Şengen vizeli turist gibi!

7 Mayıs 2021

Dört, beş, bilemedin 6 elektrik direği vardı köyümüzün. Sıradan, Balkanlar’da bir dağ köyü. Gündüz börtü, böcek, kuş sesleri yayılan, akşam olduğundaysa kurt, çakal, köpek seslerinin yükseldiği bir köydü bizim köyümüz. Bi evden bi eve giderken, yassı pilli, haki yeşil, ikinci dünya savaşından kalma el fenerleri kullanılırdı. Evdeyse her daim elektrik lambası yanmazdı. Gaz lambası yanardı. 1975 ya da 1976’da tanışmıştık televizyonla. Belli bi saatte açılır yine belli bi saate kapanırdı. En çok onun hakkı vardı elektrik kullanmaya. Ha bi de elektrikçi Yakup amca vardı. Hiç görmedik kendisini ama elektrik kesildiğinde nenem, “Yakııp, Yakıp kestin gene lambaları” diye haykırırdı. Zannederdi ki, Yakup amca kesiyor elektriği. Önemli bi insandı Yakup amca. Gece olunca çıkmazdık kapı önüne. Dedim ya sadece köpek sesleri hakim olurdu köye.

Sessizlik

Sonra 1977 senesinde Anavatan’a göç ettik. Üç yıl sonra da 1980 ihtilali oldu. Sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Altı, yedi yaşlarında köyde duyduğum köpek sesleri yaşadığım mahallede de duyulmaya başladı. Sabah olduğundaysa köpek sesleri son bulur, sokak derin bir sessizliğe bürünürdü. İşte bu sessizlik takıldı şu ara aklıma.
Malum tüm dünya korona denen illetle mücadele ediyor. Şükür bi aşıda bulundu. Memleketin idarecileri var güçleriyle aşı tedarik etmeye, insanlara aşı yapmaya çalışıyorlar.
Lakin bildiğiniz gibi bu süreçte hastalık inanılmaz bir şekilde arttı. O tedbir, bu tedbir derken en son 18 gün sokağa çıkma yasağı geldi. E, iyi de oldu.
Yasağın ilan edildiği gece, yukarıda da anlattığım gibi çocukluğumda dışarı çıkamadığımızda duyduğum köpek sesleri geldi aklıma. Akşam olduğunda uzaklardan bu sesleri de duyunca, öyle eskilere gittim.

Kapanmasaydı

Yazının devamı...

Bırakın, kuzu göbeği mantarı doğal kalsın!

30 Nisan 2021

Biliyor musunuz, dünyada temiz tarım 2. Dünya Savaşı’ndan sonra bozulmaya başlamış. Nazilerin icadı, insanları öldürmek için kullanılan gazlar, savaştan sonra Amerikaya götürülmüş. Hani şu herkesin bildiği meşhur ‘Avrupa gübresi’ var ya, işte o, insanları öldüren gazlar incelenerek üretilmiş. Ta o tarihlerde başlanmış sözde temiz, hastalıksız ürün çalışmaları. Bugün elma gibi sert, günlerce hiç bozulmadan saklanan domates ve daha nice ürün, bu çalışmaların sonucu. Raf ömrü uzun, hızla yetişen, ekonomik değeri olan bu ürünler iyi midir, kötü müdür bilmem. Bilimsel olarak bir cevabım yok. Herkesin fikri kendine elbette.
Bu kadar şeyi sizlere anlatıyorum, çünkü bilim dünyasına itirazım var!

