Herkes herkesi dinliyor

Bir casusluk hikayesi daha patlak verdi. Ancak bu kez yaşanan, istihbaratın başka bir türüydü. Hafta başında “Forbidden Stories” (Yasak Haberler) olarak bilinen araştırmacı gazeteciler topluluğu ile Uluslararası Af Örgütü, İsrail merkezli NSO firmasının “Pegasus” isimli yazılımı sayesinde gerçekleştirilen elektronik istihbarat hizmetlerini gün ışığına çıkarttı.

Haberin geniş yankı uyandırması için, aslında tüm anahtar sözcükler vardı. ‘Casus’ kelimesinin önüne veya arkasına ABD, İsrail, İngiltere, Fransa, Rusya, Çin, Almanya gibi ülkelerin eklenmesi zaten başlı başına ilgi çekiyor. Dinlenen kişiler arasında siyasetçi, avukat, iş adamı, gazeteci ve insan hakları savunucularının bulunması da, haberin çekiciliğini artırıyor.

İsrail’deki özel bir firmanın, casusluk yazılımını üçüncü ülkelere ihraç etmiş olmasıysa, zaten okuyucularda heyecanı doruk noktasına ulaştırıyor.

Ajanlık ve istihbarat faaliyetleri çok eski bir uğraştır. Sun Tzu’nun hala bugün geçerli olan “Savaş Sanatı” veya M.Ö 4. yüzyılda yaşayan Hintli Şanakya’nın “Arthashastra” kitabı, hatta  Musevilerin Eriha kentini ele geçirmek Rahab öyküsünde anlatılan taktikleri... Japonların istihbarat toplamakla görevli antik Shinobi’lerini de unutmamak lazım. İstihbarat faaliyetlerine yönelik 1573’den beri İngiliz Kraliçesi 1. Elizabeth’in yanında görev alan Francis Walsingham’in geliştirdiği yöntembilim de, bugün kıta Avrupasında kullanılan casusluk teknikleri ve felsefesini oluşturuyor. 

Pek çok çeşidi var

İstihbaratın, “Humint” gibi insan kökenli, “Elint” yani elektronik kökenli veya “Sigint”, “COMİNT”, “GEOİNT” ve “CYBİNT” gibi bir çok çeşidi var. 

Uydu, internet, telefon ve fiber optik tesisler üzerinden elektronik veriye dayalı istihbarat, sermaye yoğun bir yatırım gerektiriyor. ABD’nin geçmişte çok yankı uyandıran “Echelon” sistemi gibi küresel anlamda neredeyse tüm dünyayı dinleyebilmek için çok büyük yatırımlar ve insan kaynağı gerekiyor. Bu yüzden, böyle bir yeteneğe sahip olanlar ABD, İngiltere, Çin,  Fransa, Rusya, Almanya ve Hollanda gibi ülkelerle sınırlı. Gelen verileri işleme kapasitesi de çok önemli. Fransa dış istihbaratı, meta verilerin değerlendirilmesi için kendi yazılımı geliştirdi. Fransız iç istihbarat teşkilatıysa ABD’nin merkezi haberalma teşkilatı CIA’in geliştirdiği “Palantir” yazılımını kullanıyor.

İstihbarat ucuzladı!

NSO’nun geliştirdiği Pegasus ise, tüm bu meşakkatli, sermaye yoğun yatırımlara son vererek, istihbarat birimlerine herhangi bir kişinin cep telefonuna girme ve içinde yer alan tüm verilere ulaşma imkanı tanıyor. NSO bu yazılımını, aralarında Fas, Suudi Arabistan ve Meksika gibi en az 40 ülkeye sattı. Gazeteciler de, Fas’ın bu yazılımla Fransa’da, aralarında Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un da bulunduğu 1000’e yakın kişiyi dinlediğini ortaya çıkarttı. Fransa, ABD veya İngiltere için asıl skandal. Macron’un dinlenmesi değil. Öteden beri herkes herkesi dinliyor. Aslın sorun, Fas gibi orta ölçekli bir ülkenin, dünya büyükleri gibi bir imkan ve yeteneğe “ucuza” sahip olması.

Büyük ülkelerin herkesi dinlemesi doğal karşılanıyordu. Ancak şimdilerde “küçükler” de büyükleri dinleyebiliyor. Asıl mesele bu. Fransa veya Almanya’nın skandal demesi de muhtemelen buradan kaynaklanıyor.

Herkes herkesi dinliyor

Amsterdam 3D köprüsüne kavuştu

Hollanda’nın Amsterdam kenti 3 boyutlu printerle üretilen köprüsüne kavuştu. Köprü, İngiltere’nin başkenti Londra’da bulunan İmperial College tarafından üretildi. 6.5 ayda ve 4.5 ton paslanmaz çelikle üretilen köprünün üzerinden geçişler yaya ve bisikletlerle sınırlı tutulacak. Oudezids Kanalı’nın üzerine monte edilen köprü, iki yıl süreyle hizmet verecek. Ardından sökülüm, sürtünme ve yıpranma konusunda incelemelere tabi tutulacak. Köprünün maaliyeti hakkında bilgi paylaşılmadı, ancak uzmanlar, gelecekte şehir mobilyaları ve otobüs durakları olmak üzere bu tür yapıtların 3 boyutlu baskı makineleriyle gerçekleşeceğini dile getiriyor. Köprünün tasarımı da son derece dikkat çekici.  

Herkes herkesi dinliyor

Sel ve Kral’ın göz yaşları

Geçtiğimiz hafta Belçika, Hollanda, Almanya ve Avusturya’yı etkisi altına alan sağanak yağışlar afete dönüştü. Avrupa’nın batısı doğal felaketle karşı karşıya kaldı. Suların çekilmesiyle felaketin boyutu ortaya çıktı. Meuse nehrinin taşması sonucu, başta Pepinster Köyü olmak üzere birçok yerleşim birimi yerle bir oldu. Bölgenin yeniden inşaa edilmesi, yaraların sarılması yıllar sürecek.

Belçika Kralı Philippe, felaketin ardından incelemelerde bulunmak üzere Kraliçe Mathilde’le birlikte bölgeye geldi. Philippe, İspanya, İngiltere, Hollanda ve İsveç’deki mevkiidaşlarına nazaran siyaseten bir parmak daha yetkili. Ancak para harcama, hükümete yön vermek konusunda icraatçı hiçbir yetkisi yok. Yetkisi az ama etkisi çok olan bir Kral. Ona rağmen, bölge halkı Kral’ın ziyareti ve konuşmasından son derece etkilendi. Belçika Başbakanı Alexandre de Croo’nun Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen’le birlikte yaptığı incelemeler ve vaatleri, o denli etkili olmamıştı. Zira bölge halkı, aynı zamanda seçmen. Ve Başbakan De Croo veya İçişleri Bakanı, hatta Sağlık Bakanı’nı da üye oldukları siyasi partiye göre değerlendiriyor.

Kral ise siyaset üstü bir kimlik. Herkesi kucaklayan, sınıf, parti farkı gözetmeksizin empati geliştiren ve bu yüzden de Kraliçe ile birlikte döktüğü samimi gözyaşları bölge halkını etkiledi. Demek ki her şey yetkiyle değil. Niyet, samimiyet ve empatiyle de gönüllerde taht kurulabiliyormuş....

Herkes herkesi dinliyor