Yeni şeyler söyleyen eski filmler

Pandemi nedeniyle evde geçirdiğim zamanı kaliteli kılan platformlardan biri de MUBİ. İzlemediğim, izlemeye fırsat bulamadığım birçok filmi MUBİ’de görme imkânım oldu. Tek sorun, hangi filmi izlesem diye başına oturduğumda seçim yapmamın en az bir saati alması. Öyle devasa bir çeşitlilik var ki insan gerçekten seçmekte zorlanıyor. Bir de nedense, “Hadi bilmediğim bir yönetmen keşfedeyim” derken sık sık daha önce gördüğüm, çok sevdiğim filmlere dönüyorum. Geçen hafta Ingmar Bergman’ın “Yaban Çilekleri”ni izledim. Ölüm hakkında çekilmiş ‘en iyi’lerden biri olan bu filmi yeniden izleyebilmek büyük lükstü. Bazı kitaplar farklı yaşlarda yeniden okunmalı, bazı filmler de yeniden izlenmeli diye düşünürüm hep. Pandemi boyunca nefesini hep ensemizde hissettiğimiz ‘ölüm’ün ardından “Yaban Çilekleri”ni izlemek gibi. Eski bir filmin yeni şeyler söyleyebileceğine şahit oluyor insan.

Yine bu hafta MUBİ’de gezinirken Krzysztof Kieslowski’nin modern sinemanın başyapıtlarından sayılan “Üç Renk Üçlemesi”ne rastladım: Adını Fransa bayrağının renklerinden alan “Mavi”, “Beyaz” ve “Kırmızı”. Daha önce farklı zamanlarda izlediğim üç filmi art arda izleme şansı! Gerçek bir sinema şöleni oldu benim için.

Bu üçleme sinemanın insan ruhuna yaptığı psikolojik kazıların en kıymetlilerinden biri. Fransa bayrağının renklerinin simgelediği evrensel değerler olan “özgürlük” (Mavi), “eşitlik” (Beyaz) ve “kardeşlik” (Kırmızı) kavramları üzerinden insanı anlama çabası.

Üçlemenin ilk filmi “Mavi”, eşini bir kazada kaybettikten sonra, bireysel özgürlüğünün sınırlarını keşfe çıkan Julie’nin (Juliette Binoche) hikâyesini anlatıyor. “Beyaz”, Dominique (Julie Delpy) adlı Fransız bir kadının Polonyalı kuaför Karol (Zbigniew Zamacohwski) ile yaşadığı eşitlikten yoksun, sorunlu evliliğe odaklanıyor. Üçlemeyi tamamlayan “Kırmızı”da ise model ve manken genç Valentine (Iréne Jacob) ile yaşlı yargıç Kern (Jean-Louis Trintignant) arasındaki dostluğa tanıklık ediyoruz.

Julie’nin yaşadığı yasın, filme hâkim mavinin tonları arasından izleyiciye geçen hüznü. Dominique’in gelinliğindeki beyazın Fransa’da bir yabancı olan kocası Karol ile arasındaki eşitsiz ilişkiye vurgu yapması. Valentine ve Kern’in kırmızının sıcaklığı ve “dikkat” uyarısı arasında çok özel bir dostluğa imza atışları. Her üç filmde de renklerin başrolleri paylaşmasındaki ustalık. Bir renk skalasında özgürlük, eşitlik ve kardeşlik kavramlarının bolca sorgulanışı. Julie’nin yüzündeki keder, Dominique’in acımasızlığındaki saflık, Karol’un varoluş mücadelesi, Valentine ve Kern’in sıcacık dostlukları. Ve üçlemenin son filmi “Kırmızı”da kazı yapılan ruhlarının kurtuluşunu görmenin sevinci. 1993’te başlanıp 1994’te tamamlanan filmlerin doğru okundukları takdirde temsil ettikleri değerler hakkında yepyeni şeyler söylemesi. Özetle, çok özel bir sinema deneyimi “Üç Renk Üçlemesi”. İzlemenizi çok isterim. Hatta bununla yetinmeyin, Geoff Andrew’un Alfa Yayınları’ndan çıkan kitabı “Üç Renk Üçlemesi”ni de okuyun. Yazarın üçlemeye derinlemesine bir okuma yaptığı kitap, deneyiminizi zenginleştirecek, filmde fark etmediğiniz ayrıntıları gözünüzün önüne serecek.

Son olarak, filmlere yeni şeyler söyletenin onların gücü kadar bizim artan hayat bilgimiz olduğunu hatırlatmama gerek var mı?