Kıymetli bir tür

Biliyorsunuz, bu mevsim kuzu göbeği mantarı mevsimi. Yurdun dört bir yanında insanlar ormanlarda bu kıymetli mantarı arıyor. Bi rivayete göre, trüf mantarından sonra en kıymetli mantar türlerinden biri kuzugöbeği... Tazesi 200-250, kurusunun kilo fiyatıysa 2-3 bin liralara alıcı bulabiliyor. Ekonomik değeri yüksek, lezzeti şahane bi mantar.
Geçen gün gazeteleri karıştırırken bir haber dikkatimi çekti.
Düzce Üniversitesi, kuzugöbeği mantarının laboratuvar ortamında yetiştirilmesi için çalışma başlatmış. Üniversitenin Geleneksel ve Tamamlayıcı Tıp Merkezi Müdürü Prof. Dr. Ertuğrul Kaya, “Bunu yetiştirsek dünyada ilk olacağız” demiş.
Kıymetli hocam haklıdır. Dünyada ilk olabiliriz. Bi sürü mantarımız, acayip girişimcilerimiz olabilir. Belki de dünyadaki tüm sofralara kuzu göbeği mantarını sokabiliriz.

Yazının devamı...

Doğaya dönüş zamanı!

24 Nisan 2021

Salgının ilk günleriydi. Önce neye uğradığımızı anlayamadık. Fısıltı gazetesi yüzünden marketleri yağmaladık resmen. Un, makarna, bakliyat, et, ne bulduysak stokladık. Sadece biz değil, tüm dünya aynı durumdaydı. Tek farkımız, tuvalet kâğıdı için kavga çıkarmamak oldu!
Neyse zaman geldi geçti, alışmaya başladık bu beter hastalığa. Daha doğrusu, yaşayarak öğrenmeye başladık. Her gün yeni bir bilgi ile doldurduk aklımızı. Önceleri eldivensiz dışarı adım atmaz, poşetleri bilmem kaç saat dışarıda bekletmeden almazdık içeri, şimdi gevşedik. (Ama ne olur gevşemeyelim, tehlike geçmedi henüz.)
Aradan aylar geçtikçe virüsün insanoğlunu evlerine hapsetmesiyle doğanın kendini yenilediğine şahit olmaya başladık. Hani şu tam da ne olduğunu bilmediğimiz ozon tabakası var ya, neredeyse eski haline geldi üç ayda! Denizlerdeki balık popülasyonu arttı, hatta bilmem kaç yıldır doğada görülmeyen hayvan türleri görülmeye başlandı. Anlayacağınız, virüs insanoğluna iyi gelmedi ama doğaya çok iyi geldi.
Ee ne diyosun Fedo, sadede gel artık, dediğinizi duyar gibiyim.
Geçen hafta Netflix’te Kiss The Ground (Toprağı Öp) diye bir belgesel izledim. Beni öyle etkiledi ki, bugüne değin hep “Ah o zaman Köy Enstitüleri kapatılmasaydı” diye başlayan konuşmalar, okuduklarım aklıma geldi. Hatta bi taraftan kendimi hep bir Köy Enstitülü hissettiğimi söylesem yanlış olmaz. Çünkü, ben Bulgaristan’da 2 yıllık eğitimimde, geriye dönüp baktığımda o kadar çok temel bilgi ve beceri öğrenmişim ki toprağa dair, Köy Enstitüsü felsefesinin temeli atılmış aslında. Bu konuda ahkâm kesecek değilim sizlere. Lakin gerçek şu ki, salgın sebebiyle insanoğlu tüm dünyada doğaya kaçmaya başladı. Hani şu en başta dediğim makarna stoklama durumundan “Ekerim üç beş sebze, idare eder giderim” kafasına geldik. Ya da bu salgın bizleri buna getirdi. Benim durumum da farklı değil. İlk fırsatta kendimi bir köye atmak için elimden geleni yapıyorum. Sözünü ettiğim belgeseli izlerken bi sürü şey geçti aklımdan. Ve şöyle bi düşündüm, bu konuda bi şeyler yapılamaz mı diye. Bahsi geçen kaçışın şimdilerdeki adı çokça hobi evleri. Tüm ülkenin en büyük sorunlarından biri bu. Açıkçası nasıl çözümlenecek, hiçbir fikrim yok.
Ama şunu düşünmekten de alamıyorum kendimi. Özellikle sakin bir hayat için köy yaşamını tercih eden insanlar, irili ufaklı bi sürü tarım arazisine sahip. Bu yerlerin bir kısmı işleniyor, bir kısmı ise hiç değerlendirilmiyor.
Yaşadıklarımız gösterdi ki, topraksız bir yaşam mümkün değil. İstiyor ve diliyorum ki, yerel yönetimlerimiz, köylere yönelik projelerinin dışında, buralarda yaşayan, şehirlerden gelmiş insanları hedefleyen projeler de yapsın.

