AB kurumları ve güç dengeleri

Avrupa Birliği’nin (AB) iki önemli kurumu olan AB Konseyi ile Avrupa Komisyonu’nun tepe isimlerinin Ankara ziyaretinin yankıları Brüksel’de devam ediyor. Belçika’nın başkenti Brüksel’de bulunan Schuman meydanında mukim bu iki kurum arasında öteden beri çekişme yaşanıyor. Lizbon anlaşmasından önce AB Konseyi’nin başkanlığını 6 aylığına AB dönem başkanı olan ülkenin devlet veya hükümet başkanı üstleniyordu. Avrupa Komisyonu Başkanlığına ise AB’ye üye ülkelerin liderleri tarafından belirlenip Avrupa Parlamentosu (AP) tarafından onaylanan bir siyasi şahsiyet getiriliyordu. 2009 yılında devreye giren Lizbon anlaşmasıyla birlikte AB kurumlarında önemli değişiklikler gerçekleşti. Amsterdam ve Nice anlaşmaları döneminde AB Dış Politika Yüksek Temsilciliğini 2 dönem yani 10 yıl üstlenen İspanyol Javier Solana koltuğunu İngiliz Cathy Ashton’a devretti. Ashton hem AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikaları Yüksek Temsilcisi, hem de AB Komisyonu Başkan Yardımcısı oldu. Lizbon antlaşmasının öngördüğü bir başka değişiklik de AB Konseyi Başkanlığı görevi. AB üyesi ülkeler Konsey’e 6 ayda bir değişen dönem başkanlığı yerine 2,5 yıllığına atanan bir başkan seçerek bu göreve daha fazla istikrar ve görünürlük sağlamayı hedeflediler. Dönem başkanlığı uygulaması devam ediyor. Ancak dönem başkanı AB Konseyi Başkanı’na lojistik ve siyasi destek vermekle “yetiniyor”. Bunun uygulaması ise dönem başkanlığını üstlenen ülkeye göre değişiyor. Almanya gibi AB’nın ağır topu bir ülke dönem başkanı olduğunda AB Konseyi Başkanına pek yer bırakmıyor.

2009 yılından bu yana AB Konseyi Başkanı ile Avrupa Komisyonu başkanı arasında güç çekişmesi yaşanıyor. İlk AB Konseyi Başkanı van Rompuy ile dönemin Komisyon Başkanı Barroso arasında ciddi bilek güreşi yaşandı. Juncker-Tusk dönenimde ise Komisyon Başkanı Juncker sağlık sorunlarına rağmen Tusk’ı ezdi geçti. Şimdilerde ise AB’nin iki tepe ismi arasındaki rekabet iyice su yüzüne çıktı.

AB’nin dış ilişkilerdeki temsil enflasyonu ve bölük pörçük yetki kavramı üçüncü ülkelerde kafa karıştırmıyor değil. AB Konseyi Başkanı AB’nin devlet ve hükümet başkanlarını temsil etse bile görevi sadece idari nitelikte. Üye ülkelerin isteklerinin dışına çıkacak pazarlık ve müzakere gücüne sahip etkili ve yetkili bir kişi değil. Kendi kurumunun bütçe ve insan kaynakları ile AB liderleri arasında mekik diplomasisi uygulamaktan sorumlu olup AB zirvelerinde alınan kararlarla ilgili olarak AP’ye bilgi veren kişi. Asıl güç, görev ve yetki sahibi olan kurum Avrupa Komisyonu.

AB Konseyi Başkanı Charles Michel devlet başkanı sıfatında olabilir ancak yetkisi ne ABD Başkanı ya da Fransa Cumhurbaşkanının, hatta ne de Alman Cumhurbaşkanının seviyesinde. Michel’in Türkiye gibi AB’ye üye olmayan ülkeler nezdinde aslında fazla bir yetkisi yok. Türkiye AB’ye ve Michel’e önem verdiği sürece Michel’in bir önemi var. Ursula Von der Leyen’in (VDL) ise yetkileri AB anlaşmalarından geliyor. Komisyonun yasal girişimde bulunma gibi yetkileri var, ayrıca AB’nin bütçesini elinde tutuyor.

