Ukrayna ve Rusya masaya oturmaya nasıl ikna edilir

28 Şubat 2022

Rahmetli hocamız Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, 20’nci Yüzyıl Siyasal Tarihi isimli devasa eserinde, Rusya analizlerinin çoğunu, 1853-1856 Kırım Savaşı’nda Rusya’nın uğradığı yenilgiye dayıyordu. Rusya kendisine Karadeniz kapısının kapandığını görünce, bugünkü sınırlarını elde edinceye kadar sürdüreceği Asya macerasına atılmış ve bugün sahip olduğu “dünyanın en geniş ülkesi” sıfatını edininceye kadar da durmamıştır.

Ukrayna, ne kadar geniş görünürse görünsün, Rusya’nın 30’da biri kadar bir ülkedir; Rusya’nın Ukrayna’yı veya onun bir iki ilini, hatta Kırım’ı arazisine katmakla elde edeceği bir kazanç yoktur. Olaya Aralık 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki gelişmeler, özellikle NATO’nun genişlemesi çerçevesinden bakarsak, şu andaki Ukrayna felaketine yol açan faktörü daha rahat görürüz. Sovyetlerin feshinden sekiz yıl sonra, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti, 2004’te Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan, 2017’de Karadağ ve nihayet önceki yıl Kuzey Makedonya, NATO’ya üye olarak alındılar. Bu tarihte, Bosna-Hersek, Gürcistan ve Ukrayna’nın da NATO’ya katılmak istedikleri açıklandı. 2004’te Rusya hala Sovyet-sonrası sarsıntılardan kurtulamamıştı; bundan sonraki dalgalarda NATO üyesi olan dört ülke ise Rusya açısından kayda değer tehdit sayılmazdı. Ancak Gürcistan ve Ukrayna ile, Putin’in “Anavatanın NATO tarafından kuşatılması” diye nitelediği olay tamamlanmış olacaktı.

Bu olgu Putin’in o kadar korkuttu ki, ülkesine günde 20 milyar dolara mal olan bir savaşı göze aldı.

Savaşın asıl faturasının masum Ukrayna halkına çıkacağı anlaşılıyor. Ama omuzdan atılan roketleri ve onların atıldığı rampaları imal edenler çok mutlu olsalar gerek; çünkü 25’e yakın ülke, Rus tanklarına ve toplarına karşı koyabilsinler diye, bu silahları çerez gibi Ukraynalılara dağıtıyorlar.

Bu silahlarla ve askeri eğitim almamış sivillerle Rusya’yı durdurmak mümkün değilse de, birkaç Rus zırhlısının, içindeki askerlerle vurulması sonrası, Rusya’nın (“Ukrayna diye bir ülke-millet yoktur!” diyerek, kuşatma korkusunun, aklıselimini tamamen elinden aldığını ortaya koymuş olan) liderinin, başlattığı bu işgali tam bir katliama çevirmesine yetebilir. Şu anda yapılacak şey, Ukrayna’ya silah vermek, Rusya’nın ticaretini engellemeye çalışmak değil, iki başkanı, Zelenski ve Putin’i bir masada buluşturmaktır. Bunu başarmanın tek yolu iki liderle uzun uzun, sakin sakin, ikna edici argümanlarla konuşmaktır. Görünen o ki, Batı buna niyetli olmadığı gibi, yeterli de değildir. Şu anda ne AB’de ve ne de NATO’da bunu yapabilecek Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan başka lider yoktur.

ABD, savaş öncesi haftalardaki kışkırtıcı tavrı ile zaten bölgede bırakın barışı, savaşın yayılmasını, Karadeniz’in tütün sahillerini kaplamasını istediğini göstermiştir. Bir yıldır, Boğazlardan ve Türkiye’den geçmeden Balkanlara ulaşmanın hazırlığı içinde olan Yunanistan üslerini oluşturmaları, bunun başka bir kanıtıdır.

İş Türkiye’ye düşmektedir; başarı şansı yüksektir. Tabii, “dostlarımız” başka bir hainlik planlamıyorlarsa!

