Tarih, bazen en büyük dehaların en tuhaf, en ironik sonlarla veda ettiğini gösteren acı tatlı hikayelerle doludur. Danimarkalı astronom Tycho Brahe de bu listenin tartışmasız en üst sıralarında yer alıyor. Kendisi, 'bilimsel veri' kavramını neredeyse icat eden, takma burunla dolaşan, renkli hayatıyla göklere dair çağının en hassas gözlemlerini yapan bir 'âlim'di. Ancak ölüm şekli, ironinin doruk noktası oldu: "Âlim gibi yaşadı, aptal gibi öldü."
Brahe'nin hikayesi, soylu bir ailede doğup hukuk okumak yerine kendini astronomiye adamasıyla başlıyor. Kariyerinin zirvesindeyken bile eksantrik bir figürdü. En meşhur detayı: 1566'da girdiği bir düelloda burnunu kaybetmesi ve hayatının geri kalanını ya gümüş ya da pirinçten yapılma bir takma burunla sürdürmesi.
Ancak Brahe'yi asıl efsaneleştiren, yaptığı bilimsel çalışmalar oldu. O, bir kuyruklu yıldızı ya da süpernovayı sadece anlık olarak gözlemlemekle yetinmeyen, gök cisimlerini yörüngelerinin tamamı boyunca takip eden ve çağının en doğru gökbilimsel verilerini toplayan kişiydi. Adeta
Üç keçisini sattı, bir ip ve çekiç aldı. Sonra başladı kayaları kıra kıra yol açmaya… Hikâyeyi okurken insanın aklına ister istemez Ferhat ile Şirin geliyor. Ferhat da sevdiğine kavuşmak için dağları delmişti. Dashrath Manjhi ise eşini kaybettikten sonra kimse aynı acıyı yaşamasın diye 22 yıl boyunca tek başına dağı deldi.
Eşini kaybetti, eline çekiç aldı
Manjhi’nin öyküsü Hindistan’ın fakir bir köyünde başladı. İçme suyu yok, okul yok, hastane yok… Yoksulluğun ortasında yaşayıp giden insanlar vardı. Bir gün eşi kayalıklardan geçerken düştü. Hâlâ yaşıyordu ama en yakın hastane 70 kilometre ötede olduğu için yetiştirilemedi ve hayatını kaybetti. İşte o gün Manjhi’nin hayatı değişti. Eşinin ölümüne sebep olan o kayaları, o dağları aşmak için eline çekiç ve keskiyi aldı.
Kaderi değişmedi
22 yıl boyunca gündüz tarlada çalıştı, akşam da kaya kırdı. İnsanlar alay etti, deli dedi, pes edeceğini düşündü. O ise devam etti. Sonunda başardı: 70
1986’da Ukrayna’da yaşanan Çernobil faciası, insanlığın hafızasında bir felaket simgesi olarak kaldı. Bugün hâlâ, o patlamanın geriye bıraktığı 'ölüm ayak izi' insanı ürpertiyor. Bahsettiğim şey, reaktörün alt katlarında bulunan ve devasa bir hayvanın ayağını andırdığı için 'Fil Ayağı' diye anılan o tuhaf kütle.
Koryum: Kimyasal cehennem
Kaza sonrası sekiz ay boyunca reaktörün kalbine kimse giremedi. Nihayet girildiğinde, işçiler devasa, siyaha yakın bir kütleyle karşılaştılar. İlk bakışta lavı andırıyordu. Aslında öyle de sayılırdı; ama yanardağ değil, insan eliyle yaratılmış bir yanardağ. Çelik, beton, nükleer yakıt ve kaplama malzemeleri eriyip birbirine karışmıştı. Ortaya çıkan maddeye 'koryum' deniyor. Tekrar edeyim: Bu öyle sıradan bir madde değil; tarihte yalnızca beş kez doğal olarak oluşmuş, sadece nükleer kazaların kalbinde beliren bir kimyasal cehennem.
Peki neden bu kadar ölümcül? Çünkü fil ayağının yanında sadece beş dakika geçirmek, vücudunuzu ölümcül bir doz radyasyona maruz
Kimi insanlar hayata sığmayan bir derinlik taşır içinde… Henüz on iki yaşındadır ama yüreğinde koca bir senfoni vardır. Avustralya’da 2022’nin ocak ayında trajik bir kazada yaşamını yitiren Kyan Pennell tam da böyle bir çocuktu. Babasına çiftlikte yardım ederken bir karavan kapısı arasında sıkışıp kalmış, geride sadece ailesinin değil, müziğin de yarım kalmış bir hikâyesini bırakmıştı.
'Haberim yoktu'
Kyan, YouTube’dan Chopin öğrenen, Beethoven çalan bir çocuktu. Yedi ay gibi kısa bir sürede piyanoyla kendi evrenini kurmuş, ailesinden bile gizlediği bir deftere notalar karalamıştı. Ve o defter, ölümünden sonra annesi tarafından bulunduğunda, satırlarda duran o yarım kalmış müzik parçası bir anda bambaşka bir anlam kazandı. Kimse bilmeden kendi cenaze şarkısını bestelemişti.
Annesi Amanda’nın cümleleri hâlâ kulaklarımda: “Oğlumun beste yaptığından haberim yoktu. Onu kendisinden duyamadım. Şimdi tek istediğim, birileri o notaları hayata döksün.”
