Ayşe Sarı, 35 yıllık bir hemşire. Gülhane Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde Engelli Danışma ve Koordinasyon Birimi’ni kuran kişi. Daha iyi destek verebilmek için sosyal hizmet alanında lisans ve yüksek lisans tamamlamış. Yani sadece bir anne ya da sağlık çalışanı değil; engelli hakları konusunda sahada olan gerçek bir mücadele insanı. Eğitimde Eşit Haklar Platformu ve Gören Kalpler Eğitim Derneği başta olmak üzere birçok sivil toplum kuruluşunda aktif görev alması da bunun göstergesi.
'2 ay yaşar'
Türkiye’nin Ayşe Sarı ve kızı Ceren’i asıl tanıması ise 4 Eylül 2021'de attığı tweet zinciriyle oldu. 90’lı yıllarda cam kemik hastası bir çocuğu okula gönderebilmek için yaşadığı engelleri, kapısına kapanan okul müdürlerini, kabul edilmeyen dilekçeleri, 'olmayan' erişim imkanlarını bir bir anlattı. Kızına “En fazla 2 ay yaşar” diyen doktorların yanıldığı her gün, Ayşe Sarı’nın mücadele azmi daha da güçlendi.
Bugün Ceren 35 yaşında. Üstelik yüksek lisans yapmaya, engelli çocukların eğitim
İnsan zihninin karanlık koridorlarına inmeye kalktığınızda, bazen geri dönüş yolu bildiğiniz gibi olmuyor. Bu dosya da onlardan biri. Dennis Nilsen. Beş yıl içinde tam 15 erkeği öldüren, öldürdüğü insanlarla birlikte yaşayan, hatta ceset parçaları giderleri tıkayınca yakayı ele veren bir seri katil. Evet, filmlerde göreceğiniz türden bir karakter ama bu hikâyede ters giden tuhaf bir şeyler var.
1978 ile 1983 yılları arasında 15 erkeği öldüren Dennis Nilsen, İngiltere'nin en bilinen seri katillerinden biri olarak kayıtlara geçti. Sıradan ve sakin görünen bir hayat süren Nilsen, istihdam ofisinde çalışıyor, çevresi tarafından kibar ve içine kapanık biri olarak tanınıyordu. Ancak çocukluğu zorluklarla doluydu; sert bir anne, problemli bir aile ortamı ve genç yaşta yaşadığı istismar, ileride işleyeceği suçların zeminini oluşturdu.
Cinayetlerin başlangıcı
Nilsen, tanıştığı erkekleri evine davet ederek öldürmeye başladı. Kurbanlarını boğarak öldürdüğünü ve daha sonra cesetleri temizlediğini ifadesinde belirtti. &Ou
Sylbaris, pek de örnek vatandaş olmayan bir adamdı. İçmeyi seven, kavga etmeyi alışkanlık haline getirmiş, geceleri sokaklarda dolaşan bir Karayip işçisi… 7 Mayıs 1902 gecesi yine bir taşkınlık yaptı ve hücre hapsine gönderildi. Herkesin 'başına bela' diye baktığı bu davranış, ertesi sabah 30 bin kişinin hayatına mal olacak Pelee Dağı patlamasında onu tek sağ kalan kişi yapacaktı.
Hücrede ölümden kurtuldu
8 Mayıs sabahı Saint-Pierre şehri tek bir nefeste yok oldu. Bin derecelik bir ateş dalgası, kasırga hızında şehrin üstünden geçti. Her şey dakikalar içinde karardı. Kaçmaya çalışanların çoğu koşacak bir yön bulamadı bile. Oysa Sylbaris, yarım daire biçiminde, taş duvarlı ve tek bir hava ızgarası olan küçücük bir hücredeydi. Normalde nefes alınmayan, cehenneme benzeyen bu hücre, o gün ölümün kendisinden daha güvenli bir barınak hâline geldi.
Yalnızca hayatta kalmakla kalmadı, kendine yaptığı tek savunma bile, insanın en çaresiz anlarında gösterdiği zekânın küçük bir kırıntısıydı.
Kimi hikâyeler vardır, gerçeğin sınırlarını o kadar zorlar ki insan inanmakta tereddüt eder. 1951 yılında Fransa’nın Güney’inde, Pont-Saint-Esprit adlı küçücük bir köyde yaşanan olay da tam olarak böyle bir hikâyeydi.
Bir sabah uyanan köylüler, sanki aynı kabusun farklı sahnelerinde oynuyormuş gibi davranmaya başladı. Kimisi evinin içinde ejderhalar gördüğünü söyledi, kimisi yılanların derisine girdiğini… 11 yaşındaki bir çocuk, büyükannesine saldırdı. Bazılarıysa vücutlarının yandığını sanıp pencereden atladı. Ve o sabahın sonunda, yedi kişi öldü.
'Lanetli Ekmek' sabahı
Köyün sokakları, aklın sınırlarının ötesinde bir panik sahnesine dönmüştü. Köpekler taş yemeye çalışıyor, ördekler penguen gibi yürüyordu. İnsanlar parlak renkler, tanrısal sesler, hayali yaratıklar gördüklerini söylüyordu. Bilim insanları köye koştuğunda, tablo dehşet vericiydi: Beş kişi hayatını kaybetmiş, yüzlerce kişi akıl sağlığını yitirmiş, elliden fazlası ise akıl
Tarih, bazen en büyük dehaların en tuhaf, en ironik sonlarla veda ettiğini gösteren acı tatlı hikayelerle doludur. Danimarkalı astronom Tycho Brahe de bu listenin tartışmasız en üst sıralarında yer alıyor. Kendisi, 'bilimsel veri' kavramını neredeyse icat eden, takma burunla dolaşan, renkli hayatıyla göklere dair çağının en hassas gözlemlerini yapan bir 'âlim'di. Ancak ölüm şekli, ironinin doruk noktası oldu: "Âlim gibi yaşadı, aptal gibi öldü."