Yazının devamı...

Savaşmadan işgal etmek!

24 Şubat 2022

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, NATO’ya karşı “muhasara sendromu” ile başlattığı irade savaşı, salı gününe kadar haklı görünen bir konumda sürüyordu. Putin’in, eski Sovyetler Birliği’nin Rusya’dan sonra ikinci en büyük sanayiini yaratmış olan bir halkın 105 yıl önce kurduğu Avrupa’da Rusya’dan sonra ikinci en büyük ülkesini yok sayarak, ayrılıkçı bir azınlığın ilan ettiği Donbas cumhuriyetlerini meşru siyasal varlıklarmış gibi tanıması ve bu sözde ülkelere Rus birlikleri sevk etmek üzere parlamentodan yetki alması bir anda ibrenin değişmesine sebep oldu.

Moğollardan Osmanlılara, Ruslara, Kazaklara birçok milletlerin işgalinde kaldılar ve şu anda ülkelerinde (Ruslar başta olmak üzere) diğer birçok etnik grubun varlığı sebebiyle oranları yüzde 77’ye kadar düşmüş olsa da bir Ukrayna halkı vardır ve 105 yıldır kendi anayasaları, milli marşları ve para birimleriyle, Birleşmiş Milletler’in bütün üyeleri tarafından tanınan ülkelerinde yaşamaktadırlar. 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) üyesi olan Ukrayna, 1998’den beri, AB Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması’na taraftır.

Evet, Ukrayna’nın Belarus, Rusya, Moldova ve Romanya ile sınır ihtilafları vardır. 2014 yılında ülkedeki işçi huzursuzluğu kitlesel ayaklanma hareketine dönüşmüş ve seçilmiş Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, Onur Devrimi veya Turuncu Devrim denen bir kitle ayaklanmasıyla devrilmişti. Rusya lideri Putin, bu noktadan sonra Ukrayna’nın sadece siyasal yöneliminden rahatsızlığını ifade etmekle kalmadı, aynı zamanda ülkenin büyük kısmını oluşturan Kırım Yarımadası’nı önce işgal, sonra ilhak etti. Dahası, aynı tarihte Putin, iki vilayette, Donbas denen Donetsk ve Luhansk’ta yaşayan Rus azınlığı azdırarak, bağımsızlık ilan ettirdi.

Putin şimdi bu iki sözde cumhuriyete “barış gücü” adı altında Rus birliklerini sokmak üzere gerekli emri verdi. Böylece Rusya, savaşmadan Ukrayna’nın tümünü değilse bile beşte birini işgale -kendine göre yasal zeminde- imkân bulduğu kanısında.

Ukrayna’daki darbenin o tarihte başkan olan Barack Obama ve yardımcısı Joe Biden tarafından kotarıldığı çok yazıldı, söylendi. Darbenin mimarının Açık Toplum Vakfı kurucusu iş adamı George Soros olduğu da çağdaş komplo teorileri arasındadır. Bu iddianın, eski ABD başkanı Donald Trump tarafından da dile getirilmesi Ukrayna’yı soğuk savaş sonrası dönemin en karmaşık bilmecesi yaptı.

Putin’in işgal adı vermediği askeri hamlesi ve Biden’ın NATO’nun AB’li üyelerinin gönülsüz desteğiyle açıkladığı bir ayağı sakat yaptırımlar ortaya öyle bir yavaş çekim postmodern çatışma hali çıkarttı ki gelişmelerin yönü ve yoğunluğu hakkında tahmin yapmayı imkânsız hale getirdi.

Dünyanın patronu olarak Biden’ın, “Amerika’nın doğası gereği diğer ülkelerden farklı olduğu” ideolojisini canlandırmak üzere dünyaya NeoCon perspektifle yeni bir nizam verme niyeti tartışılırken, şimdi de ortaya Putin’in Sovyetler’den bile geriye giderek Çarlık Rusya’sının egemenlik haritasını canlandırma hayaliyle karşı karşıyayız.

Yazının devamı...

Afrika bize Yunanistan’dan daha yakın!