Facebook’a yazdığı bu çağrı, sadece bir annenin feryadı değildi;
23 Haziran 1596’da başlayan sefer, uzun bir yürüyüşün ardından Osmanlı ordusunu Haçova ovasına taşıdığında tablo pek iç açıcı değildi. Yorgun, bitkin askerler karşısında siperlere gömülmüş Avusturya ve Transilvanya birlikleri vardı. İlk günün sonunda Osmanlı ordusu bozguna uğramış gibiydi. Padişah III. Mehmed'in bile geri çekilmeyi düşündüğü söylenir. Ama işte tarihin cilvesi burada devreye girdi.
Ganimet peşine düştüler
Savaşın ikinci gününde düşman ganimet peşine düştü. Osmanlı hazinesini yağmalamaya kalkışan Avusturya askerleri, karşılarında hiç beklemedikleri bir direniş buldu: Aşçılar, deve bakıcıları, çadırcılar… Ellerinde kepçe, kazma, balta ne varsa kullanarak saldırganları geri püskürttüler. O an yükselen “Hristiyan düşman kaçıyor!” nidaları cephedeki dengeleri değiştirdi. Osmanlı askerlerinin morali yerine geldi, topçuların hamlesiyle savaşın seyri tersine döndü.
'Kepçe Kazan Savaşı'
Bugün tarihçiler bu mücadeleyi
Osmanlı tarihine bakınca hep padişahlar, savaşlar, anlaşmalar konuşulur. Ama arka planda kalan öyle karakterler vardır ki, hikâyeleri en az koca imparatorluk kadar ilginçtir. Bugün size, Sinan Paşa’nın donanmasına esir düşmüş bir İspanyol denizcisinden bahsedeceğim: Pedro de Urdemalas. Nam-ı diğer Hekim Pedro.
1552’de, Ponza Adaları açıklarında Osmanlı kadırgalarının eline geçen sıradan bir esirdi o. Ne hekimdi, ne de saraya girecek kadar eğitimliydi. Fakat kader dediğimiz şey bazen bir insanın dudaklarından çıkan tek bir cümleyle değişir. Pedro’nun cümlesi şuydu: “Ben doktorum.”
Bir yalanın ardındaki cesaret
Kendi ifadesiyle, gemide kürek çekmek istemiyordu. “Hekimim” dedi. Aslında tek dayanağı, eline geçen bir tıp kitabıydı. O kitabı didik didik etti, hastaları iyileştirmeye başladı. Ve düşünün ki; yanlış tedavi sonucu biri ölse, suçu “Allah’ın takdiri” diye Tanrı’ya yükleyip sıyrılmayı bile planlamıştı. Yani, işin içinde hem bir cesaret hem de insanın hayatta kalma içgüdüsü
1951 yılının sıcak bir yaz sabahı, Fransa’nın Pont-Saint-Esprit köyü güne kâbusla uyandı. İnsanlar ejderhalar gördüklerini anlatıyor, yılanların etlerini parçaladığını sanıyor, kimi pencereden atlıyor, kimi kendi bedenini kemiren görünmez yaratıklarla savaşıyordu. Bir köy, tek bir sabahın içinde, akıl ve hayalin sınırlarını aşan bir kargaşanın içine düşmüştü.
Olay tarihe “Lanetli Ekmek” olarak geçti. Önce fırıncı suçlandı, sonra çavdardaki ergot mantarı işaret edildi. Mantar, LSD’nin hammaddesiydi. Halüsinasyonların kaynağı bu olabilirdi. Ama yıllar sonra CIA’in gizli zihin kontrol deneyleri gündeme gelince, köyün topluca 'delirmesi'nin aslında bir laboratuvar masasında mı tasarlandığı sorusu hâlâ gölgesini bırakıyor.
İnsan aklını en kırılgan yerinden yakalayan bu hikâye, bize şunu hatırlatıyor: İnsanı öldüren bazen bir kurşun değil, beynine sızan görünmez bir zehir olabilir.
Unutulan salgın: Uyumaktan ölenler
Üstelik “Lanetli Ekmek” olayı tek örnek değil.
Günümüzde bir ürünü beğenmediğimizde ne yapıyoruz? Hemen müşteri hizmetlerini arıyor, sosyal medyadan firmayı etiketliyor, hatta şikâyet sitelerine yazıyoruz. “Beni hor gördün!” diye başlayan bir tweet anında viral olabilir. Ama desek ki, bu serzenişin tarihi tam 4 bin yıl öncesine dayanıyor!
Tüketici hakları, modern çağın bir kazanımı gibi görünse de aslında kökenleri oldukça eskiye uzanır. Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri, yaklaşık 3 bin 770 yıl önce Mezopotamya’da yazılmış bir şikâyet mektubu. Bugün British Museum koleksiyonunda bulunan bu kil tablet, tarihin bilinen en eski müşteri şikâyeti olarak kayıtlara geçti.
Mektubun sahibi Nanni, ticaret yaptığı Babilli tüccar Ea-nāṣir’i sert sözlerle eleştirir. Anlaşmaya göre kaliteli bakır külçeleri teslim alması gerekirken, düşük kalite ürünlerle karşılaşmış, üstelik tüccarın kendisine ve ulağına karşı küçümseyici tavırlarından dolayı öfkesini açıkça dile getirmiş. Mektuptaki şu