Bu çerçevede değerlendirme yapılacak olursa Lizbon anlaşmasına rağmen AB kurumları dış temsil konusunda sorunlarını çözemediler. ABD dışişleri eski bakanı Henry Kissinger’in “AB ile görüşmem gerekiyorsa kimi arayacağım” sorusuna hala yanıt verilmedi. Ankara’daki ziyaret esnasında AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell’in yer almaması da dikkat çekiciydi. AB’nin Ankara temsilcisinin Ankara’da mukim basın mensuplarına düzenlemeyi öngördüğü ‘background briefing’ neden son anda iptal edildi? Genellikle Türkiye’ye eleştirel bir bakışı olan Fransa’nın Washington eski büyükelçisi Gérard Araud, Ankara’da yaşanan ve AB basının Türkiye’yi eleştirmesine neden olan durumun aslında Michel’in protokolünden kaynaklandığını içtihat kararlarını hatırlatarak çok net anlattı. Michel’in sözcüsünün bütün bu süreç sırasında sessiz kalması kimilerine göre skandal. VDL’in sözcüsü Eric Mamer ise kendi kurumu açısından süreci imkanları dahilinde çok iyi yönetti ve Michel’in ekibinin aksine Türkiye’yi eleştiren en ufak bir açıklaması olmadı. Michel’in “liseli gençler” gibi Facebook’tan yazdığı yanıt ise AB kamuoyu için hayret vericiydi. Özür dilememiş olması da. İngiltere AB’den ayrıldıktan sonra AB’nin Londra temsilciliğini “elçilik” statüsünden “uluslararası örgüt” temsilciliğine indirmişti. Londra’nın bu hareketi Brüksel’de ve Michel tarafından tepkiyle karşılanmıştı. Aslında Michel belki de Belçikalı sürrealist ressam René Magritte’in çizdiği “adamın oğlu”ndaki ‘oğula’ benziyor.  Kimilerine göre sadece başarılı siyasetçi Louis Michel’in oğlu, ancak dibine düşmemiş. Düşseydi Magritte adamın oğlunun ağzına elma değil armut çizerdi. Aslında aklın bir tuhaflığıdır kişilerde bir gizem olduğunu düşünmek. Charles Michel ve ekibinin yetkisi ve gizeminin de kendinden menkul olduğu ortaya çıktı.

Çılgın yıllar ve mutluluk ekonomisi

Çılgın yıllar malum 1. Dünya Savaşının ardından Paris’te kültürel ve sanatsal aktivitelerin doruk yaptığı dönemi tarif ediyor. Aynı zamanda kükreyen yıllar olarak bilinen bu dönemde ABD ekonomisinde yaşanan büyümenin Avrupa’ya yansımasıyla Fransızlar uzun süren yokluktan sonra huzur ve yaşama arzusunu yeniden kazanmaya başladılar. Şenlik içerisinde Josephine Baker, caz, Art Deco, Coco Chanel’in ön plana çıktığı, ev aletlerinin icad edildiği bir zaman dilimiydi. Avrupa’nın önde gelen ekonomist ve toplum bilimcileri de Kovid-19 krizinden dolayı yaşanan kısıtlamaların sona ermesiyle birlikte yeniden çılgın yılların yaşanabileceğini dile getiriyorlar. Aşılama oranının %70’e ulaşmasından sonra tecrit uygulamasına ve sınırlamalara son verilmesi hedefleniyor. İnsanların da kendilerini eğlenceye, yolculuğa ve çılgın partilere vermeleri bekleniyor. Bu noktada 1929 gibi bir krizin yaşanmaması için de mutluluk ekonomisine yeniden yer verilmesi, çalışma sürelerinin kısıtlanması, insanların yıllık tatil sürelerinin yeniden uzatılması da düşünülmüyor değil. Pandemi sonrası nasıl bir dünya bizi bekliyor henüz bilinmez. Tarihçiler önümüzdeki dönemi çılgın yıllar mı neo çılgın yıllar mı diye niteleyecek, onu zaman gösterecek.