Türkiye’nin suçları!

21 Aralık 2020

Bir insan ABD Merkezi İstihbarat Dairesi CIA’de 26 yıl çalışıp, başkanlığına getirilmişse ve önce George W. Bush’un, ardından Barack Obama’nın savunma bakanlığını yapmışsa o kişiye ABD derin devletinin cisimleşmiş hali diyebilirsiniz. Bu kişi sizin ülkenizin bir takım eylemleri ve politikaları sebebiyle bedeller ödemesini istiyorsa, ülkeniz ve o siyasetleri için gurur duyabilirsiniz.

Robert M. Gates, Bush tarafından CIA başkanlığına getirildi; daha sonra savunma bakanlığına atandı. Altı yıl ABD dış güvenlik siyasetine yön verdi; görevde bulunduğu sırada ABD’nin Irak Afganistan savaşlarını yönetti. Kendisi Irak’ın ve Suriye’nin üçe bölünme siyasetinin mimarı ve ilk uygulayıcısıdır. Şimdi bu zat adını Joe Biden’a hatırlatmak amacıyla olsa gerek New York Times’a yazdığı bir makalede, Trump’ın dışişleri, ulusal güvenlik ve savunma bakanlıklarına yapacağı atamaları övüyor; Trump’ı karalıyor, ama giden yönetimin son dakikada attığı Türkiye’ye yaptırım adımını da övüyor. Yeni hükumetin, ABD müttefiklerini yeniden kazanmaya çalışacağını, bununla birlikte Almanya’nın Rusya’dan doğal gaz aldığı için sorumlu tutulması gerektiğini yazıyor. En uzun bölümü Türkiye’ye ayrılan yazıda Robert Gates şöyle diyor:

“Türkiye’nin ABD’nin defalarca uyarmasına rağmen Rus S-400 hava savunma sistemlerini almasının bir bedeli olması gerekir. İlan edilen yaptırımlar iyi bir başlangıçtır. Ankara ayrıca Libya’da, Doğu Akdeniz’de ve Suriye’de, diğer NATO üyelerinin barışı sağlama çabalarına zorluk çıkarttığı için hesap vermelidir. Üye ülkelerin diğer müttefiklerin çıkarlarına aykırı eylemleri görmezden gelinemez.”

Ya Türkiye’nin çıkarları? Gates’in o yüksek perdeden savunduğu vaazını kendi kulağı duyuyor mu? Eğer Türkiye’nin Libya, Akdeniz ve Suriye siyasetleri diğer bazı ülkelerin çıkarları ile uyum halinde değilse, aynı mantıkla diğer ülkelerin izlemek istedikleri siyasetler de Türkiye’nin çıkarları ile uyum halinde değil demektir. Neden bu uzlaşmazlık sebebiyle sadece Türkiye hesap vermelidir? Kaldı ki bu sayılan coğrafyalarda Türkiye’nin izlediği siyasetler tamamen Birleşmiş Milletler kararlarıyla, uluslararası hukukla ve kendi güvenlik ihtiyaçlarıyla uyumludur. Hatta Libya’da izlenen siyaset, ABD’nin de izlediği siyasetle uyumludur.

Ayrıca Türkiye’nin filan ülkenin çıkarlarını gözetme ve kendi tutum ve davranışlarını bu ülkenin siyasetiyle uyumlu hale getirme gibi bir zorunluğu mu vardır? Gates, 2011’den beri belli ki Bushların üniversitesinde rektörlük işlerine fazla eğildiği için bölgede olup bitenleri ve Türkiye’nin son on yılda edindiği oyun-kurucu rolünü fazla incelemeye imkân olmadı. O “hesap veren” veya “sorumlu tutulan” Türkiye’ye biz “Eski Türkiye” diyoruz.

Biden ve kendisine bir görev verilecek olursa Gates, Almanya’yı Kuzey Akımı 2 Boru Hattından dolayı ne kadar sorumlu tutabilirlerse, Türkiye’yi de o kadar sorumlu tutabilirler ve bu Trump’ın enayi yaptırımlarından daha ileri gidemez.

Yazının devamı...

Trump mı, Pompeo mu?

17 Aralık 2020

Türkiye dört yıl önce ABD’den Patriot hava savunma sistemlerini talep etti mi? ABD bu talebi reddetti mi? Trump bizzat “Evet, Türkiye istedi, biz Patriot’ları vermedik; mecbur kalıp Rusların sistemini aldılar” dedi mi?

Bu soruların hepsinin cevabı müspet! Türkiye, Rus malı S-400’leri keyfi bir kararla almadı. Savunma ihtiyacı sebebiyle aldı. S-400’lerin NATO silahlarını önlemek üzere yapılmış bir sistem olduğu gerçek değil. Bu sistemle Türkiye kendi savunma konseptinin gerektirdiği her türlü düşmana karşı önlem alabilir. Bu sistemin NATO uçaklarıyla uyumlu olmadığı da gerçek değil. Bu bir savunma sistemi ve siz ona kimi hasım olarak tanıtırsanız onu durdurur. NATO’daki bütün asker-sivil yetkililer bunları çok iyi biliyorlar. Dahası, Türkiye NATO’ya S-400 sistemlerinin yazılımlarını inceleme imkânı bile verdi.