Yazının devamı...

Ramazan geldi, hoş geldi!

16 Nisan 2021

Ama bu yıl her zamankinden farklı geldi. Aslında geçen sene de durum benzerdi. O zaman da karantina vardı, şimdi de var.
Yalnız bu seferki fark, hastalığa, karantinaya daha fazla alışmış olmamız galiba. Geçen yıl kapıdan burnumuzu çıkarmaz, çıkaramazken bu yıl teravihler evde mi, camide mi olsun tartışmaları yaşadık. Neyse ki, ramazanın hemen öncesinde bayram dahil evlerimizde olunacağı kararı alındı da, yaz için biraz umutlandık.
İnanın kafam çok karışık. Aslında bu hafta güzel İzmirimizin tarımına, gastronomisine dair bir yazı kaleme almıştım. Sizlerle onu paylaşacaktım, ama baksanıza geldiğimiz duruma. Retoranlar, kafeler gıdaya dair ne varsa kapandı. Tüm dükkânlarda sandalyeler yine ters çevrildi. Dükkânlar derin bir sessizliğe büründü. Galiba bundan sonra, nerede masanın üzerine ters çevrilmiş bi sandalye görsek bize şu an yaşadığımız günleri anımsatacak. Yalnız şunu da söylemeden geçemeyeceğim... Evet, pandemi kuralları erken gevşetildi, şunlar, bunlar da yapılabilirdi diyebilirsiniz. Ama kabul edelim ki, bizim de, işletmelerin de kusurları var. Dün akşam bi arkadaşımla konuşurken, evinin tam karşısındaki restoranın durumunu dehşetle anlatıyor bana: “Fedocum, ben de istedim restoranların açılmasını, fakat hemen karşımda yaşanan manzarayı görsen dehşete düşerdin. 20 metrekarelik alanda 20 kişi, üstüne bir de fasıl grubu. Maske, mesafe hak getire...”
Durum bu olunca da maalesef kapanma kaçınılmaz...
Bu kötü örnek, tedbiri elden bırakmayan işletmeler de var tabii. Ama, hastalık o kadar çabuk yayılıyor ki, domino taşı gibi bir bir devriliyor her yer. Tut tutabilirsen...
Olan oldu bugüne kadar. Şimdi önümüzdeki günlere bakma zamanı. Ramazan ayı durgunluğunu iyi değerlendirmeli, salgını tekrar, el ele vererek kontrol altına almalıyız. Bir kez yaptık bunu. Bir kez daha yapabiliriz.
Maskemizi takalım, ellerimizi sıkça yıkayalım, çok önemli bir işimiz yoksa dışarı çıkmayalım, misafirlik, doğum günü, cenaze vb. toplu yerlerde bulunmayalım. Bize düşen görev bu, canla başla mücadele eden sağlıkçı dostlara yapabileceğimiz en büyük yardım bu!

Yazının devamı...