Brahe'nin hikayesi, soylu bir ailede doğup hukuk okumak yerine kendini astronomiye adamasıyla başlıyor. Kariyerinin zirvesindeyken bile eksantrik bir figürdü. En meşhur detayı: 1566'da girdiği bir düelloda burnunu kaybetmesi ve hayatının geri kalanını ya gümüş ya da pirinçten yapılma bir takma burunla sürdürmesi.
Ancak Brahe'yi asıl efsaneleştiren, yaptığı bilimsel çalışmalar oldu. O, bir kuyruklu yıldızı ya da süpernovayı sadece anlık olarak gözlemlemekle yetinmeyen, gök cisimlerini yörüngelerinin tamamı boyunca takip eden ve çağının en doğru gökbilimsel verilerini toplayan kişiydi. Adeta
Üç keçisini sattı, bir ip ve çekiç aldı. Sonra başladı kayaları kıra kıra yol açmaya… Hikâyeyi okurken insanın aklına ister istemez Ferhat ile Şirin geliyor. Ferhat da sevdiğine kavuşmak için dağları delmişti. Dashrath Manjhi ise eşini kaybettikten sonra kimse aynı acıyı yaşamasın diye 22 yıl boyunca tek başına dağı deldi.
Eşini kaybetti, eline çekiç aldı
Manjhi’nin öyküsü Hindistan’ın fakir bir köyünde başladı. İçme suyu yok, okul yok, hastane yok… Yoksulluğun ortasında yaşayıp giden insanlar vardı. Bir gün eşi kayalıklardan geçerken düştü. Hâlâ yaşıyordu ama en yakın hastane 70 kilometre ötede olduğu için yetiştirilemedi ve hayatını kaybetti. İşte o gün Manjhi’nin hayatı değişti. Eşinin ölümüne sebep olan o kayaları, o dağları aşmak için eline çekiç ve keskiyi aldı.
Kaderi değişmedi
22 yıl boyunca gündüz tarlada çalıştı, akşam da kaya kırdı. İnsanlar alay etti, deli dedi, pes edeceğini düşündü. O ise devam etti. Sonunda başardı: 70
1986’da Ukrayna’da yaşanan Çernobil faciası, insanlığın hafızasında bir felaket simgesi olarak kaldı. Bugün hâlâ, o patlamanın geriye bıraktığı 'ölüm ayak izi' insanı ürpertiyor. Bahsettiğim şey, reaktörün alt katlarında bulunan ve devasa bir hayvanın ayağını andırdığı için 'Fil Ayağı' diye anılan o tuhaf kütle.
Koryum: Kimyasal cehennem
Kaza sonrası sekiz ay boyunca reaktörün kalbine kimse giremedi. Nihayet girildiğinde, işçiler devasa, siyaha yakın bir kütleyle karşılaştılar. İlk bakışta lavı andırıyordu. Aslında öyle de sayılırdı; ama yanardağ değil, insan eliyle yaratılmış bir yanardağ. Çelik, beton, nükleer yakıt ve kaplama malzemeleri eriyip birbirine karışmıştı. Ortaya çıkan maddeye 'koryum' deniyor. Tekrar edeyim: Bu öyle sıradan bir madde değil; tarihte yalnızca beş kez doğal olarak oluşmuş, sadece nükleer kazaların kalbinde beliren bir kimyasal cehennem.
Peki neden bu kadar ölümcül? Çünkü fil ayağının yanında sadece beş dakika geçirmek, vücudunuzu ölümcül bir doz radyasyona maruz
Kimi insanlar hayata sığmayan bir derinlik taşır içinde… Henüz on iki yaşındadır ama yüreğinde koca bir senfoni vardır. Avustralya’da 2022’nin ocak ayında trajik bir kazada yaşamını yitiren Kyan Pennell tam da böyle bir çocuktu. Babasına çiftlikte yardım ederken bir karavan kapısı arasında sıkışıp kalmış, geride sadece ailesinin değil, müziğin de yarım kalmış bir hikâyesini bırakmıştı.
'Haberim yoktu'
Kyan, YouTube’dan Chopin öğrenen, Beethoven çalan bir çocuktu. Yedi ay gibi kısa bir sürede piyanoyla kendi evrenini kurmuş, ailesinden bile gizlediği bir deftere notalar karalamıştı. Ve o defter, ölümünden sonra annesi tarafından bulunduğunda, satırlarda duran o yarım kalmış müzik parçası bir anda bambaşka bir anlam kazandı. Kimse bilmeden kendi cenaze şarkısını bestelemişti.
Annesi Amanda’nın cümleleri hâlâ kulaklarımda: “Oğlumun beste yaptığından haberim yoktu. Onu kendisinden duyamadım. Şimdi tek istediğim, birileri o notaları hayata döksün.”
Facebook’a yazdığı bu çağrı, sadece bir annenin feryadı değildi;