21 Şubat 2022

Yine yoğun dış gündem günlerindeyiz. Bir tarafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem sıklığı hem de yoğunluğu artan yeni Afrika turu sürerken, diğer yandan sınırdaş komşumuzla danışma toplantılarına devam ediyoruz.

Erdoğan Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Senegal ve Gine Bissau'yu ziyaret ediyor. Eski adı Zaire olan bu Kongo’yu, komşusu eski komünist Kongo ile karıştırmamak gerekiyor. (Bu arada, iki Kongo’da da resmi dilin hala Fransızca olmasının üzücü olduğu da bir gerçek.) Erdoğan’ın ziyaret ettiği Kongo, Afrika’nın Cezayir’den sonra ikinci en büyük ülkesi. Başkent Kinşasa, dünyanın Fransızca konuşulan en büyük kenti. Böyle baktığınızda, Kongo ile ilişkilerimizin artmasının bu ülkeye sağlayacağı yararları zihnimizde canlandırmamız daha kolay oluyor. 

Cumhurbaşkanı, bugün Senegal’in başkenti Dakar’aın yakınındaki Diamniadiao kentinde yapılan Olimpiyat Stadı’nın açılışına katılacak. Stad, Türkiye’nin yüz akı Summa İnşaat tarafından yapıldı. Senegal'in 2022 Gençlik Yaz Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmasına yönelik bir hazırlık olan bu büyük spor kompleksi, 1.5 yılda tamamlandı. 55 bin kişilik tesisin bir özelliği, gereken tüm enerjinin, tesisin içindeki güneş santralinden karşılanacak olması. Erdoğan, tesisin açılış törenine katılacak diğer liderlerle görüşmeler yapacak. Ayrıca, ziyaret vesilesiyle Dakar Büyükelçiliği'nin yeni binasının resmi açılışı da yapılacak.

Erdoğan’ın son durağı, cumhurbaşkanı düzeyinde ilk kez ziyaret edilecek Gine Bissau olacak.

Böylece, Erdoğan’ın ziyaret ettiği Afrika ülkelerinin sayısı 35 oluyor. Bazılarına birden fazla gitmiş olan Erdoğan, 55 ziyaret gerçekleştirmiş oluyor. Bu etkileyici istatistiği tamamlayacak nokta şu: Türkiye, Afrika ülkeleri ile en çok resmi görüşme yapmış ülke. ABD’si, AB’si, Çin’i, Rusya’sı ile dünyada bunca yayılmacı ülke varken, Türkiye’nin Afrika ile bu denli sıkı ilişki kurmasına ne anlam verileceği, uluslararası merak konusu oldu; olmaya devam ediyor.

İngiliz Yayın Kurumu BBC, bir yorumunda Türkiye’nin Afrika’da nüfuz arayışı içinde olduğunu iddia etti. Le Monde gazetesi de Erdoğan’ın Afrika ilişkilerini “agresif” diye nitelemişti. Kişilerin yanı sıra ülkeler de, başka ülkeleri kendisi gibi biliyor olsa gerek!

Türkiye, 2005'te Afrika Birliği'ne "gözlemci üye" oldu. Birlik, üç yıl sonra Türkiye'yi “stratejik ortak” ilan etti. Sömürgeci ülkeler Afrika’yı terke davet edilirken, Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerini böylesine geliştirmesinin temelinde, ilişkileri karşılıklı kazanç ilkesiyle tesis etmek bulunuyor. Elbette bu temaslarda ticareti geliştirmek, daha çok Türk firmasının bu ülkelerde iş yapmasını sağlamak gibi motifler de var. Ama bu temaslar sırasında görüştüğünüz siyasetçilerin, diplomatların ağızbirliği etmişçesine ifade ettikleri bir nokta daha var: Erdoğan’ın görüşmelerde muhataplarıyla eşit zeminde, deneyimlerini aktarmak kadar muhataplarının deneyimlerini de dinlemek çabası içinde bulunması, ülkeler arasındaki ilişkilerin bir kardeşlik zeminine oturmasını sağlama gayreti... Sık belirtilen bir diğer nokta ise, ikili görüşmelerde mutlaka ele alınan başlığın eğitim iş birliği olması.