Kendi kendinin ustası olmuş

9 Nisan 2021

Uzun zaman oldu bizim gençlerle bir araya gelip güzel bir restorana gitmeyeli. Geçen hafta cuma günü Evren (@neyedikbeabi) kardeşim aradı. “Hadi abi seni Çankaya’ya Remzi Usta’ya mumbar yemeye götüreceğim” dedi. Şu malum hastalıktan ötürü biraz çekinerek “olur” dedim. İzmir dediğin küçük yer, bi solukta vardık Remzi Usta’ya. Aslında böyle ilk kez deneyimlediğim yerlere kendimi tanıtmadan gitmeyi yeğlerim ama bu kez farklı, Evren’ in konuğuyum ve Evren’de Remzi Usta’da acayip tanınıyor, acayip seviliyor. Neyse, işte çook uzun zamandır uğramadığım Çankaya’dayım. Eskiden bit pazarı kurulurdu bu ara sokaklara. Şimdilerde elektrik, elektronik çarşısı. Yok, yok maşallah.
Biliyorsunuz bu civardaki binalar, hanlar eskidir, bakımsızdır biraz ama Remzi Usta’nın dükkanı tabir-i caiz ise “çiçek gibi”. Han’dan içeriye adım atar atmaz dükkanı arayıp, sormanıza gerek yok. Kokuyu takip edin kafi…

Mahcup olmayayım

İşte geldik Remzi Usta’ya. Karşılamayı görmeniz lazım. Remzi Usta Diyarbakırlı. Biraz sert bi tavrı var gibi ama bi o kadar da alçak gönüllü. Diyarbakır şiveli konuşmalarıyla dükkana giren çıkan herkese bir sözü var. Tatlı tatlı takılıyor müşterilerine. Evrenle mumbar siparişimizi verirken “Hikayen ne usta senin?” diyecek oluyorum, usta yapıştırıyor cevabı;
“Benim hikayem ünlü olma hikayesi değil babam, benim hikayem mahcup olmayayım hikayesidir” diyor. Keyifli bi insan Remzi Usta. Lezzetini muhabbetiyle taçlandıran birisi. Ama görünen o ki, her ne kadar şen şakrak görünse de hayatın sillesini yemiş biri. Sözlerinden anladığım, bu küçük dükkandan önce de restoran işi yapmış. Sonra bi nedenle bırakmış işi. 13 yıl önce de Çankaya’da bu dükkanı açmış. “Ustam yok benim” diyor. “Çocukluğumdan düşkünüm güzel yemeğe. Yapmasını da severim. Deneye, yanıla öğrendim yemek yapmayı. Burada da sevdiğim Diyarbakır yemeklerini sunuyorum misafirlerime” diyor. Kendi kendinin ustası olmuş Remzi Usta.

 

Kabul etmez

İşte mumbar masamızda. (Mumbar sadece cuma günleri var) Usta tadalım diye, tandır tarzında yaptığı kuzu kavurmasından, bir de 14 saat fırında kalan Diyarbakır fırın güvecinden getiriyor. Şöyle diyeyim mumbara bayıldım ama bi o kadar da fırın güveci sevdim. Yemeğimizi yerken geçirdiğimiz sıkıntılı günleri konuşuyoruz ustayla.

Yazının devamı...

Her yolculuk boş aslında dolu olan yol!

2 Nisan 2021

Şöyle diyordu bi yazı, “Gezmek hedefe varmak değildir. Hedefe ulaşmadan yolda geçirilen keyifli zamanlardır.” Bu sözü okuduğumdan beri gezme algım değişti. Etrafıma bakışım, keyif alma duygum gelişti. Farkettim ki ben, hedefi değil, yolda olmayı seviyorum. Çokça andığım, adlarını birçok kez yazılarımda geçirdiğim iki değişmez kamp arkadaşım var. Biri Seçkin İyener, namı diğer @saricanta35. Diğeri de Nevzat Hepçekenler. Yola çıkmak için hızlı karar alır, hızlı da vazgeçebilen kafalarız. Akıl Bodrum dedi çıkarken de nasip, yol nereye götürürse artık. Aslında boş bi yolculuk bizimkisi, Seço’nun karavanını deneyeceğiz. Hoş, ben boş diyorum da çıkılan her yolculuk boş aslında. Dolu olan yol. O da almasını, bulmasını bilene... Seçkin abinin deyimiyle de “mamavanı”nı deneyeceğiz... Mamavan, çünkü Seço karavanında her daim hayvan dostları için mama taşır. Her canlının nasibi vardır onda. Mama değil nasip taşır Seço aslında. MFÖ’nü, “Bodrum Bodrum” şarkısı eşliğinde sallanıyoruz yokuş aşağı. Kale hemen solumuzda, alabildiğinde maviye bakıyor. Bodrum’un beyaz evleri, hemen şimdi denize açılacak bir geminin yelkeni gibi duruyor. Yokuş bittiğinde kendimizi neredeyse küçük bi İstanbul trafiği içinde buluyoruz ama olsun o kadarcık kusur olur deyip basıyoruz gaza…

