki denizlere yelken açılması görülüyor.

Küresel market yağmalarından gelişmiş ülke sağlık sisteminin çöküşünün izlenmesine kadar zaten tüm bunları bizatihi yaşadık. Kuşkusuz hepiniz de pandemi sonrası dünyanın eskisi gibi olamayacağına dair ya da insanlık tarihinde yeni bir döneme girdiğimize dair birçok yayını okumuşsunuzdur.  Bu noktada literatürde yer alan travma sonrası büyüme (post-traumatic growth) kavramı bu noktada hatırlara gelebilir: Özünde; pandemi gibi dünya çapında krizlerin ardından salgınla yapılan mücadelede, birey ve toplumların kaynak kapasitesinin görülmesi ve salgın deneyiminin tüm dinamiklerdeki işlevselliği katlayarak endüstriel ve ruhani toplu güçlenme ile krizi kuvvetlenerek geride bırakmayı anlatır.

Önümüzdeki yıllarda SARS-CoV-2 Pandemisinin, birey ve toplum üzerindeki değişim, gelişim ve yukarıda yazdığımız güçlenmeyi inceleyen sayısız bilimsel çalışma ve makale ortaya çıkacaktır.

Geldiğimiz noktada 21. yüzyılda insanı, gözle görülemeyen 100 nanometrelik bir virüs karşısındaki, binlerce yılda oluşturulan genel devlet organizasyonunun ya da sağlık sistemi diyelim çaresizliğiyle yüzleşerek kadim öğrenciliğine devam ediyor. Nihayetinde pandemi sadece bireyin değil, toplumların ve hatta küresel sistemin SWOT analizini ortaya çıkarmış, kırılganlık ve genel olarak da  eşitsizliklerinin altını kalın harflerle çizmiştir. Henüz artçıl ekonomik ve siyasi krizler üzerinde durmadığımın farkındasınızdır.

Ancak, bireyin sağlığından ülke sosyal refah politikalarına, neoliberal egosantrik bireyci dayatmalardan demokrasi ve insan hakları temelli inisiyatiflere, küresel iklim değişikliği ve habitat daralması ile mücadeleden dünyadaki herkesin eşit şekilde ulaşabileceği temel sağlık hizmeti dahil, sosyal politika önceliklerine kadar üzerinde durmamız gereken birçok konu başlığı da bizleri bekliyor, geleceğin gündeminde...