Yarın, ayrıca Yunanistan ile 64’üncü kez bir araya gelip, nasıl daha iyi komşuluk ilişkisi kurabileceğimizi konuşacağız. Ekonomi ve ticaret alanlarındaki görüşmelere “Pozitif Gündem Diyaloğu” adı verilmiş bulunuyor. Adına “Pozitif” dersek belki pozitif bir sonuç alınabilir; kim bilir!

Yazının devamı...

Geçmişi açmanın ne yararı var?

17 Şubat 2022

Kişilerin hayatında olduğu gibi, devletlerin hayatında da acılı dönemler vardır. Katar’ın ortadan kaldırılması için, Trump’ın parlayan iki yıldızı, Zayed’in ve Selman’ın oğulları (biri Birleşik Arap Emirlikleri’nin diğeri Suudi Arabistan’ın veliahdı olan) iki Muhammed’in yaptıkları komplo gibi. Ancak, kişilerde olduğu gibi, devletlerin belleklerinde bu kötü dönemler sürgit yer etmiyor; kolayca unutuluyor. 2017 Haziran ayında, Trump’ın ajitasyonu sonucu Arap Birliği’nin kararıyla Bahreyn Katar’ı işgal edecek, BAE ve Suudi Arabistan asker gönderecek ve Katar ortadan kalkacaktı. Güya Katar, İran ile ortak işlettiği petrol ve doğal gaz kaynaklarının gelirini paylaştığı için teröre destek vermiş oluyordu. Trump’ın kısa aklıyla bu gelir kesilince İran’da rejim değişecekti.

TBMM’nin gece yarısı kabul ettiği Katar Tezkeresi’ni de hatırlıyor musunuz? AK Parti ve MHP’nin 240 oyuyla “Katar'ın askeri kurumlarının modernizasyonu suretiyle bölgesel ve küresel barışa katkı sağlanması amacıyla” sembolik bir sayıda Türk askerinin Katar’da konuşlandırılması kabul edilmişti. Türk birliği o gece Katar’a ulaşmış ve Bahreyn işgali başlamadan sona ermişti.

Şimdi bu kararın ne kadar basiretle alınmış olduğunu, biz değil, BAE ve Suudi Arabistan yazarları söylüyor. (O zaman Arap dünyasında Katar siyasetini eleştiren sadece Washington Post yazarı rahmetli Cemal Kaşıkçı idi; bu cesaretini canıyla ödedi.)

Ama olan oldu; sadece Katar değil, tüm Arap Birliği kurtuldu. Hafta başında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BAE ziyareti dolayısıyla sadece başkent Abu Dabi’de değil yedi emirlikte yapılan kutlamalar sadece dost ve kardeş bir halkın, öngörü sahibi liderine hoş geldin demek için değil, adeta Arapların kardeş kanı dökmekten kurtuluşunun da kutlanmasıydı.

Türkiye, hiçbir zaman, Katar planları yapılırken de hiçbir Arap ülkesine düşman değildi. Bu satırların yazarı da dâhil, iki veliaht Muhammed hakkında görüş ifade edenlerin çoğu, zaman zaman sert ifadelerle, sadece aklıselimin yoluna işaretle yetindiler.

Arapları bir uçurumun eşiğine iten Trump gitti; ardından gelen Joe Biden, ülkesinin askeri üslerini ve askeri yardımlarını toplayıp, Arap coğrafyasını terk ediyor. Başka bir deyişle, Araplar, kurmaya çalıştığı akıl ve mantıktan uzak Şii Hilali sevdasıyla Yemen’den Lübnan’a bu coğrafyayı bir mezhep savaşının içine atmak üzere olan İran’la karşı karşıya bırakılmış bulunuyor. Bu kaostan, ABD’nin planladığı gibi Müslüman’a Müslüman kanı döktürerek çıkılamaz. Bu kaos, siyasal birlik, ekonomik istikrar ve samimi diyalogla aşılabilir.

