Feminizm adına topyekûn mücadele

Türkiye’deki erkeklerin büyük bir çoğunluğunun rahatsız olduğu sıfatlardan biri de hiç kuşkusuz “feminist”. Bu sıfatı adının önünde gururla taşıyan kadınlar yıllardır sürdürüyor eşitlik mücadelelerini. Bu süreçte feminizmin ne olduğunu tanımlamak kadar ne olmadığını da sürekli anlatmak zorunda kalıyorlar. Kadının erkekten üstün olması anlamına gelmediğini. Erkek düşmanlığı olmadığını. Çirkin kadınların oluşturduğu bir platform olarak ifade edilemeyeceğini. Ailenin reisinin erkek olmasına karşı çıktıklarını. Bu kurumda eşit söz hakkının önemini. Uzar gider bu liste. Yazık ki 2021’de de feminizme mesafesini koruyanların önyargıları, çarpıtmaları tamamıyla kırılmış değil. Aldıkları uzun ve başarılı yola rağmen feminist kadınlar hâlâ feminizmin ne olduğunu açıklamaya çalışıyorlar. Gelinen noktada bir feminizm kabulü var elbette. Ama bu kabulün hemen ardından erkeklerden gelen şu soru hiç eksik olmuyor: “Ama o koyu feministlerden değilsin, değil mi?” Meali, konfor alanımı bozmazsın değil mi?

Müslüman feministler

Mücadelesini sürdüren feministler arasında bir grubun ismini sık sık duymaya başladık son zamanlarda: Müslüman feministler.

İstanbul Film Festivali’nin Ulusal Belgesel Yarışması’nda yer alan Nebiye Arı’nın yönettiği “Hem Müslüman Hem Feminist” adlı belgesel, kendini Müslüman feminist olarak tanımlayan kadınları buluşturuyor izleyiciyle. 90’lardan bu günlere Müslüman kadınların feministleşme sürecini, farklı kuşaklardan 11 kadının ifadeleriyle anlatıyor. Müslüman kadınların feminist hareket içinde yaşadıkları zorluklara dikkat çekiyor.

Konca Kuriş katliamı

Belgesel Türkiye’de kendini Müslüman feminist olarak tanımlayan ilk kadın olan ve 90’lı yıllarda Hizbullah tarafından katledilen Konca Kuriş ile başlıyor. İslamiyet içinde kadın olmayı, kadınlara yönelik erkek söylemli ayrımların dışında, özgürce yaşamak isteyen bir kadının mücadelesi onunki. Konya’daki bir evde gömülüp üzerine beton dökülerek sona eren.

Allah’ın adaletine aykırı

Belgeselden anlıyoruz ki Kuriş’in katlinin yarattığı travmayla uzun süre Müslüman feministlerin sesi çıkamıyor. Travmanın zaman içinde atlatılmasıyla birlikte yeniden ses vermeye başlıyorlar. “Biz kadınız, böyle gelmiş böyle gider, erkek üstündür” şiarını külliyen reddediyor, Allah’ın adaletine aykırı buluyorlar. Bir bölümü İslami Feminizm adını kullanırken içinde bulundukları mücadele için, bir bölümü de Müslüman Kadın Hareketi demeyi uygun buluyor.

Bir varoluş şekli

Uzun yıllar “Müslüman’san feminist olamazsın; feministsen Müslüman olamazsın” diyenlerin arasında kalıyorlar; ne feministlikleri ne Müslümanlıkları kabul görüyor. Bu çelişkinin bile bir dayatma olduğunun altını çiziyorlar. Feministliklerini bir varoluş şekli olarak tanımlıyorlar.

Feminizmin önünde ‘Müslüman’ vurgusu yapma nedenleri ise İslam’ın penceresinden bakarak kendilerine feminist bir yaşam kurguladıklarına dikkat çekmek. Feminist söylem içinde din ekseninde bir bakış olmadığı için buna ihtiyaç duyuyorlar. İslami feminizmin, feminizmin bir versiyonu olmadığını, feminizme İslamiyet üzerinden bir katkı sağlamak istediklerini vurguluyorlar. Bu arada kendi öz eleştirilerini yapmayı da ihmal etmiyorlar, önceki kuşak Müslüman feministlerin çok fazla kırmızı çizgisi olduğunu söylüyorlar, bunun akımı daralttığını ifade ediyorlar.

Patriyarkaya başkaldırı

Müslüman erkeklik repertuvarına dinin kaynaklık etmesi dikkat çektikleri bir başka konu. Bu durumda rol paylaşımındaki dengesizlikleri eleştirdiklerinde “Sana bunları ben söylemiyorum, Allah söylüyor” diyen erkekle karşı karşıya kalıyorlar. “Erkeklerin bize yüklediği yükümlülükler Allah’ınkinden daha fazla” diyorlar. Ve ekliyorlar: “Allah’a değil patriyarkaya başkaldırıyoruz”. Nitekim 8 Mart’ta açtıkları pankarttaki slogan ise şöyle: “Ailenin değil, Rabbimizin kuluyuz”.

Erkek şiddetine karşı

Belgeselin yönetmeni Nebiye Arı ise Milliyet gazetesi sinema yazarı Nil Kural’a verdiği söyleşide şöyle diyor: “Müslüman feministler de diğer feministler gibi kadınlara yönelik erkek şiddetine karşı bir mücadele yürütüyorlar elbette. Bunu bazen İslami camiaya yönelik kendi dilleriyle (katledilen kadınlar için gıyabi cenaze namazları kılarak, şiddet karşıtı hutbeler yazarak, paneller yaparak), bazen de feminist hareketle ortak bir şekilde yürütüyorlar. Bence Müslüman feministlerin duyulmasını sağlayan şey sadece bu değil ama bunun etkisi ve katkısı da yadsınamaz diyebiliriz”.

Değerli bir belgesel

Feminizm adına değerli bir belgesel bu. Zira bizler ve onlar kutuplaşmasına girmeden, birbirimizin hikâyelerini dinleyerek, anlamaya çalışarak verilecek topyekûn bir mücadelenin önemine inanıyorum.  Sadece 2020’de Kadın Cinayetleri Platformu’nun verilerine göre Türkiye’de en az 300 kadının öldürüldüğünü düşünürsek...  

İlk gösterimini Kadın Yönetmenler Film Festivali’nde yapan “Hem Müslüman Hem Feminist”, İstanbul Film Festivali’nin ardından haziranda Uçan Süpürge’de yer alacak. İzlemenizi isterim.

İyi pazarlar.