Bir Truffaut şöleni

MUBİ’nin Koleksiyon’undaki “Truffaut” bölümününde Truffaut’nun alter egosu olarak kabul edilen Antoine Doinel’in 5 filmlik serisine ait 4 film yer alıyor. Onları art arda izlemek gerçek bir şölen

Online sinema platformu MUBI, bayram öncesi platforma Koleksiyon adlı bir bölüm eklediğini duyurdu. Bu bölümdeki kategorilerden biri de Truffaut: Auteur ve Sinefil’di. İncelediğimde heyecanla fark ettim ki bu kategoride Truffaut’nun alter egosu olarak kabul edilen Antoine Doinel’in 5 filmlik serisine ait 4 film de yer alıyordu. Bazılarını izlemiştim ama görmediklerim  vardı. Hepsini art arda izlemek şahane olurdu: “400 Darbe (Les Quatre Cents Coups, 1959)”, “Antoine ve Colette (Antoine et Colette, 1962)”, “Çalınan Buseler (Baisers volés, 1968)”, “Bed and Board (Domicile conjugal, 1970)”, “Kaçan Aşk (L’amour en Fuite, 1979)”. Şölen de denebilirdi bu deneyime.

Seri, Jean-Pierre Léaud’nun canlandırdığı Antoine Doinel’in çocukluk yıllarıyla açılıyor, 30’lu yaşlarının ortalarına kadar devam ediyor. Böylelikle biz bu beş filmle bir erkeğin söz konusu yaş dönemlerini, o dönemlere ait duygularını ve yaşantılarını takip ediyoruz. Truffaut şölenime, kendi koleksiyonumdaki “400 Darbe” ile başladım. Sadece bu film yok MUBI’de. Ama DVD’sini bulmak mümkün. Avrupa Yeni Dalgası’nın manifesto filmi olan “400 Darbe”de Antoine Doinel’in okul yılları anlatılıyor. Derslerle arası olmayan, sık sık yalan söyleyen, Balzac seven, her fırsatta sinemaya giden, yazı yazmanın tadını almış 12 yaşında bir çocuk. Yönetmenlikten önce uzun yıllar sinema eleştirileri yazan Truffaut gibi. Filmde Antoine’ın annesiyle olan çatışmalı ilişkisi dikkat çekiyor. Annesinin kendisini sevmediğini düşünüyor ki bu his serinin diğer filmlerinde kurduğu tüm ilişkileri etkiliyor. Hele babası işteyken, annesini sokakta sevgilisiyle öpüşürken görmesi... Ondan beklenenleri yapamadıkça yalana başvuruyor, yalan cezayı beraberinde getiriyor, ceza daha fazla yalanın kapısını açıyor ve sonuçta ailesi tarafından bir ıslahevine gönderiliyor. Böyle travmatik bir çocukluktan sağlıklı bir yetişkinlik çıkar mı, çıkmaz elbet; Truffaut bunu serinin diğer filmlerinde gösteriyor zaten.

İlk aşk acısı

İkinci film “Antoine ve Colette”te 20 yaşındaki Antoine’ı görüyoruz. Hayatını kurmaya başlamış, bir plak firmasında çalışıyor. Konserde gördüğü Colette’e âşık oluyor. Ne var ki Colette için o bir kuzen gibi. Böylelikle ilk aşk acısını yaşıyor. Annesi gibi kendisini fazla sevmediğini düşündüğü bir kadınla. Bu arada Colette’in ailesiyle çok iyi ilişkiler kuruyor. Çocukluğunda bulamadığı aile sıcağını seri boyunca hayatına giren kadınların aileleri içinde yaşaması dikkat çekici.

Üçüncü film “Çalınan Buseler”de askerlikten atılmış Antoine ile karşı karşıyayız. Ve yeni sevgilisi Christine ile. Christine kadar anne babasıyla da yemek sofralarında uzun keyifli vaktiler geçiriyor Antoine. Bu arada gece bekçiliğinden, dedektifliğe, ayakkabı mağazasında reyon görevliliğine kadar dikiş tutturamadığı farklı işlerde çalışıyor. Ayakkabıcının karısına duyduğu hayranlık bir süreliğine onu Christine’den uzaklaştırıyor. Yine ulaşılmaz gördüğü bir kadın tarafından sevilmenin derdinde olduğunun altı çiziliyor.

Dördüncü film “Bed and Board”da keman öğretmeni Christine ile evlenmiş buluyoruz Antoine’ı. Evlerinin altındaki dükkânda çiçekçiler için karanfil boyuyor, çiçeklerin diplerine renkli sıvılar dökerek. Belki de hayatında ilk kez gerçekten mutlu. Onu seven bir karısı var ve elbette yine çok sevildiği eşine ait bir aile. Bu mutluluk bir erkek çocukla taçlanıyor. Doinel baba olmayı da tadıyor. Derken iş değiştiriyor ve yeni işinde Japon genç kız Kyoko ile tanışıyor. Evliliğin rutininden sıkılan Antoine yeni bir gönül ilişkisine yelken açıyor Kyoko ile. Christine’in bu ilişkiyi öğrendiğinde verdiği tepkiyi anlatan, Antoine’ı evde Japon geleneksel kıyafet ve saçlarıyla beklediği bir sahne var ki olağanüstü. Bu gelişmelerle birlikte boşanma sürecine doğru yol alıyor ikili. Antoine, hayatına giren kadınları anlattığı “Aşk Salatası” isimli bir kitap yazmaya başlıyor.

Truffaut’nun hayatına yolculuk

Son film “Kaçan Aşk”ta ise boşanmış Antoine’ı izliyoruz. Garip bir şekilde oğluna kendi çocukluğunda göremediği ilgiyi esirgeyen bir Antoine. Evliliğin kendisine göre olmadığını anlayan. Hayatında yine bir kadın var tabii: Bir telefon kulübesinde vesikalık resmini parçalar halinde bulup sonra iz sürerek tanışmayı başardığı Sabine. Karmaşık aşk hayatı bu bölümde de sürüyor. Yıllar önce kendisini reddeden Colette ile karşılaşıyor. Onunla nefis bir ilişki muhasebesi yapıyorlar. Bir diğer muhasebe de annesinin sevgilisi ile karşılaştığında yaptığı. Öğreniyor ki meğer annesi onu çok severmiş. Birlikte mezarını ziyaret ettikleri sahne çok dokunaklı. Film boyunca diğer filmlerden karelerle Antoine’ın kişiliğinin köşe taşlarını oluşturan sahneleri de izliyoruz.

Serinin sonu size kalsın. Sonuçta bir erkeğin yolun yarısına uzanan serüvenlerini dram ve komedi unsurlarıyla anlatan nefis bir sinema deneyimi yaşamış oluyorsunuz. Aynı zamanda Truffaut’nun hayatına kısa bir yolculuk imkânı tanıyor seri. Hepsinden önemlisi, bir insanın kendi varoluşunu kurma /kuramama sürecinde nelerin etkili olduğuna, sık sık sözünü ettiğim çocuklukta çözülmemiş çatışmaların hayatı nasıl etkilediğine tanıklık ediyoruz. Yönetmen koltuğunda oturan Truffaut olunca bu deneyim bir şölene dönüşüyor gerçekten. Sizin de bu şöleni yaşamanızı çok isterim.