Türkiye, bölgenin birlik ve istikrarının (İsrail dâhil) tüm bölge halkının diyaloğuyla sağlanacağı inancıyla çok taraflı çabalarını sürdürüyor. Bu çabaların, bölge barışına, kanayan Filistin yarasının tedavisine ve İsrail’in 73 yıldan beri aradığı güvenliğe kavuşmasına ve mezhep savaşı denen ilkelliğin tamamen ve ebediyen yok olmasına imkân sağladığı görülünce, uluslararası desteğe de kavuşacağı şüphesizdir.

Yazının devamı...

Amerika sayesinde Rusya-Çin dostluğu güçleniyor

14 Şubat 2022

Çin Komünist Partisi Merkezi Komitesi’nin Stratejik Çalışmalar Enstitüsü öğretim üyesi Song Fang, açıkça itiraf ediyor:

“Çin ile Rusya’nın ilişkileri hiçbir zaman bugünkü kadar sıkı ve sağlam olmadı; iki ülkenin anlaşmaları hiçbir zaman bu kadar geniş kapsamlı temellere dayanmadı.”

Haklıdır; Rusya da “Sovyetler Birliği” adıyla anılır ve işbaşında 74 yıl boyunca “Tüm Rusya Komünist Partisi” bulunurken dahi, iki komünist dev ülke, NATO’suyla, ABD’siyle bütün kapitalist aleme karşı ittifak yapmaları beklenirken, daima birbirlerine mesafeli olmuşlardı. Çin-Rus ilişkileri hiçbir zaman “kapsamlı stratejik koordinasyon temeline oturan dünya barışına yönelik ortaklık” kelimeleriyle tanımlanmamıştı. Prof. Song, bunu Çin Komünist Partisi Haber Ajansında yayınlanan yazısında şöyle özetliyor:

“Her iki ülke de gerçek çok taraflılığı uygulamakta, uluslararası ilişkilerde demokrasiyi teşvik etmekte ve dünya barışı, istikrarı ve sürdürülebilir kalkınmayı sağlamaktadır.”

Çin-Rusya ilişkilerindeki bu stratejik gelişme sizi ve beni, Prof. Song kadar heyecanlandırıyor olmayabilir. Ama iki ülke arasındaki mesafeli ilişkinin birden böyle--tabir yerinde ise “can ciğer kuzu sarması” haline dönüşmesinin sebebini de insan merak ediyor.

Hele, ABD ulusal güvenlik danışmanı Jake Sullivan’ın Rusya’nın Ukrayna’ya, Çin’deki olimpiyatların bitmesini bile beklemeden saldırmasının “belirgin bir ihtimal” olduğunu söylediği sırada, Çin neden kendisini Rusya ile “stratejik ortaklık” içinde gösteren bir açıklama yapıyor? Çin ile Rusya’yı, belki de bir Avrupa Savaşı’nın eşiğinde iken, bu sıkı ilişkiye iten faktör nedir?

Aslında ne kadar karmaşık görünürse görünsün bu soruların cevabı, kimine göre, çok basit: Çin, Minsk Anlaşmalarının uygulanması için Ukrayna’ya baskı yapmaya 7-8 ay önce başlamış olduğu halde, NATO’nun dikkatini şimdi birden Rusya’ya çevirmesinin, NATO’sundan AB’sine bütün batının dikkat odağının Rusya’ya dönmesinin sebebi, sihirbazların kullandığı ayna ve duman oyunu benzeri bir yöntemle seyircilerin dikkatini başka yere çekme çabası olarak görüyor.

Putin-Şi zirvesinden sonra yayınlanan ortak bildirinin ilgili bölümü bu kadar açık bir ifadeyle olmasa bile Prof. Song tarafından şöyle yorumlanıyor:

Yazının devamı...

