Hafta sonu market alışverişinde tanıdık bir telaşa denk geldim. Rafların önünde bir görevli, elinde etiket, diğerinde barkod cihazı… Bir bakıyorsunuz fiyat değişmiş. O an insanın aklına şu soru düşüyor: Ramazan gelmeden etiketler yine erkenden mi hareketlendi?
Haftaya çarşamba gecesi ilk sahura kalkılacak, perşembe günü ramazan başlayacak. Sofralar büyüyecek, alışveriş artacak. Hâl böyleyken herkesin aklında aynı soru var: Aldığımız ürün güvenilir mi, sağlıklı mı, bütçeye uygun mu? Bu soruların cevabı kâğıt üzerinde değil, sahada verilmeli. Belediyeler, Ticaret Bakanlığı ve İl Tarım ve Orman Müdürlükleri denetimi vitrinle sınırlamamalı. Mutfağın arkasına, deponun kapısına, terazinin ibresine de bakılmalı.
Sağlıktan taviz verilmemeli
İşin özü sağlıktan geçer. Gramajdan hijyene, ruhsattan personel belgesine kadar her ayrıntı titizlik ister. Fırınlar, pastaneler, tatlı ve unlu mamul üreten işletmeler, ramazan öncesinde daha sık denetlenmeli. Un depoları nasıl, hamur nerede hazırlanıyor, dinlendirme alanları temiz mi? Çalışanların el
Bir şehre yakışan tanımlamalar vardır; zamanla bu nitelendirmeleri hepimiz benimseriz. Yıllarca Konya’nın “düzlük”, “sakin” ve “bisiklete uygun” gibi özelliklerinden söz edildi. Bunları hepsi doğruydu ama biraz eksikti. Çünkü bu özellikler bir hikâyeye dönüşmediği sürece sadece sözde kalıyordu. O hikâye, Avrupa Bisiklet Birliği Başkanı’nın Konya’ya gelip velodromu gezdiği, bir belediye başkanıyla yan yana durup “burada başka bir şey var” dediği gün başlıyordu. O an şunu fark ettim: Konya artık Hollanda ile aynı paragrafta anılıyordu.
Abartı gibi mi geliyor? Hiç abartı değil! “Avrupa Bisiklet Başkenti” ünvanı çok yakışan Konya’da, 34 ülkeden 300’ü aşkın elit sporcunun katıldığı Avrupa Pist Bisikleti Şampiyonası bugün tamamlanıyor. Günlerdir Avrupa’nın TV ekranlarında her akşam Konya yer alıyor. Sporcular kadar pist, salon kadar şehir de izleniyor. Şehrin tanıtımı için bazen milyonluk kampanyalardan öte bazen bir pedal sesi, bir viraj, bir tribün
Rize’ye bu kez çay için gitmedim; uluslararası bir yarışın peşinden geldim. Handüzü’de koşulan SNX Türkiye, alıştığımız spor organizasyonlarının sınırını genişleten bir tablo sundu. Uluslararası Motosiklet Federasyonu’nun takviminde yer alan bu ayak, 1.800 rakımlı Handüzü Yaylası’ndaydı. Karın iki metreyi aştığı, denizle karın aynı fotoğrafa girdiği bir coğrafyada motorların rampalardan süzülüşünü izlemek… Hem seyirlik hem iddialı hem de “Rize burada” dedirten bir görüntüydü.
Bu hikâyede Rize-Artvin Havalimanı’na ayrı bir parantez açmak gerekiyor. Çünkü pistte izlenen iki gün, aslında haftalar süren bir hazırlığın son halkasıydı. Motorlar, teknik ekipmanlar, kurulum malzemesi, ekipler… Bu ölçekte bir organizasyonun lojistiğini şehre taşımak başlı başına bir eşik. Havalimanı yalnızca ulaşımı kolaylaştırmadı; “burada dünya standartlarında iş çıkar” duygusunu da besledi.
Yarış aralarında Rize Valisi İhsan Selim Baydaş’tan Rize Belediye Başkanı Rahmi Metin’e,
Geçen hafta, Kayseri’ye gittiğimde Kocasinan Belediyesinin sosyal marketinden bahsetmiş, hoşuma giden başka bir projeyi daha sonra kaleme alacağımı söylemiştim. İşte o sözün karşılığı burası. Şehrin tam ortasında, betonun ve günlük koşturmasının arasına yerleştirilmiş küçük, ama anlamı büyük bir alan… Adı “Küçük Dostlar Kedi Kasabası.” Daha kapıdan içeri girer girmez buranın klasik bir belediye hizmeti olmadığını anlıyorsunuz. Burası merhametin, şefkatin ve birlikte yaşama kültürünün sade ama güçlü bir karşılığı.
Önce şunu söylemek lazım; burası isteyenin elini kolunu sallayıp girdiği bir yer değil. Randevu sistemiyle çalışıyor. Kalabalık oluşmasın, kediler yorulmasın, ortam kontrolsüz bir ziyaret alanına dönüşmesin diye her ayrıntı düşünülmüş. Yani burası bir gezme alanından çok, bilinçli bir buluşma noktası. İnsanla hayvanın sakin ve saygılı bir ortamda bir araya geldiği özel bir alan. “Sevmek için randevu” fikri ilk başta tuhaf gelebilir ama
Geçen hafta Çorum’da iki gün geçirdim. Bir şehri tanımak istiyorsanız, bilen biriyle gezmeniz gerekir derler, ben de öyle yaptım. Çorum’da gazeteciliği masa başında değil sokakta yapan arkadaşım Hacı Odabaş’ı aradım. Şehrin ruhunu bilen, sokağın dilini okuyan bir isimdir. Sağ olsun, iki gün boyunca bana eşlik etti.