Bunlar iki yıldır yazılıyor, çiziliyor; Türk tarafı NATO bünyesinde Amerikalılara ve diğer üyelere defalarca anlattılar. Özetle, S-400’ler mevcut yaptırım bunalımının sebebi değil, sonucudur. Bunalımı ABD başlattı ve bu hale getirdi.

Aslında ABD Türkiye’ye iki yıldır yaptırım uyguluyor. 1978’de Kıbrıs Barış Harekâtı’ndan sonra Türkiye’ye nasıl silah ambargosu uyguladılarsa, iki yıldır aynı ambargoyu üç aşağı beş yukarı uyguluyorlar. Kongre iki yıldır Türkiye’ye mühimmat, tank, zırhlı araç parçası satmıyor. Bunlardan sadece F-35 ambargosu biliniyor. O F-35’ler ki bizim ürettiğimiz parçalarla yapılıyor ve bize satılmıyor.

Bu tablonun içinde, “Bunu siz istediniz... Rus sistemini almasaydınız bunlar olmazdı” gibi aşağılık yalanlarla bezenmiş siyasal demeçleri dinlemek belki de işin en can sıkıcı yanı.

Trump’ın, Kongre’nin bu fiili yaptırımı Amerika’nın Hasımlarını Yaptırımla Karşı Koyma Yasası (CAATSA) çerçevesinde resmi yaptırımlarla pekiştirmesi için yaptığı baskıya görevi bırakmasına 36 gün kala boyun eğmesi başlıca iki şekilde yorumlanacaktır:

1. Görevde bulunduğu sırada aralarında bir yakınlık oluşmuş bulunan Erdoğan’ı bölgeye karşı siyasetini hiç beğenmediği Obama takımından biri olarak gördüğü Biden’ın eline ve insafına bırakmamak; ılımlı birtakım yaptırımlarla bu meseleyi geçiştirmek.

2. Türkiye’ye yaptırımlar önümüzdeki 33 gün içinde icra edilecek diğer öyle birtakım işlerin (İran’a savaş açmak gibi) parçasıdır ki Biden göreve geldiğinde kucağında bir Ortadoğu yangını bulmuş olacaktır.

Yazının devamı...

İranlı mollalar iyi mi?

14 Aralık 2020

Eğer Astana Süreci başarıya ulaşamadı ise, bunun en baş müsebbibi Beşar Esat ise ikinci sorumlusu İran’ı yöneten mollalardır. Aslında baş molla Ali Hamaney’i sorumlu görmek lazım ama 81 yaşındaki Şii lider, uzun süreden beri çalışamayacak kadar hasta. En son gazeteci Momahad Ahwaze’nin sosyal medya hesabından yaptığı paylaşıma göre, Hamaney görevini yıllardır güvenlik ve istihbarat işlerini yöneten 51 yaşındaki oğlu Mücteba Hüseyni’ye devretti. ABD ve İsrail gazeteleri bir süreden beri Hamaney’in ölmek üzere olduğunu yazıyorlar.

Hamaney prostat ameliyatı olduğundan bu yana altı yıl içinde medya tarafından birçok kere ölüme aday gösterildi, ama her seferinde kefeni yırttı. İsrail medyası ki İran hakkında en son bilgileri nedense hep onlar verir, Mücteba Hüseyni’nin İran İslam Devrimi’ni elinde tutamayacağı, ülkenin 41 yılın sonunda İslam Devrimi denen Şii diktasından kurtulacağı ve yerini Şah rejiminden sonra bir kaç haftalığına kurulabilmiş olan cumhuriyete bırakacağını da yazıyor.

Ali Hamaney ve işbaşındaki rejim, Yemen’den Beyrut’a bir Şii Hilali kurmak ve karşısındaki Arap rejimleri ile çatışmayı tercih etti. Afganistan’dan Irak’a ABD’nin ve AB’nin en büyük İslamofobi aracı olarak kullandığı siyasal şiddetin örgütünü kuran, eylemlerini besleyen, İran’ın diplomatik ağını kullanarak İran halkının dünya üzerinde en yüz kızartıcı şekilde itham edilmesine sebep olan bu rejimin kahrını çekmeyen komşusu kalmadı. Türkiye ve Ürdün, İran ve onun kuklası Esat rejiminin yerinden yurdundan ettiği milyonlarca Suriyeliye ev sahipliği yapması, bu azabın sadece bir bölümüdür.

Türkiye’nin Rusya ve BM’yi bir araya getirerek başlattığı Astana süreci, anayasanın yazılması ve seçimlerin yapılması ile devam edebilseydi hem Suriyeliler hem de Türkiye ve Ürdün çoktan rahat nefes almış olacaktı. Ama İran’daki rejim, Suriye’deki Şii kardeşi Beşar Esat ve onun diktasını kullanarak, kendince İsrail’e karşı bir cihat uyguluyor. Ama ne cihat?