Afganistan: Satılık organ pazarı

10 Şubat 2022

Avrupa haber sitelerine göre, halen Afganistan’da her yaştan insanın her tür organı için bir pazar var. Söz gelimi, böbrek arıyorsanız Herat’a gideceksiniz. Nasır Ahmad isimli bir doktor açıkça söylüyor: 2021’de 85 böbrek nakli ameliyatı yapmış. Böbreği veren bir masada yatıyor; alacak olan Avrupalı-Amerikalı kişi öteki masada. Doktor birinden alıp, ötekine aktarıyor böbreği.

Bir hastanede yönetici olan Dr. Ahmad Shekaib de, bağışçıların adeta birbiriyle yarıştığını anlatıyor. Nitekim organ nakli için kendi ülkesinde yıllarca sıra bekleyen kişiler atlıyor uçağa, Afganistan’a geliyor ve “Çarşıya bir haber uçuruyor...” Ertesi gün, organ bağışlamak isteyenler, hastanenin önünde kuyrukta.

Buraya kadar belki normal. Yani ortada bir “Alan memnun, veren memnun” durumu var… Gerçi arzın yüksekliği sebebiyle piyasa giderek düşüyor ve bir böbreğin fiyatı 3 bin euro’dan 1.000 euro’ya kadar inmiş bulunuyor. İşin insani boyutunu bir an görmezden gelip “Ama sonuçta yetişkin insanlar, kendi tasarruflarında olan bir işi icra ediyor ve organlarını başkalarına veriyor” diyebilirsiniz.

Ancak Taliban veya bu pazarın oluşmasına sebep olan siyasal irade her kiminse, onun utanç içinde yere bakmasını, eğer kamu görevlisi ise tasını tarağını toplayıp köyüne dönmesini gerektiren, aklın alamayacağı durum ise şu: Analar-babalar çocuklarının organlarını satıyor! Buna “organ bağışı” denemez. Avrupa haber sitelerinde bu işin, yetişkin bağışı gibi açıktan yapılmadığı, gizli sürdürüldüğü belirtiliyor. Ülkede hava ulaşımı çok düzenli olmadığı, Avrupa havayolları sefere başlamadığı, Türk Hava Yolları ve Air India gibi sınırlı sayıda sefer yapan şirket de “canlı insan organı” kargosu kabul etmediğinden, çocuk organı nakli kaçak yollarla, İran üzerinden yapılıyor. Hükümetler ve Taliban, kolayca “Bu işten haberimiz yok” diyebiliyor. Ama herkes biliyor ki Afgan çocukları, annne-babalarının veya yetimlere bakan kişilerin gelir kapısı olmuş vaziyette.

Afganistan’da milyonlarca çocuğun açlıktan ölüm tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu tüm dünya biliyor; Afgan çocukların organlarının çalındığı da, Eileen Gu’nun olimpiyatlarda aldığı altın madalyalar kadar olmasa da, haberlerde yer alıyor. Alıyor da ne oluyor?

Afganistan’da, önce Sovyetler’in işgali, ardından da ABD ve ortaklarının El Kaide’ye açtıkları savaş sebebiyle bozuluncaya kadar, son derece hassas aşiret düzenini ayakta tutan bir sistem vardı. Ahlak, toplum kuralları, siyaset, sanat, yüzyıllarca sarsılmadan işlemişti. 2001’de başlayan ABD işgali, dünyanın en eskilerinden biri olan Afgan uygarlığının son izlerini de yok etti.

Şimdi o onurlu Peştular, Beluçiler, Hazaralar, karınlarını doyurabilmek için çocuklarının akciğerlerinin bir kısmını, orta kulaklarını, pankreaslarını ve tabii böbreklerini satışa sunuyor.

Peki, kendince bu koca ülkeyi yönettiğini sanan bir avuç Taliban teröristi ne mi yapıyor? Bu haberleri yalanlıyor ve ülkede organ nakli pazarının olmadığını söylüyor.

Yazının devamı...

