Bir yeni yıl dileği: İyilik

Yeni yıla girerken bir Noel filmleri furyası başlıyor benim evimde. Seyrettiğim, seyretmediğim ne kadar film varsa, akşamları eve döndüğümde bir iki tanesini mutlaka izliyorum. Yıllar içinde bir ‘top ten’ oluşturdum. Paylaşmak isterim:

  1. “The Shop Around The Corner” (1940)
  2. “It’s a Wonderful Life” (1946)
  3. “Miracle an 34th Street” (1947)
  4. “White Christmas” (1954)
  5. “Serentipity” (2001)
  6. “Noel” (2004)
  7. “The Family Stone” (2005)
  8. “A Christmas Carol” (2009)
  9. “New Year’s Eve” (2011)
  10. “The Christmas Chronicles” (2018)

İçlerinde sinema tarihinde yerini ve Oscar’ını almışlar da var, hafif eğlencelik olanlar da. Ortak özellikleri ise insanı mutlu etmeleri. Kar atmosferi, ışıl ışıl Noel ağaçları, mağazalardan yapılan alışverişler, heyecanlı hediye verme seremonileri, Noel Baba yolu gözleyen çocuklar... Mutlu eden filmler bunlar; çünkü hepsinin içinden ‘iyilik’ geçiyor.

Bir süredir, insanların içindeki ‘kötü’nün her zamankinden daha fazla hareketlendiğini, çıkacak yer aradığını gözlemliyorum. Kendine değerler sistemi kuramamışların yaptıkları kötülük üzerinden yaşadıkları haz duygusunu iyiliğin verdiği haz duygusuyla değiştirebilmenin bir yolu olsa keşke. Bazen şu yukarıdaki listede yer alan filmleri seyretseler işe yarar mı diye düşünürüm, bugün için çok alaturka kaçan bir naiflik ve romantizmle. Yumuşacık bir battaniyenin altında, mis gibi kokular yayan bir kahve fincanı elinizde, yahut bol böğürtlenli yaseminli bir kış çayı hele kar yağıyorsa ipince... Koca bir yıl daha gelmiş geçmiş ki giden ömrümüzdendir esasen. Böyle düşünüp, sinema terapi değeri olan bu filmlerin ruhunu giyinsek?

Bir yeni yıl dileği: İyilik

Kendine tahammül

“Yok, o senin dediğin insanlar sıkılır öyle filmlerden, kedilerle paylaşılmış battaniyelerden” diye itiraz eden çok bu fikrime. Hoş ben de bilmiyor değilim, sinemanın ve edebiyatın gücü çok büyük insanın değişmesinde, dönüşmesinde. Ama bunun için önce kendine tahammül seviyesine gelebilmeli insan. Kendisiyle yalnız kalabilmeli. İçine bakabilmeli, içiyle konuşmalı. Dinleyene ne hikâyeler anlatır ta çocukluktan bugüne. Dört işlem seviyesinde bir de matematik biliyorsa yeter, artar bile; kendindeki iyileri alt alta koyup toplayacak, sonra kötüleri... Aralarındaki farkı çıkarma marifetiyle bulacak. Yorumunu yapacak. Ki bu dediğim dünyanın en zor şeylerinden biri. İçindeki kör kuyuya kova salıp rastgele çekmek; çıkanla yüzleşmek. Varlığından köşe bucak kaçan insanlar var, yığınla. Mantığa bürüme mekanizmasıyla kötücül yanlarının marifetlerini rasyonel hale getirmeye çalışan.

Her şeye rağmen, yeni yıla girerken benim de birkaç dilek hakkım var. Bunlardan biri; hastalıklı hırsları, derin narsisizmi, çıkar öncelikli yaklaşımları, değersizlik duygusunun panzehri kötülükleri olan insanların en kısa zamanda kendileriyle bir buluşma ayarlayıp cesur bir hesaplaşmaya girişmeleri. Galiba toplum olarak en çok ihtiyacımız olan da bu. İyilik peşi sıra gelecektir.

Auster’ın hikâyesi

Ben film listemde iddialıyım. Bir de kitap önermek istiyorum. Paul Auster’ın Can Yayınları’ndan çıkan “Auggie Wren’in Noel Hikâyesi”. New York Times’tan kendisine bir Noel hikâyesi yazması teklif edilen bir yazarın bunu dert edinmesiyle başlıyor hikâye. Öyle klasik, şerbetli bir hikâye yazmak istemiyor ama bir yandan da sıcak olmalı. Bu sıkıntısını Brooklyn’in merkezinde Court Sokağı’ndaki purocu tezgâhtara açıyor. “Bundan kolay ne var, bana bir yemek ısmarla, sana dünyanın en güzel Noel hikâyesini anlatayım” diyor purocu. Gerçekten de anlatıyor. Sadece 40 sayfalık, yaşlı bir kadına ömrünün son mutlu Noel’ini yaşatan bir adamın hikâyesi bu. Serinkanlı bir iyilik hikâyesi. Okuyun isterim. Eksik yeni yıl hediyeleriniz kaldıysa dostlarınız için, bu kitabı özellikle öneririm.

Mutlu, huzurlu, sağlıklı ve elbette sanatı bol bir yıl olsun.