Kendinle kalınca ‘kalakalmak’

Evden çalıştığımız, evden yaşadığımız günler geçiriyoruz. Herkes çok sıkıldı. Çok da haklılar. Ama bir grup var ki onlar depresyonun eşiğindeler. Sosyal medyadan ve çevremden takip ettiğim bu grup çoğunlukla beyaz yakalılardan oluşuyor. Bütün bir hafta koşturan, derdini, tasasını, kaygısını incelemek yerine işiyle yaralarını saran, cumartesi saat sabah 10 itibarıyla kendini sokağa atan insanlar...

Dışarıda kahvaltı edelim. Kızı baleye götürelim. Pilates yapalım. Mutlaka sinemada bir film izleyelim. Arkadaşlarla buluşalım, kahve içelim. Ormanda yürüyüş yapalım. Akşam yemeğe çıkalım derken pazar gece vakti eve giriyorlar. “Hafta sonu daha çok yoruluyorum” diyorlar. Bu yorgunluğu, ‘yaşamak’ zannedip iç huzuruyla pazartesi işlerine dönüyorlar.

Sistem de bunu istiyor zaten; hafta içi deliler gibi çalıştıktan sonra hafta sonları kendilerini dışarı atıp para harcamalarını.

Şimdi bu insanlar evdeler ve ne yapacaklarını bilmez haldeler. Kendileriyle baş başa kalınca kalakaldılar. Yavaşlamayı bilmiyorlar çünkü. Yaşamsal kaygılarını hafifleten hız temposu düşünce ne yapmaları gerektiği hakkında bir fikirleri yok. Kitap oku önerisine “Kafam o kadar çok koronavirüsle meşgul ki dikkatimi veremiyorum” diyerek karşı çıkıyorlar. Borusan Filarmoni perşembe akşamı online bir konser yayınladı. Dünyanın büyük orkestraları geçtiğimiz haftalarda bunu yaptı, yapıyor. Müzeler sanal ziyaretlere açıldı. Ünlü festivaller ücretsiz film paylaşımı yapıyor. Şefler online yemek tarifleri veriyor. Spor hocaları yine çeşitli internet mecralarında pilates yoga eğitimleriyle onları hareket ettirmeye çalışıyor. Dünyalar serildi önlerine, evlerine. Ama yok. ONLARIN ÇOK CANI SIKILIYOR.

İnsancıl Varoluşçu Kişilik Kuramları’ndan Varoluşçu Psikoloji’nin kurucusu Rollo May “Kendini Arayan İnsan” adlı kitabında şöyle diyor: “Yalnızlık pek çok birey için o kadar ürkütücü bir tehdit ki birçokları için ara sıra kendiyle baş başa kalmak, hatta evde tek başına olmak bile inanılmaz derecede tedirgin edici olabiliyor.”
Tek başına yaşayanların durumu May’in dediği gibi. Yalnızlıktan ürküyorlar. Kendilerine evde tahammül edemiyorlar. Kendilerini yaşamayı, bundan zevk almayı bilmiyorlar. Çünkü yaşamaktan anladıkları dışarıda olmak, sürekli hareket etmek, kendini unutana dek. İçlerine çekilip düşünmek, güzel bir müzik sesi yükselirken evden, kendi sessizliklerinin içindeki seslere kulak vermek, hayatı gözden geçirmek, evdeki çiçekleri sulamak, mutfağa girip tek kişilik dört başı mamur bir sofra hazırlamak hatta bazen hiçbir şey yapmamak; bunlar bildikleri yerden sorulmuş sorular değil.

Çiftlerde de durum aynı. Onlar da birbirleriyle bu kadar uzun süre bir arada olunca ne yapacaklarını bilmiyorlar. Yavaşlamak onlara da iyi gelmiyor. Kendilerine ayrı alanlar yaratsalar bile orada kendileriyle kalmak hoşlarına gitmiyor, acısını birbirlerinden çıkarıyorlar.

Oysa yine Rollo May’in dediği gibi, “Yaşamak, yeri geldiğinde hiçbir şey yapmama potansiyelini de içine alır.”

Ne yazık ki büyük bir çoğunluğumuz bu potansiyelimizi kullanamıyoruz. Sahip değiliz demiyorum. Sahibiz. Aktive etmeyi bilmiyoruz. Bu biraz sistemin dayatmasından, biraz da bizim kendimizle kalmak konusundaki bilgisizliğimizden.

Tespitlerin tamam da çözüm ne derseniz? Haddim olarak gördüğüm kısmı farkındalık yaratmak. Çözümler, her insanın kendisinde. Zorluk çekenler için profesyonel yardım kaynaklarında, psikoterapistlerde.

Dileğim o ki bugünler bittiğinde bu devasa can sıkıntısını kurcalama, ona çözüm bulma isteği, niye ben kendimle kalamıyorum sorusu insanların yanına kâr kalır.