Tenekede ahtapot

Turgutreis’te bir abim var. Adı Erdoğan Uduan, “Fedo siz gelin buraya şahane bir yer buldum karavanı oraya çekersiniz” dedi. Bizi Turgutreis girişinde karşıladı. Şahane bir deniz fenerinin bağrına çektik karavanımızı. Alabildiğine bir kumsal, masmavi bir deniz, şahane! Daha ne isteriz ki! Erdoğan abi sağolsun akşam pişiririz diye hatırı sayılır miktarda ahtapot getirmiş. Biz de İzmir’den giderken elimiz boş gitmedik elbet, karınca kararınca içecek bir şeyler sunduk kendisine. Akşam gün batarken yaktık kamp ateşimizi. Yol üzerinde bir markette bulduğumuz yağ tenekesine suyu doldurduk, ahtapotlarımızı attık içine. Gecenin sessizliğini bozan ateşin çıtırtısı eşliğinde türküler mırıldandık. Karavanımızın küçük masasına kurduk soframızı. İzmir’den getirdiğimiz kırmızı cibez, turp otu ve hemen orada yaptığımız çoban salatamız yerini aldı soframızda. Vee sofranın kraliçesi ahtapotta gelince efsane bir sofra oldu. Şükrederek yedik karavanda ilk yemeğimizi. İkinci gün de aynı kıyıdaydık. Öğlen yemeğimiz benim meşhur bagaj pilavını yaptık. Yanına yine bi çoban salata, off değmeyin keyfimize. Akşam karşı kıyının ışıkları denizi aydınlatırken, biz de yaktığımız ateşle yanıt verdik komşuya. Yarasın komşu…

Nasip Fedo’cum

Üç gün olmuş bile Bodrum’a geleli. Sabah ayaküstü bir kahvaltıdan sonra birden başka bir yere gitmeye karar verdik. Hemen toparlandık. Anladık ki, karavan hızlı karar verip uygulamak için bizim gibilere birebir. Nevzat abinin yol bilgisine güvenerek ayrıldık bulunduğumuz yerden. Her zamanki gibi bütün ara yolları tek tek dolaştıktan sonra çıkabildik anayola. Aman ha! Şikayet ediyorum gibi anlaşılmasın. Biz bu durumu her defasında yaşıyoruz. Bi daha navigasyonla gideriz deyip hep aynı döngüde buluyoruz kendimizi. Galiba kaybolmayı seviyoruz biz. Bi de Nevzat abiyi.
Bodrum çıkışına doğru Seço “Fedo sen Mazı’ya gittin mi hiç?” diye sordu. “Yok abi gitmedim” deyince çevirdi direksiyonu Mazı’ya. Yol boyunca gördüğü başıboş ne kadar köpek varsa durup mama bıraktı Seço. Bi ara iki sincap çıktı karşımıza. Kaşla göz arasında kayboldular yaşlı zeytin ağacının dallarında. Seço yine durdu, onlara da mama bıraktı Mamavan’dan. “Abi sincap yer mi bunu?” dedim. “Nasip Fedocum, sincap yemezse tilki yer, kuş yer, nasip” dedi.
Karavanı Seço kullanıyor. Ben uzun zamandır ilk kez sağ koltukta oturuyorum. Yolun, manzaranın keyfini çıkarıyorum. Mazı köyüne geldiğimizde içim merak dolu. Yavaş yavaş köyden aşağıya inerken Seço ve Nevzat abi gideceğimiz koy ile ilgili beni bilgilendiriyorlar. Tam yolu yarıladığımızda aracımızın kullanma suyu deposunu doldurmadığımızı hatırlıyoruz. Neyse ki bunu bir çeşmenin yanında hatırlıyoruz da yüreğimize su serpiliyor. Ama bir sorunumuz daha var. 150 litrelik depoyu elimizdeki 5 litrelik bir kapla doldurmak zorundayız. Seço ve Nevzat abi işe koyuluyorlar. Ben şöyle bir etrafı dolanırken biraz ötedeki bir evden bir hortum soruyorum. Sağolsunlar hemen derdimize derman oluyor Mazılı dostlar. Demek ki bi de hortum bulundurmamız gerekiyor karavanda. Tecrübeyle öğreniyoruz bunu.

