Derinlikli bir harem okuması

Harem hikâyeleri üzer beni. Tarihte, büyük bir ihtişamın içinde kadının adındaki yokluğun en belirgin olduğu yer harem, bana kalırsa. Hanedan erkekleri için eğitilen gencecik kızlar. Eğitim dediğim, ‘saray terbiyesi’ olarak bildiğimiz, okuma yazmadan çok, raks, yürüyüş, ahenkli endam, zarafet, el işi, sarayın usul ve âdetleri hakkında verilen dersler. Tek tip bir kariyer planı söz konusu; ‘padişahın’ eşi olabilmek. Eşlerinden biri. Ve daha da önemlisi dörde bölünen padişahın kalbindeki en büyük parçaya sahip olmak. Zat-ı şahanelerinin evlilik dışı ilişkilerindeki birbirinden güzel cariyelere de dikkat etmek gerek. Bu da entrika bilmek anlamına geliyor. Yani kadının kadının kurdu olması kaçınılmaz. Varoluşsal bir kadın inşasına rastlamak zor. Bunun nadir örneklerinden biriyle, Doğan Kitap’tan çıkan Şaziye Karlıklı’nın yazdığı “Son Kadın”da karşılaştım bu hafta.

Köşe bucak kaçıyor

Kitap, son Osmanlı padişahı Vahdettin’in son eşi Nimet Hanım’ın hikâyesini anlatıyor. Bu kurmaca biyografi, Osmanlı’nın yıkılış dönemine kadınların cephesinden bakma fırsatı verirken, derinlikli bir harem okumasını da beraberinde getiriyor.

Babası Yıldız Sarayı bahçıvanlarından olan Nimet, babasının ölümü üzerine 7 yaşındayken,  V. Reşat’ın haremine giriyor; kendisinden 2 yaş küçük kız kardeşiyle birlikte.  Çocuk yaşta bekâret kontrolüne maruz kalarak. Sessiz, sakin kendi halinde bir kız çocuğu. Zamanla saray terbiyesini öğreniyor. Ama bununla yetinmiyor. Şehzadelerle birlikte okuma yazma, matematik eğitimleri alıyor. Ve kitapları keşfediyor. 90 yıllık yaşamının vazgeçilmezi olan kitapları.

Nimet farklı. Daha ilk günden kadınların saraydaki durumunu sorgulamaya başlıyor. İsyan etmeye de. Yaşı ilerledikçe sorularının sayısı da isyanı da artıyor. Yokluk yüzünden girdiği haremden çıkmanın yollarını arıyor. V. Reşat’ın ölümüyle 16 yaşında bu şansa sahip olsa da şehirde yaşamayı beceremiyor. Sarayın ona sunduğu bolluktan sonra fakir halkın bir parçası olmak, işgal altındaki şehirde yaşa(yama)mak özgürlüğünün tadını çıkarmasına izin vermiyor.

Bu kez kendi isteğiyle, tahta gelen Vahdettin’in haremine giriyor. Ama amacı padişah eşi olmak değil. Daha insanca koşullarda hayatını sürdürmek, günün birinde de sarayın uygun göreceği yaşı yaşına uygun biriyle evlenip yuva kurmak. İslamiyetin kurallarına gönülden bağlı. Evlilik bağı olmadan bir ilişki mümkün değil onun için. Bu nedenledir ki, padişaha servis edilmemek için köşe bucak kaçıyor.

Vahdettin’in sonu

Ne var ki 65 yaşındaki Vahdettin, 17 yaşındaki bu genç kızı fark ediyor. En yakın hizmetlilerinin arasına alıyor. Ve zaman içinde tutuluyor Nimet’e. Ülke işgal altında, halk yokluktan kırılırken padişahın tek derdi Nimet. Nimet’in farkı, o koşullarda varoluşunu sorgulayan, kadın olma bilincini kendi imkânlarıyla oluşturan bir genç kız olması. Çok okuduğundan, güzel bir sohbet imkânı vermesi. Gözünün tok oluşu. Kadınlararası rekabete tenezzül etmemesi.

Bu özelliklerine vurulan padişah bir süre sonra onunla evlenmeye karar veriyor.  Kendi ifadesiyle saraydan büsbütün kaçacak, kurtulacak kuvveti yok Nimet’in. Kanatları zayıf. Nikâhlanmaya boyun eğiyor. Ve 670 seneden sonra Kafkas kadınların ağırlıklı olduğu haremden çıkan bir Türk kızı, bir Osmanlı hükümdarıyla nikâhlanmış oluyor. Koca sarayın nefretini üzerine topluyor daha 19’undaki Nimet.

Gel zaman, git zaman saltanat kaldırılıyor. Vahdettin İngilizlerin yardımıyla San Remo’ya kaçıyor. Hilafetin de kaldırılıp hanedanın Türkiye’yi terk etmesine karar verilince Nimet de onun yanına gidiyor. Padişahın yakınındakiler har vurup harman savurarak bütün hazineyi boşaltıyorlar. Borç içinde ölüyor Vahdettin, o kadar ki naaşı  bir ay haczedeliyor, Nimet’in yanındaki odada giderek çürüyor, yaşadıkları villayı koku sarıyor. Gerçekten çok hazin bir hikâye.  Şaziye Karlıklı’nın usta işi kurgusunda bir kadının 22 yaşına kadar yaşadığı zorlukları gözlemlerken, hanedanın, padişahın zaaflarının ve yanlışlarının akıl almazlığına, memleket yanıp yıkılırken sadece haremdeki geleceklerinin peşinde koşan, kendini göremeyen kadınların aczine şahit oluyoruz. Neyse ki Nimet adını buluyor, İstanbul’a dönüşte hayallerini gerçekleştiriyor. Bütün o travmatik geçmişin açtığı yaraları bilmiyoruz tabii. En azından kendi cümlesinin öznesini ‘ben’ yapmayı, yaşadığı zorlu hayata rağmen başarıyor. Çok ama çok güzel bir kitap. Okumanızı bir o kadar çok isterim.