Uzunköprü-Yeniköy, İsmail’in Yeri başka be ya!

24 Ağustos 2020

Geçen hafta mecburi bir Bulgaristan seyahati yaptım. O kadar hızlandırılmış bir giriş çıkış oldu ki, Kırcaali Pazaryeri ve yabancılar şubesi dışında hiçbir yeri görmedim. İki günlük bir ziyaretin ardından yurda dönüşümde kimselere yanaşmadan, beni Edirne’de bekleyen Seçkin İyener abimle birlikte düştük İzmir yollarına.

Hedefimiz kamp ata ata İzmir’e iki, üç günde varmaktı. Tamamen plansızlık üzerine bir plan yaptık. Edirne’den ayrılmadan önce instagram üzerinden takipçim Yusuf Çetin “Abi eğer Uzunköprü’ye uğrarsanız sizleri Köfteci Niyazi’de ağırlamak isterim” diye mesaj atmış. Hem Yusuf ile tanışmak hem de çok sevdiğimiz Köfteci Niyazi’nin sahibi Özcan abiye merhaba demek için ilk molayı Uzunköprü’de verdik. Köftelerimizi yerken sohbet yine lezzet mekanlarıydı.

Bizleri Uzunköprü’ye davet eden Yusuf sohbet sırasında Yeniköy’de İsmail’in Yeri diye bir restorandan bahsetti. Yaptıkları fırında kuzuyu anlata anlata bitiremedi. Hal böyle olurca Uzunköprü’ye 12 km. mesafedeki bu yere gitmeye karar verdik. Köfteci Niyazi’den çıkar çıkmaz on iki kilometre geriye doğru sürdük arabamızı. Köyü bulmak çok kolay Edirne Uzunköprü karayolu üzerinde, girişinde üzüm ve bereket temalı çok güzel bir heykel bulunan, pırıl pırıl, huzur dolu bir yer burası. Köyün ortasından, kahvehanelerin önünden insanlarla selamlaşa selamlaşa İsmail’in Yeri’ne doğru ilerliyoruz. Öğleden sonra saat 14.00 gibi pek kimse yok restoran içinde. Akşam saati gelirmiş müşteriler. Üç merdivenli bir kapıdan içeri girişte İsmail amca karşılıyor bizi. Selam verip tanıtıyoruz kendimizi. Çok tonton, sohbeti seven biri İsmail Bektaş. Bizi buraya yönlendiren Yusuf’un selamıyla oturuyoruz masasına. Hemen çaylar geliyor, başlıyoruz muhabbete.

Her şey iki masayla başladı

İsmail amca tatlı tatlı anlatıyor; babam hayvancılık yapan biri, aynı zamanda kasap dükkanımız da varmış. 1957 senesinde kasap dükkanının önüne iki masa atarak başlıyor bizim restoran maceramız. Kendi kuzularını yaparmış annem ve babam o zamanlar” diyor. Bu sırada sohbete uzaktan bir ses katılıyor, “Asıl mucizeyi yaratan İsmail’in annesi Zeynep Bektaş’tır” diyor Mustafa Solmaz usta. Zeynep nine halen sağ, 102 yaşındaymış. Düne kadar restoranın bulaşıklarını bile yıkarmış. Bu ara biraz sağlık sorunları varmış. İnşallah bir an önce iyileşir. Kendisine Allahtan şifa diliyoruz.

10 yaşında başlamış

İsmail amcayla çocukluk arkadaşı olan ve neredeyse mekan kadar yaşı olan Mustafa abi “Kendi elleriyle yaptığı fırında pişirirdi kuzuları annesi Zeynep Bektaş. Ben de koca bir tepsiyi başımın üzerine alır dükkana getirirdim” diye sürdürüyor sözlerini.

İsmail amca 10 yaşından beri bu işin içinde olduğunu söyleyince şaşırıyoruz. İlkokula giderken babası hergün öğretmenine “Ne zaman yollayacaksın İsmail’i?” diye sorarmış. O da 10 yaşında okulu bırakıp babasının yanında işe başlamış. O gün bugündür de restoranın başında. Eskiden kuzuyu çevirme şeklinde satarlarmış. “Şimdi herkes kuzunun yağsız tarafından istiyor, e bi kuzunun bi boydu, bi pirzolası var, herkesi memnun etmek zor olunca biz de fırın kuzuya döndük” diyor.

Yazının devamı...

Körfez’den İzmir başka güzel!

14 Ağustos 2020

Bu ara doğaya attım kendimi, bi gün Karaburun, bi gün Bayındır, bi gün Çınardibi köyü... Savrulup duruyorum. Geçen hafta da bu geleneği bozmadım. Bu sefer çok farklı bi şey yaptım, İzmir’i denizden seyrettim. Evet evet, yanlış okumadınız; Güzel İzmir’i denizden seyrettim. Hem de denizkabuklarıyla oluşmuş bir ada üzerinden!