Yazının devamı...

Bir film, sığırcıklar ve 47 numaralı otobüs...

29 Mart 2021

Şimdi nerden aklıma düştüyse sığırcık kuşları geldi aklıma. Sonra ne alakası varsa İzmir Atatürk Stadyumu’nda oynanan Türkiye-Almanya maçı...

Akıl işte, bilgisayar gibi ihtiyacın olduğunda değil, her daim çalışıyor.

Televizyonda İftarlık Gazoz filmini izliyorum. Bir cami sahnesi var. Küçük çocuk, sela okuyor. İmam, akşam milli maç olduğundan cemaat maça yetişsin diye namazı hızlı kıldırıyor.

Şimdi oluyor mu böyle şeyler bilmem ama bizim çocukluğumuzda olurdu.

Mahallenin tüm çocukları göğsümüzde Kuran, yaz boyunca camiye giderdik. Rahmetli dedem, üstüne bir de Kuran’ı iyi öğreneyim diye mahallenin hacı amcasına ayrıca ders aldırırdı. Pek istekli gitmezdik Kuran kursuna, ama ille bizi heveslendirecek şeyler bulurdu büyükler. Mesela kurstan sonra limonata pek güzel olurdu, yanında torpil (tatlı) efsaneydi. Dedem cebimize limonata parası koyardı. Okumanın değil de, limonatanın hatrına giderdik Kuran kursuna.

Alsancak Ortaokulu’nda okudum ben. Mahalleden Ruşit arkadaşımla birlikte giderdik okula. O zamanlar sarı renkliydi öğrenci biletleri. Otobüse biner, bi kutuya atardık. Kutunun içinde ateş sistemi vardı, yanardı kâğıt bilet. Bütün otobüsler yanık, duman kokardı. Okula 47 numaralı otobüsle gider, dönüşte de ya yine aynı otobüsle ya da 51 numaralı Barbaros otobüsüyle dönerdik. Saati şaşmazdı 47’nin. 51 Barbaros, biraz serseri mayın gibiydi. Sağı solu belli olmazdı, kafasına göre takılırdı. Okuldan çıkıp Kahramanlar’a, Verem Savaş Dispanseri’nin önüne yürürdük. Accık erken çıkarsak da elimizde sapanlar, Fuar’daki ağaçlarda gecelemeye gelen sığırcık kuşlarını avlardık! İyi yapmazdık belki ama çocukluk işte avlardık...

Sadece sığırcık mı? Ne bulsak vururduk. Şimdiki doğa bilinci o zaman vardı desem yalan olur. Yalnız bi nenem vardı ki, başka bi kadındı. Dedim ya, biz ne bulsak avlar eve getirirdik. Rahmetli nenem, vurduğumuz kuşları görünce önce bizi bi haşlardı, sonra da kaşlarını çatar, “Madem vurdunuz, yiyeceksiniz bunları” der, pişirir koyardı önümüze.

“Keyif olsun diye bir canlıyı öldüremezsiniz” derdi.

Yazının devamı...