Açlıktan bebeklerin öldüğü ülke: Afganistan

7 Şubat 2022

Ukrayna savaşın eşiğinde. Batı kamuoyu ve dünya siyaseti, doğal olarak tüm dikkatini burada topladı. Afganistan, Ukrayna’dan Trakya kadar daha geniş, nüfusu da 6 milyon daha fazla. ABD ve onun koalisyon ülkelerinin işgalindeyken, medyada Afganistan’dan çok söz ediliyordu. Hele de, Amerika’nın bu ülkeyi eliyle Taliban’a teslim ederek geri çekilmesi sırasında Afganistan’sız gün geçirmedik. Ama dünyanın dikkati artık başka konulara kaydı.

Sahne ışıkları Afganistan’a dönük iken mesela her 5 saatte bir çocuğun mayına bastığı veya taraflar arasında kaldığı için öldüğüne ilişkin haberler okurduk. Gününe göre ya buradaki saat ya da ölen çocuk sayısı değişirdi. Şimdi İngiltere’deki bir STK, takipçilerini, sosyal medyada bir dilekçeyi imzalamaya çağırınca fark ediyoruz ki, Afganistan’da şu anda açlık var ve önümüzdeki bir ay içinde tam 5 milyon çocuk ölecek. “Ölebilir” veya “ölmesinden korkuluyor” değil, yapılan açıklamada “5 milyon çocuk ölecek” deniyor.

Taliban, koşa koşa hükumet dairelerine kurulup, hükumet yönetiminden ve uluslararası ilişkilerden haberi olan, şu geçiş döneminde ülkesine yardım için dünyanın dört bir yerinden koşup gelmiş, eski memurları, milletvekillerini, büyükelçileri, geldikleri yerlere geri gönderdi. Hatta bir Taliban yetkilisi, utanmadan, bu kişilere eski yönetimlere yardımcı olduklarından dolayı yargılanıp asılmadıkları için sevinmeleri gerektiğini bile söyledi.

Dağlarda başka teröristleri, rakip hizipleri kovalamak ve onlarla çatışmakla ülke yönetmenin birbirinden çok ayrı şeyler olduğunu bile idrak edemeyen Taliban yöneticileri, kendileri ve gözlerindeki ideolojik perde sebebiyle dünyayı fark edemeyen diğer bütün fanatikler gibi, her şeyi yapabileceklerini sandı. Bir diğer açmazları da, 20 yıldır ülkelerini işgal altında tutan ülkenin, her şeyi kendilerine teslim edip gitmesinin verdiği kibir girdabı oldu. Hele bu ülke, dünyanın en büyük askeri gücünü temsil eden ABD olunca, Taliban’ın kibir ve şımarıklığının ölçüsü kalmadı.

Hamid Karzai ve Eşref Gani gibi eski yöneticiler, “Şu kadar milyon doları alarak açtı” gibi yalan haberlerle küçültülmek istendi. Onlarla birlikte ABD işgaline rağmen Afgan milli şuurunu ayakta tutmayı başarmış olan memur ve subay kadrosu da kenara itildi. Aralarındaki husumetlerin ortaya çıkmaması için doğru dürüst bakan, başbakan, devlet başkanı bile seçmekten kaçınan Taliban, 6 ayda ülkeye tam bir “kıtlık getirmeyi” başardı.

Korona değil, bildiğimiz zatürree (akciğer iltihaplanması) sebebiyle her gün kaç çocuğun öldüğü bile bilinmiyor; çünkü Taliban, beceriksizliği sayesinde, ülkedeki doktorların yüzde 60’ının kaçmasına da engel olamadı. 4 çocuğun yattığı bir yatağın başındaki bir doktor, dışarıya kaçırılabilen bir videoda “Elimizde ilaç yok; ama bu çocuklar zatürreden önce açlıktan ölüyorlar” diye ağlıyordu.

Ülkede hayatta kalabilmek için başka bir facia daha devam ediyor. Bunu Perşembe günü ele alalım.

Yazının devamı...

‘Bilişsel empati’

3 Şubat 2022

Cumhurbaşkanı Erdoğan bugün, Batı’ya göre Rusya’nın her an saldırıp işgal edeceği Ukrayna’yı ziyaret ediyor. Bu, sıradan bir dostluk pekiştirme ziyareti değil; ikili ilişkileri Ocak 2011’de stratejik düzeye çıkartmış olan iki ülke arasında, cumhurbaşkanı düzeyinde 10. görüşme olacak.