Uzun zamandır benim, tatlı, deli, sıradışı komşum Ertan, “Hadi abi, bi kano yapalım” deyip duruyordu. Her seferinde bi bahane uydurup geçiştiriyordum. Ama son hamlesine bir cevap veremedim. Evet demek zorunda kaldım. Çünkü, kaleyi içten fethedip oğlum Efe’yi heveslendirmişti.  Heveslendirmekle kalmamış, @kanoizmir ile işbirliği yapıp bizi bir organizasyona dahil etmiş bile. Ah Ertan, ah!

İlk buluşma

Ben değil ama Efe akşamı zor etti. “Ne zaman beş olacak baba?” diye diye bi hal oldu. Bilmeyenler için yazayım, oğlum Efe otizmli, yani birçok insan için basit denebilecek şeyler bizim için zor olabiliyor. Neyse, kaçacak yeri olmayan ağa takılmış balık misali takıldık Ertan’ın peşine, soluğu Bostanlı sahilde aldık. Kanolar araçtan indirildi, Efe ile bir iki kürek çekme pratiği yapıldı, can yelekleri takıldı ve işte hazırız. Körfezle buluşma vakti geldi çattı. Efe’nin keyfi yerinde, heyecanla kanoya binmeyi bekliyor. Ben de elimde kamera onun binişini, denizde süzülüşünü çekmek için bekliyorum. Birden, “Abi, hadi sıra sende” deyiveriyor Ertan. Ben şok! Biraz tedirgin, ne yapacağını bilmez halde, tabir yerindeyse, gözüne far tutulmuş tavşan misali önünü görmez bi halde kanoya doğru ilerliyorum. “Yahu nasıl biniyoruz, bi dakka, tut, geldim derken tam ilk adımımı atıp oturacakken karizmatik bi şekilde suya düşüyorum. 43 yıllık İzmirliyim, bu Körfez sularıyla ilk buluşmam. Körfez’de denize giriliyor mu diyenlere yanıtım şu: “Valla sizi bilmem ama ben girdim...” Kahkahalarla ve sırılsıklam başladığımız yolculuğumuzun asıl güç kaynağı, kanoyu da yönlendiren ve en çok kürek çeken delikanlı Onur Beder. “Hadi Fedon Amca, az kaldı Fedon Amca” diye diye bizi ta Körfez’in ortasına taşıyor. Biraz yorgun ama çokça mutlu bir şekilde varıyoruz namı diğer Kabuk Adası’na. Aslında böyle bir ada yok. Kanocular takmışlar bu adı. Yıllardır midye kabuklarının kıyıya vurmasıyla oluşmuş bu minik adacık.

Kabuk adası

Malum accık kilom var inerken biraz zorlanıyorum. Şöyle iki nefes aldıktan sonra ilk gözüme çarpan gün batımı oluyor. Evet, Güzel İzmir’in her yerinden güzeldir gün batımı. Ama buradan bi başka güzel. Koca bir denizin ortasında, sessizliği bozan kuş sesleri arasında gün batımı paha biçilmez. Kabuk adası organizasyonunu @kanoizmir yöneticisi Onur Ergun yapıyor. Hemen hemen her gün Bostanlı balıkçı barınağından 10-15 kişilik gruplar halinde çıkıyorlar denize. Doğan cennetten İzmir’i seyrediyorlar, derin sessizliğin içinde dakikalarca hiç konuşmadan kuş seslerini dinliyorlar. Günbatımına kadeh kaldırıp Güzel İzmir’i seyre dalıyorlar. İşte tam bu anlattıklarımın içinde olmak gerçekten çok ama çok güzel bir duygu.

Efe hiç olmadığı kadar mutlu. Şöyle uzaktan bakıyorum, yeni yeni arkadaşlar bulmuş kendine. Derin bir sohbete dalmış, bilgisayarında oynadığı oyunlardan, kullandığı araba-lardan söz ediyor. Bi ara, “Ben de kano kullanıyorum” bile diyor. Tüm bunlar yaşanırken bu yaşıma kadar İzmir’i buradan görmemiş olmanın pişmanlığı ile doya doya seyrediyorum şahane şehrimi. Kare kare hafızama kaydediyorum.

Yazının devamı...

İtalya’da görürseniz şaşırmayın!

7 Ağustos 2020

Geçen hafta İnstagram sayfamda takipçilerime şöyle bir soru sordum.  “İzmir’de en güzel midye dolma nerede?”

O kadar çok cevap geldi ki, yarısından fazlasına yanıt veremedim. Sonra şöyle bi düşündüm, midye dolma sadece İzmir ve diğer sahil kentlerin yiyeceği bir lezzet mi diye?

Beni bu soruya itense midye önerilerinin içinde, Manisa, Alaşehir, Turgutlu, Balıkesir, Ankara ve daha birçok şehirden gelen öneriler oldu.

Dünyanın neresine giderseniz gidin, bugün bayıla bayıla yediğimiz birçok lezzetin yokluktan ve sokaktan çıkığını görürsünüz. Gerçi midye dolma bir Girit mezesi ama olsun bugün bir sokak lezzetine dönmüş durumda. Onu da bir sokaktan çıkan bir lezzet olarak anabiliriz bence.