Şehirde ilk dikkatimi çeken şey, kentin tertemiz oluşuydu. Sokaklar düzenli, kaldırımlar bakımlı, trafik sakin ve saygılıydı. Avrupa şehirlerinde görmeye alıştığımız refleks burada doğal bir alışkanlık hâline gelmiş. Yaya yolun karşısına geçecekse araçlar mutlaka duruyor. İki gün boyunca yol vermeyen tek bir sürücüye bile rastlamadım. Şehrin birçok noktasında kamera var, kör nokta neredeyse yok.
İlk gün sokak sokak dolaşıp notlar aldım. Çorum Belediye Başkanı Dr. Halil İbrahim Aşgın’ın şehirde ne kadar sevildiğini anlatmak için uzun cümlelere gerek yok; bunu yaşamak gerekiyor. Kiminle konuşsam “Her gün sokakta, her gün bizimle” diyorlardı. Bu sözleri duyunca kendisini aradım. Cevabı
Son birkaç gündür kiminle konuşsam, sömestir muhabbeti dönüp dolaşıp “Erciyes’e çıkıyoruz” cümlesine bağlanıyordu. Merak ettim; bu heyecanı yerinde göreyim dedim ve günübirlik Kayseri’ye gittim. Havalimanı’ndan çıkar çıkmaz kaldırımda kar temizleyen ekipler gözüme çarptı; yollar da yağışa rağmen pırıl pırıldı. Şehrin işini bilen hali daha ilk dakikada hissediliyordu. Bu duyguyla havalimanının bulunduğu ilçe olan Kocasinan Belediye Başkanı Ahmet Çolakbayrakdar’ı aradım. “Kayseri’deyim” deyince, hemen görüşmek istedi. Belediyenin işlettiği Kafe Sinan’da buluştuk. İçeri girer girmez gözlerime inanamadım; kafe tıklım tıklımdı. Uygun fiyatların cazibesiyle yoğun bir talep varmış. Başkan iki projeden söz etti; birini burada anlatıyorum, diğerini ise ayrıca kaleme alacağım.
Başkan’ın dar gelirli vatandaşlar için ilçede kurdurduğu markette para değil, ihtiyaç konuşuluyordu. İçeride gıdadan temizlik ürününe, kıyafetten temel malzemeye kadar her şey vardı.
Geçen hafta Antalya ve Kahramanmaraş’taydım. Aynı haftaya iki şehir, iki ruh hali, iki farklı hikâye sığdı. Birinde kültürün köklerine tutunan bir dirilik, diğerinde acının içinden yürüyerek ayağa kalkmaya çalışan bir şehir vardı. Döndüğümde çantamda sadece notlar yoktu. Kafama kazınan sahneler vardı.
Antalya’da Muratpaşa Belediyesi’nin “Yörüklerde Çocuklar ve Aksaçlılar” temasıyla düzenlediği Yörük Çalıştayı’nı izlerken Ümit Uysal’ın sözleri kaldı aklımda. Konuşurken bir metni okumuyor, yaşadığı bir kültürü anlatıyordu. Cümleleri süslü değildi ama güçlüydü; çünkü hayatın içinden geliyordu. Dünyanın yeniden gümrük duvarları ördüğü, iktisadi bağımsızlığın ve ulus devlet fikrinin tekrar değer kazandığı bir döneme girildiğini anlatırken aslında yarının hangi zeminde durması gerektiğini işaret ediyordu. İnsanlar tutunacak sağlam bir yer arıyor, devletine ve kültürüne daha sıkı sarılıyor.
Cu
Geçen gün öğrendim ve hemen sizlerle de paylaşmak istedim. Sağlık Bakanlığı planlıyor, İstanbul İl Sağlık Müdürlüğü sahada koordine ediyor ama hâlâ çok kişinin haberi yok: akşam poliklinikleri. İnsan duyunca ‘Keşke daha önce bilseydim’ diyor. İşten çıkmışsınız, çocuğu okuldan almışsınız, trafik biraz durulmuş… Ve hâlâ doktora gidebilme şansınız var. Günlük hayatın temposunda çoğu zaman mümkün olmayan bir imkân bu.
Gündüz çalışıp izin alamayan, MHRS’de randevu bulamayan, sağlık işini sürekli erteleyen binlerce insan için akşam poliklinikleri gerçek bir nefes alanı. Saat 18.00 ile 22.00 arasında gönüllü hekimlerin görev aldığı bu uygulama, ihtiyaca birebir karşılık veren bir düzen.
Rakamlar da bunu çok açık biçimde gösteriyor. 2025 yılında İstanbul’da 47 kurumda, 34 branşta, 360 poliklinikte toplam 1 milyon 332 bin 482 mesai dışı muayene yapılmış. Bu sayı, hizmetin artık sağlık sisteminin kalıcı ve güçlü bir parçası haline