Ukrayna-Türkiye Yüksek Düzeyli Stratejik Konseyi’nin oluşturduğu Stratejik Planlama Grubu (SPG), Ticari ve Ekonomik İşbirliği Komisyonu ve Savunma Sanayii İşbirliği Ortak Komisyonu gibi birçok mekanizma var. Yarın iki ülke, Stratejik Ticaret Anlaşması imzalayarak, ilişkilerini bir üst düzeye taşıyacaklar. Türkiye, Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra bağımsızlığını yeniden kazanan Ukrayna’yı 1991’de hemen Rusya’nın ardından tanımıştı. Türkiye ile Ukrayna arasındaki ticaret de hızla gelişiyor. Bunda, Ukrayna’nın teknik yatırım ve imalat sektörü açısından Sovyetler’in Rusya’dan sonra en gelişmiş ikinci üyesi olmasının da payı var.

Erdoğan-Zelenskiy görüşmelerinde elbette Batı ile Rusya arasında Ukrayna konusundaki gerginlik de ele alınacak. Bu duruma “gerginlik” demek, meseleyi çok küçültmek olarak görülebilir. Rusya 2014’te bir yıldırım harekâtıyla Kırım’ı işgal ettiği günden beri, iki ülke resmen savaş halinde; NATO’ya göre Rusya Ukrayna’nın tümünü her an işgal edebilir. Rusya’nın Ukrayna’yı doğu ve kuzeyden kuşatan 100 bine yakın askeri var. Ancak Putin, birçok defa, Ukrayna’yı işgal etmeyeceğini söyledi.

Şurası da var ki Putin, Batı’nın, eski Sovyet ülkelerini sırasıyla NATO’ya üye yaparak, bu ülkelere asker ve silah yığmasından hoşlanmadı. Ukrayna ve Gürcistan’ın NATO’ya üye alınması suretiyle bu kuşatmanın (Putin’in deyimiyle, “Rusya Federasyonu’nu da Sovyetler gibi tamamen dağıtmak amacıyla”) yeni bir aşamaya evrilmesi ihtimali, Putin’in Batı’ya güvenini yok etti.

Buradaki “kızdırmak” yerine “’güvenini yok etmek” diyerek, Amerikalı tarihçi-yazar Robert Wright’ın yapılmasını istediği “bilişsel empati” (cognitive emphaty) çabasını uygulamaya çalışıyorum. Wright, geçen hafta şöyle yazdı:

“Ukrayna krizi, ABD yönetimlerinin ‘bilişsel empati’ eksikliğinden kaynaklandı. Bilişsel empati, diğer insanların dünyayı ve olayları nasıl algıladıklarını anlama çabasıdır; ‘acılarını hissetmek’ veya duygularıyla özdeşleşmek değildir. Buna ‘duygusal empati’ denir. Keşke NATO, Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti'ni ittifaka katılmaya davet ederek Rusya’nın yarasına tuz basmasaydı.”

Wright’ın ne dediğini doğru anladıysam, NATO kuşatması, Putin’in duygu durumunda öfke yaratmış olabilir ancak bizim, Putin’in ne yapacağını, onun bilişsel faaliyetlerini, anlama, öğrenme, değerlendirme ve sorun çözme gibi zihinsel çabalarını kavramamız gerekiyor. Bunu kavrarsak, Putin’in neyi ne amaçla yapacağına dair bir ipucu elde etmiş oluruz.

Erdoğan, Ukrayna’nın arada kaldığı, bir tarafını samimiyetine asla güvenilemeyecek bir Biden, diğer tarafını ne zaman rasyonel düşünmeye son vereceği bilenemeyecek Putin denkleminde, bilinmezleri bir ölçüde daha yakından müşahede edebileceği bir yolculuğa çıkıyor. Bu çabanın bir arabuluculukla sonuçlanıp sonuçlanmayacağını gelecek hafta Putin’in Türkiye ziyaretinde anlayacağız.

Yazının devamı...