Örneğin pizza, İtalya’da üzüm bağlarında, bağ bozumu yapan işçilere zaman kaybını önleyip, oldukları yerde yemek vermek maksatlı ortaya çıkmış bir yemek. Meyhanelerin vazgeçilmez mezesi lakerda, bir balıkçının çocuklarına balığın yok mevsiminde balık yedirmek istemesinden doğan şahane bir saklama yöntemi. Bugünse efsane bir lezzet.

İşte midye dolma da bunlardan biri bence. Bir dönem sadece İzmir ve İstanbul olan tüketimi bugün yurdun dört bir yanına yayılmış durumda. Daha geçen gün Konya’ya midye dolma götüren birine rasgeldim, şaşkınlıkla ona bakarken, “Seviyoruz abi, gelmişken akrabalara da götürelim dedik” deyiverdi. Konya’da midye dolma satan yer var mı bilmiyorum ama bu girişle yakında bir dükkan açılacağına eminim.

Dedim ki, “Kimden alıyorsun burada midyeyi?”,  “Abi bildiğimiz birkaç yer var sağolsunlar gönderiyorlar. Bir de İstanbul’da bir iki marka gönderim yapıyor, oraları tercih ediyoruz” cevabını verdi.

Yazının devamı...

Kısa yol Çeşme’ye uzun yol keyfe gider!

24 Temmuz 2020

Hepimizin, herkesin acelesi var. Hep bi yerlere ulaşma telaşındayız. Mutluluğu ulaştığımız yerde zannediyoruz. Tüm hazzı ulaşınca alırız, musmutlu oluruz zannediyoruz. Halbuki keyfin, güzel zamanların gidilecek yolda olduğunu unutuyoruz.

Hayatı da kestirme yaşıyoruz. Doğduğumuzda hemen büyümeyi istiyoruz. Okula başladığımızda hemen mezun olmayı, çalışma hayatına atıldığımızda da bi an evvel emekli olmayı düşünüyoruz. Ve bunların her birinin sonunda çok mutlu olacağımızı varsayıyoruz. Mutluluğun başlamak ile bitirmek arasında olduğunu atlıyoruz. Arada geçen zamanın kıymetini anladığımızda bir ‘keşke’cilik başlıyor zihnimizde. Ee o zaman da iş işten geçmiş oluyor.

Salgın döneminde iyiden iyiye insanların birçok şeyin farkına vardığını düşünmeye başlamıştım. Mesela daha temiz bi çevre, hayvanlara duyarlı, birbirlerine saygılı, yaşamdan çok daha fazla keyif alan, küçük şeylerle mutlu olmayı bilen bir toplum olacak fikrim vardı. İlk kez sokağa çıktığımda da bu fikrimi muhafaza ediyordum. Ama aradan geçen zamanda çektiğimiz çileleri hemen unuttuğumuzu gördüm, görmeye de devam ediyorum. Yani demem o ki, döndük yine başa. Eski taas, eski hamam.

Bunları neden mi yazıyorum?

Anlatayım.

12.00’de mezat

Keyfin, mutluluğun gidilecek yolda olduğunu unutuyoruz dedim ya, işte geçen hafta böyle bi yoldaydım. Kilometreleri bir bir aşarken hep bunlar geçti aklımdan. Sonra, yazayım ben bunları yahu, belki bi kişi etkilenir, hayatına dokunurum diye düşündüm.

Geçen hafta maaile şöyle bi Çeşme’ye gittik. Kestirmeleri seçmekten uzun yolda olanları kaçırıyoruz diye genel olarak hep eski yolu tercih ediyoruz. Ama bu kez eski yolu seçmekle kalmadık, ara yollara da girerek gittik Çeşme’ye. Önce, her gün saat 12.00’de yapılan Özbek balık mezatına uğradık. Şööyle bi deniz kokusunu içimize çektik. Nasibimize düşen sarıkanat istavritleri koyduk buzluğumuza, sonra da ver elini Barbaros köyü. Karaburun kavşağını aşıp yokuşu tırmandık. Aslında canımız yokuşun ortasındaki restoranda, odun ateşinde yapılan piliçlerden de çekmedi değil ama buzluktaki balıklar daha cazip geldiğinden devam ettik yolumuza. Manzara kahvesinin ordan Barbaros köyüne doğru sallanırken, hâkim bi yerden aşağıları seyrettik. Güneş tam tepemizde olmasa, karnımız da zil çalmasa bu doyumsuz manzarayı daha çok izlerdik ama mecburen düştük yine yola. Hızlıca bir Barbaros köyü turu attık. Bu köyün evlerine, meydanına, hemen her yerde görebileceğiniz korkuluklarına hayranım. Köyden biraz domates, biraz da soğan ve biber alıp gitmeyi planladığımız Kara Ahmet’in Yeri’nden önceki son köy olan Kadıovacık’a doğru koyulduk yola. İçecek ikmalimizi de Kadıovacık’ta yapıp yokuş aşağı bıraktık kendimizi.

Yazının devamı...