Kabil’deki kaos Londra ve Ankara sayesinde sınırlı kaldı

ABD ve NATO müttefiklerinin Kabil’den geri çekiliş süreci kaos içerisinde gerçekleşti. Hamid Karzai havalimanından havalanan uçakların iniş takımına sarılarak ülkeden kaçmaya çalışan Afganların görüntüleri bütün dünya televizyonlarında yayınlandı. Uluslararası kamuoyunda sözü geçen birçok kanaat önderi eleştiri oklarını    ABD ve Başkanı Joe Biden’a yöneltiyorlar. Oysa yaşanan kaos görüntülerinden sadece ABD değil, NATO ve partner ülkeler de sorumlu. Zira Trump yönetimindeki Beyaz Saray, ABD’nin Afganistan’dan ayrılacağını açık ve net bir şekilde müttefiklerine söylemişti. Geri çekilme sürecini hayata geçirme işlemi ise Biden’a kaldı. Biden, Barack Obama’nın başkan yardımcılığı görevini üstlendiği tarihten bu yana ABD’nin artık Afganistan’dan çekilmesi gerektiğini savunmuştu. Bu yüzden de Biden hem ABD’nin devlet politikası açısından hem de kişisel görüşü açısından oldukça tutarlı davrandı. Buna karşın NATO müttefikleri ABD’nin ülkeden çekilmesine herhangi bir alternatif öneri model veya çözüm üretmediler.

Kabil’deki kaos Londra ve Ankara sayesinde sınırlı kaldı

Daha da kötü olurdu

Ağustos ayının son günlerinde yaşanan görüntüler aslında daha da kötü olabilirdi. Zira Avrupa Müttefik Kuvvetler Başkomutanı General Tod Wolters ABD ve müttefiklerin Afganistan’dan temmuz ayının başından itibaren ayrılmasını programlamıştı. Pentagon ile Beyaz Saray’ın beklentilerini karşılamak için Afganistan’dan ayrılma takvimini hızlandırmayı hedeflemişti. Ancak İngiltere, Norveç ve Türkiye sayesinde 31 Ağustos tarihine ötelendi. NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg de askerlerin Afganistan’dan geri çekilme sürecinin yavaşlatılması konusunda İngiltere, Norveç ve Türkiye’ye çok destek verdi. Şimdilerde AB’nin askeri açıdan stratejik otonomisi konusunda yeniden söz almaya başlayan Fransa, Almanya, Belçika, Hollanda ve İtalya sessizliğe soyunmuştu. 2 Mayıs tarihli Milliyet gazetesinde NATO’nun Afganistan karnesini ve ağustos ayında yaşanabilecek olan kaosun ipuçlarını yazmıştım. Tekrarlamayacağım. Ancak geri çekilme sürecinde her şeye rağmen ittifak içerisinde sağduyulu davranan ülkelerin bulunduğunu unutmamak gerektiğinin altının çizilmesi gerekiyor. Kabil havalimanında yaşanan felaket de sadece bir ülkenin değil, maalesef kısa adı ‘RSM’ olan kararlı destek misyonundan askerlerini çeken Fransa dahil tüm NATO üyelerinin sorumlu oldukları bir manzaradır. Hatanın nereden kaynaklandığını araştırmak gerekiyor ki tekrar aynı yanlışa düşülmesin.

Kabil’deki kaos Londra ve Ankara sayesinde sınırlı kaldı

 AB’nin ordu ‘hayali’ yeniden gündemde 

Kabil havalimanında yaşanan korkunç görüntüler karşısında Avrupa Birliği’nin (AB) askeri konulardaki acizliği bir kez daha kamuoyunun gündemine geldi. Bu maalesef bir ilk değil. Bosna Hersek savaşından bu yana AB bir şekilde askeri bir kapasiteye sahip olması gerektiğini düşünüyor. Bu konuda mesai de harcıyor, ancak her seferinde dağ fare doğuruyor.

Kosova savaşı, üçüncü Körfez savaşı ve DAEŞ’le mücadele gibi durumlarda AB’nin ABD’den bağımsız bir askeri güce ihtiyaç duyduğu konuşulur. AB kamuoyu da 27’lerin ABD’nin eşrefine bağlı olmayan bir güce sahip olması gerektiği görüşünü dile getirir. AB kamuoyu ordu talep edebilir. Ancak ‘yakıt ikmal uçağı mı yoksa bisiklet yolu mu’ diye bir öneride bulunursanız, halkın %95’i bisiklet yolunu tercih eder.

AB’nin savunma topluluğu haline bürünme çabası da yeni değil. Zira 1950 yılında Avrupa Savunma Topluluğu fikri masaya yatırıldı, AB’nin kurucu 6 ülkesi tarafından 1952 yılında imzalandı ancak 1954 yılında Fransa parlamentosu tarafından reddedilerek rafa kaldırıldı. Bu tarihten itibaren AB’nin 4 girişimi oldu. Ancak hiçbiri netice vermedi. Gelinen noktada AB Dış Politika Yüksek Temsilcisi Josep Borrell, Afganistan’da yaşanan olumsuz gelişmeler ve 27’lerin acizliğinin AB kamuoyunda yaratmış olduğu infialden dolayı bir kez daha raflarında bulunan AB askeri gücü proje dosyasını üstündeki tozu alarak tekrar masaya koydu: 5000 askerlik muharip güç projesi.

