“Dayan kitap ile...”

Ayfer Tunç’un yeni romanı “Osman” ile beş muhteşem gün geçirdim. 500 sayfalık romanı günlere böldüm. Aslında bir bütün gün ve gecede bitirmek de mümkündü ve uykusuzluğa değerdi ama bu her romanda başıma gelmeyen tarifsiz güzellikteki okuma deneyiminin tadını uzun uzun çıkarmak istedim. Gece yatarken son düşündüğüm Osman’dı. Sabah kahvemi hazırlarken ilk aklıma gelen yine Osman. Ben “Osman”ı çok sevdim. Tunç’un “Yeşil Peri Gecesi”nden tanıdığım Osman’ı da. Onu anladım.

Kitap, bir caz barda piyanistlik yapan Osman’ın gece bar çıkışı, karşıdan karşıya geçerken bir kamyonun çarpması sonucu ölmesiyle başlıyor. Kitaptaki yazar anlatıcı, sahaflarda bulduğu Osman’ın birkaç defterinden o kadar etkileniyor ki onun hikâyesini yazmaya karar veriyor. Defterler, sayfalarının arasında bulduğu mail çıktıları, notlar rehberlik ediyor anlatıcıya. Okuduklarının izini sürerek Osman’ın yakın çevresine ulaşıyor, onlarla söyleşiler yapıyor. Velhasıl biz, yazının farklı olanakları üzerinden Osman’ın hayat hikâyesine tanıklık ediyoruz.

Kitaptaki söyleşiler çok önemli. Usta bir gazetecinin elinden çıktığı belli. Onlar sayesinde Osman’ı farklı insanların gözünden izliyoruz. Tabii bu bir tür Rashomon etkisi yaratıyor. Anlatıların bir bölümü birbirini tutmuyor. Tunç, hangisine inanacağımızı bize bırakıyor. Bu söyleşilerin bir diğer önemi de anlatıcının konuştuğu insanların dünyalarına nüfuz edebilmemiz. Ki bu göz kamaştıran bir insan galerisi kuruyor, içinde merakla, heyecanla geziyoruz. Anlatıcının hedefi, Osman’ın ölümünün kaza mı intihar mı olduğunu öğrenmek kadar, sonunu hazırlayan skandalın iç yüzünü de aydınlatabilmek. Sözün özü, rengârenk bir okuma deneyimi bu. Katman katman açılan, açıldıkça zenginleşen...

Osman’a gelince... Babasından alacaklı bir çocuk o. Babası tarafından sevilmemiş, sürekli eleştirilmiş, dayağın bini bir para. Nişantaşı’nda oturan bir aileye doğmuş, narsisizm çıtası hayli yüksek profesör babası, içten pazarlıklı üçkâğıtçı erkek kardeşi, babasının mezaliminden payını almış ve genç yaşta ölmüş annesi. Çocukluk yaralarına her türlü zemini sağlayan böyle bir aileye doğuyor Osman. Baba zengin. Ama para da onun yaralama araçlarından biri. Çocuklarını servetinden mümkün mertebe mahrum bırakıyor. Osman, avukat yeğeni sayesinde aile mirasının bir bölümünden payını alıp evden ayrılmayı başarıyor üniversiteyi bitirdikten sonra. O da babası gibi jeoloji okuyor ama çalışmak filan gibi bir düşüncesi yok. Müziğe ilgi duyuyor. Babası yıllarca piyano dersleri aldırıyor kendisine ama o gitarıyla besteler yapıp, onlara sözler yazmak, bir rock grubu kurup hayatını bu çerçevede yaşamak istiyor. Ne var ki serde Oblomov’luk var, sebatsızlık var, kendine inanmamak, bir tutunamayan ruhu var. Roman boyunca, defterlerine yazdığı yazılardan bu sürecin etkilerini görüyoruz. Osman’ın nasıl dikiş tutturamadığını.

Gel zaman git zaman baba ölüyor. Osman’a koca bir suçluluk duygusu bırakarak. Ama o kadar canı yanmış ki Osman’ın, bunun üstesinden geliyor. Babanın mal varlığı iki kardeş arasında paylaştırılıyor. Hakkaniyetli bir paylaşım mı bu? Hayır. Kardeşi Teoman bu paylaşımdan ticari zekâsıyla üstün çıkıyor. Aile şirketinin ileride çok para getirecek hisseleri ona kalıyor; zaten Osman da nakit paradan yana. Artık gönlünce harcayacağı.

Yeni bir eve ve hayata taşınıyor Osman. Ne bir para yönetimi bilgisi var, ne tutumluluk. Parayı statü sembolü olarak görüyor. Dahası varoluşunu onun üzerinden kurguluyor; aldığı iyi eğitime ve kültürel donanımına rağmen. En fenası kendisiyle hesaplaşma bilgisinden yoksun. Hataları boncuk gibi diziliyor hayatının ipine, dönüp de bakmıyor bile, ileride boynuna halat olacak bu ipe. Ve Şebnem’e âşık oluyor; dünyalar güzeli Şebnem’e. Güzelliği benim diyen nefesi dakikasında kesen Şebnem’e. Evet çok âşık Osman ona. Ama Şebnem, gerçekleştiremediği kendisinin panzehri. Ona sahip olmak, hayatta bir şey olmak demek Osman için. Osman’ın olmak bilgisi bu kadar yazık ki... Sahip olmak sadece. Güzel bir kadına, çok paraya, lükse, çalışmadan yaşama şansına... Bütün bunlar hiçbir iç görü olmadan, farkındalık yaşamadan, hesaplaşmadan hâkim olursa bir insanın hayatına düşmek kaçınılmaz. Ama Ayfer Tunç’un bu düşme sonucu tasvir ettiği Osman’da oluşan yaraları ‘anlamak’ da çok kıymetli. Osman’ı anlamak.

Kitap 500 sayfa. Osman’ın hikâyesi uzun. Daha fazla ayrıntı verip romanın tadını kaçırmak istemem. Diyeceğim, 2020’nin pandemi koşullarında tadımız bunca kaçmışken, bazılarımız için tek teselli edebiyatken... Bir umudumuz “Osman”da... “Dayan kitap ile”...