Hüzün romanından vahşet filmine

Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) üyeleri 2020’de Türkiye’de sinemalarda vizyona giren tüm yabancı filmler arasında Vaclav Marhoul’un, Jerzy Kosinski’nin “Boyalı Kuş” romanından sinemaya uyarladığı aynı adlı filmi yılın en iyi filmi seçti. “Boyalı Kuş” edebiyat tarihinin en hüzünlü hikâyelerinden birini bir çocuğun gözüyle alabildiğine naif, incelikli anlatan güçlü bir romandır. Anlatılan hikâye ağırdır ama Kosinski bunu bir duygu sömürüsüne dönüştürmeden, ustalıklı bir dilin zenginliğinde, insan psikolojisinin izini sürerek kaleme alır.

Roman 1939 yılı sonbaharında başlar. İkinci Dünya Savaşı’nın ilk haftalarında Orta Avrupa’nın büyük şehirlerinden birinde yaşayan altı yaşında bir erkek çocuk, annesi ve babası tarafından savaştan korunmak üzere uzak bir köye gönderilir. Önce yaşlı bir kadının evinde kalır. Ama kadın iki ay sonra ölür. Bu ölümü takiben ortada kalan çocuk dört yıl boyunca köy köy dolaşır. Sarı saçlı, açık tenli, mavi gözlü köylülerin arasında esmer, kara kaşlı, kara gözlü olduğu için hep bir yabancı olarak algılanır. Şefkat şöyle dursun mezalimin her türünden payını alır. Uğradığı fiziksel şiddetle psikolojik şiddet birbiriyle yarışır. Tanık olduğu şeylerin acımasızlığı yaşının çok üstündedir. Bunlardan birinde yanında kaldığı kuşçu köylü Lekh, büyük aşkı Ludmilla ortalarda görünmeyince büyük bir öfke krizine girer. Sahip olduğu kuşlardan en güzelini seçip, başını, boynunu, kanatlarını gökkuşağının renklerine boyar. Boyalı kuşun bağırmasıyla, diğer kuşlar, tepesinde dönmeye başlar. Lekh, yeterince kuş toplandığında boyalı kuşu kardeşlerinin yanına salar. Kuşlar bu parlak renkli kuşu kuşkuyla inceledikten sonra yabancı sayar, gagalarıyla onu kan revan içinde bırakır; boyalı kuş havada verdiği mücadelenin ardından yere düşer. Çocuk onu bulduğunda ölüdür. Lekh öfkesini boyalı kuşlardan çıkarır. Ama bu da yetmez, çocuğa yüklenir: “Sensin Ludmilla’yı uzaklaştıran. Çingene gözlerin korkutuyor onu”. 

Esasen, çocuk da bir boyalı kuştur. Teniyle, saçıyla köylülerden ayrılır. O bir yabancıdır; Çingene’dir ya da Yahudi’dir köylünün nazarında. Yabancı sayılmayacağı günlerin hayaliyle yaşar: “Bulmak, yaratmak istediğim şeyleri düşünerek uyurdum. Örneğin insan vücudu için bir fitil bulup ateşliyordum. Derinin, gözlerin, saçların rengini değiştiriveriyordu. Fitili taş yığınına soktun mu, köyün bütün evlerinden güzel bir evin oluyordu. Kem gözlerden koruyordu sonra insanı bu fitil. Böylece kimse benden kaçmaz, daha rahat daha mutlu yaşardım. Beni şaşırtıyordu şu Almanlar. Amma ziyankârdılar ha! Böylesine acımasız, sefil bir dünyanın hakimi olmak neye yarardı?”

Çocuğun dört yıl boyunca yaşadıklarını okurken çok gözyaşı döktüğümü itiraf etmeliyim. Öte yandan, Kosinksi kadar Aydın Emeç’in nefis çevirisinden kaynaklanan edebi hazzı yere göğe koyamam. Ben de sözgelimi her yıl bir en iyi kitap seçecek olsam, “Boyalı Kuş”u onu okuduğum 1998’in en iyi kitabı seçerdim. Ama filmi için aynı şeyi söylemem zor. Evet, çok çarpıcı bir film; evet, çok şey söylüyor; evet, görüntü yönetimi muazzam. Fakat filmi tamamlamak epey bir tahammül gücü istiyor. Nitekim, Venedik Film Festivali’nde prömiyerini yaptığında her vahşet sahnesinden sonra seyircilerin salondan gruplar halinde ayrıldığı, filmi çok az kişinin bitirebildiği biliniyor.

Edebiyat uyarlamalarının okurun beklentisini karşılamadığı konusu yeni değil. Ama bu filmde beklenti karşılayamamanın fazlası var. Ben izlerken, bu kadar şiddet görüntüsü şart mıydı diye sorup durmuştum kendime.

Film sessizce girip çıktı vizyona. Mutlaka önümüzdeki dönem farklı platformlarda izleme imkânı olur. Dileyen izler tabii. Ama kitap mı, film mi denecek olursa, hiç düşünmeden kitap derim. Hepimiz hayatın içinde bazı ‘köy’lerde, bazı ‘köylüler’ yüzünde boyalı kuş gibi hissedebiliyoruz kendimizi. “Boyalı Kuş”u okumanızı çok isterim.