Çok zor gözüküyor

Geçmiş yıllardaki girişimlere göre bazı değişiklikler bulunmuyor değil. Yeni öneriye göre göreve gönderme kararının oy çokluğu ile alınması gerekiyor. Ayrıca AB’nin 5000 askerlik görev gücüne asker verecek olan ülkeler gönüllülük esasına göre yapacaklar. Siyasi irade konusunu bir kenara bırakırsak, AB’nin NATO’yu gölgeleyebilecek ve tamamen otonom olacak bir askeri güce sahip olması imkânsız olmasa bile çok zor. Zira hava ikmal, istihbarat, arama kurtarma, projeksiyon gücü, hava savunma ve uçaklara yakıt ikmali gerçekleştirecek imkân ve yeteneği sınırlı olan AB’nin ABD, İngiltere, Kanada, Türkiye, Norveç gibi nitelikli ve nicelikli askeri imkanlara sahip olan ülkelerle ortaklık yapmadan bu projesini hayata geçirmesi çok zor. Yetmedi, AB kamuoyunun özellikle bu Kovid ortamında savunma konusunda yüz milyarlarca Euro harcamak istediğine pek de emin değilim. AB’nin savunma girişimi konusundaki samimiyeti de pek bir sorgulanır durumda. Zira AB dönem başkanlığını üstlenen Slovenya’nin Krenj kentinde düzenlenen gayri resmi AB savunma bakanları toplantısında AB en azından ABD, İngiltere ve Türkiye gibi ülkelerin savunma bakanlarını da toplantıya çağırabilirdi. Toplantı gayri resmi formatta. AB’nin ABD’nin ‘5 eyes’ olarak bilinen İngiltere, Kanada, Avustralya ve Yeni Zelanda’yla istihbarat paylaşımında yer almadan küresel bir harekata gitmesi de pek bir zor.

Son olarak da Türkiye açısından ortada halen yanıtlanamayan bir soru işareti bulunuyor. Zira NATO’nun görev tanımı Washington antlaşmasının 5’inci maddesi ile sınırlı kalıp AB’nin ordusu kriz yönetimine ağırlık verecekse eğer, Türkiye’nin bu güvenlik mimarisinin kriz yönetimi ayağındaki konumu belirsiz hale geliyor. AB de bu belirsizliği giderecek hiçbir adım atmıyor. Türkiye’nin PESCO konusundaki ısrarı ve askeri mobilite projesine katılım arzusu aslında bu düğümü çözmeyi amaçlıyor. Ancak AB bu konuda hala kararsız.

Kabil’deki kaos Londra ve Ankara sayesinde sınırlı kaldı

Ve nihayet ‘teşrif ediyor’

Avrupa Komisyonu’nun genişleme ve komşuluktan sorumlu komisyon üyesi Oliver Varhelyi göreve geldiği tarihten bu yana tam 22 ay geçti. Ve nihayet resmi bir ziyarete bulunmak üzere Türkiye’ye geliyor. Yıl içerisinde Antalya Diplomatik Forumu’na katılması öngörülüyordu ancak son anda katılmaktan vazgeçen Varhelyi Türkiye’ye ‘teşrif’ ederek resmi temaslarda bulunacak. Kuşkusuz başta Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’yla olmak üzere iş dünyası dahil üst düzey önemli görüşmeler gerçekleştirecektir. Türkiye’nin Varhelyi’den en önemli beklentisi kuşkusuz AB’nin Türkiye’ye yönelik olarak bütüncül politikası hakkındaki görüşünü öğrenmek olacaktır. Zira AB Türkiye ile olan ilişkisinde hala kararsız görünüyor. Bir taraftan Doğu Akdeniz’deki sismik araştırmalara dayalı olarak   yaptırım tehdidini savuruyor, diğer taraftan Türkiye’nin AB’ye aday olduğunu ifade ediyor ancak başlık açmıyor, Gümrük Birliği’nin güncelleştirme çabalarını sanki yokuşa sürüyor. Buna karşın Afganistan konusunda Ankara’dan devasa beklentiler içerisine giriyor.

Türkiye NATO ülkesidir!

Türkiye’nin başta temel hak ve özgürlükler olmak üzere birçok alanda eksiklikleri yok değil. Ancak AB’nin hem savunma hem siyasi alanda Türkiye’yi kafasında nerede konumlandırdığını artık resmen dile getirmesi önemli. Afganistan konusunda 1 Eylül tarihli New York Times gazetesinde bir görüş kaleme alan Josep Borrell, Türkiye’yi NATO’yla anmaktansa, Hindistan ve Pakistan ile Körfez ülkeleriyle anmayı tercih ediyor. Son dönemde Türkiye’ye yönelik eleştirel görüşlerine ara veren Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’a yakın siyasetçi ve gazeteciler de Afganistan konusunda Türkiye’yi NATO’yla değil Çin’le Rusya’yla ve Pakistan’la anıyorlar maalesef. Türkiye bir NATO ülkesidir nokta. AB’nin Türkiye konusundaki görüşleri ve fikirleri hala bulanık olabilir. Bu çerçevede Varhelyi’nin Ankara ziyareti esnasında AB’nin Türkiye konusundaki fikir bulanıklığını berraklaştırmak için önemli bir fırsat. Türk siyaset ve iş dünyasının Varheyli’nin aklındaki soru işaretlerini gidermesi için de çabalamaları gerekiyor.