İsrail’in Tahran’ın ana kavşaklarına bilgisayarlı, yapay zekâlı suikast makinalarını kurmasını bir tarafa bırakın, ne yarayacağı ve nasıl kullanılacağı belli olmayan nükleer silah çabası sayesinde İran’ın en büyük zararını görenlerin başında Kuveyt geliyor.

İran, uluslararası toplumun, milli sınırlara ve egemenlik haklarına saygılı bir üyesi olmuş olsa idi, onunla ortak gaz ve petrol sahaları sebebiyle Kuveyt de Körfez Araplarının husumetine hedef olmayacaktı. Bütün bu hengâmede, İran’ı açıkça kınamayan tek ülke vardır: Türkiye.

Ama yanlış anladıkları bir şiir sebebiyle Türkiye ve onun lideri için hiç kimsenin ağzına almadığı sözlere tevessül eden tek ülke de İran. Her ülkenin edebiyatında, geçmişe hasret dile getiren şiirler, romanlar vardır. Azerbaycan ile oradan daha fazla Azerbaycan Türkünün yaşadığı Tebriz’in ayrılması, edebiyatta yaşayan bir tarihtir. Bu şiirler her zaman okunur, bu şarkılar her zaman söylenir.

Hamaney hasta, tamam. Ama ülkede akli sağlığı yerinde başka kimse kalmadı mı?

Yazının devamı...

Biden tüy dikiyor

10 Aralık 2020

Biden’ın Dışişleri ve Ulusal Güvenlik için seçtiği kişiler, Antony Blinken ve Jake Sullivan’ın, Bush döneminin dünyayı cehenneme çeviren ve daha sonra Obama’nın kadrosunda da yer almaya devam eden kişiler olması, yeni ABD hükümetinin Şahinler Ekibi olacağının işareti sayılmıştı. Gerçi “At sahibine göre kişner” denilirse de orada sözü edilen sonuçta bir attır ve ideolojik tutumuyla Yeni Muhafazakâr (NeoCon) diye isim almış kişilerin kişnemesinde bir değişiklik olmayacağı bellidir.

Joe Biden, başka uluslar açısından belki de en önemli üçüncü bakanlığa, ABD Savunma Bakanlığı makamına, CentCom’un eski komutanı emekli Orgeneral Lloyd Austin’i getiriyor. ABD iç kamuoyu açısından Austin’in atanması siyasal bir tercih olabilir. Kendisi Afrikalı-Amerikalı ve ülkenin ilk siyah Savunma Bakanı olacak. Ancak bu zat, 2011 yılında Irak’taki ABD kuvvetlerinin başına getirilmişti. Obama o sırada dünyayı turluyor ve “ABD dünyanın jandarması değil; ülke dışındaki kuvvetlerimizi azaltacağım” diye nutuklar çekiyordu. Oysa Org. Austin’in ilk işi, bu kuvvetlerin sayısını artırmak oldu. Irak’a 4 bin ek asker yolladı; Irak’ın Özgürlüğü adı verilen operasyonu “Yeni Şafak” adıyla yeniden başlattı.

Bu nasıl bir operasyon ise, DAEŞ bu tarihlerde elini kolunu sallayarak Musul’u işgal etti ve Irak petrollerini dünyaya satmaya başladı. Bu çok başarılı görülmüş olmalı ki Austin terfi ettirilerek CentCom’un başına tayin edildi. CentCom, ABD’nin dünyaya yayılmış muharip birliklerinden biridir ve içinde bütün kuvvetlerden birlik ve teçhizat vardır. CentCom’u, Suriye’yi üçe bölme ve PKK-YPG teröristlerini Suriye Demokratik Güçleri (SDG) adıyla yeniden örgütlemesi, başına getirdikleri Ferhat Abdi Şahin veya kod adlarıyla Şahin Cilo/Mazlum Kobani’yi muhatap almasıyla tanırız. Bu yeniden isimlendirmenin mimarı, CentCom’un daha sonraki komutanı Gen. Raymond Thomas’ın, kahkahalar atarak, “Ben bunlara ‘Markanızı değiştirin’ dedim. Mesele çözüldü!” deyişini de hatırlarız.

CentCom sıradan bir askeri birlik değil, kendi içinde sivil danışmanları, siyaset bürosu, çeşitli ülkelerde temsilcilikleri olan bir yapıdır ve onun komutanlığı, askeri boyutları da olan tam anlamıyla siyasal bir görevdir. Örnek vermek gerekirse, bu komutanlık, Irak’taki özerk Kürt Yönetimi ile SDG arasında bir süredir uzlaşmaları ve birbirleri nezdinde diplomatik temsilcilik açmalarını sağlamak için görüşmeler düzenliyor. CentCom’un, SDG ve Kuzey Suriye’de kurduğu sözde özerk Kürt bölgelerinde PKK’lı teröristlere kamu yönetimi kursları düzenlediği, “belediyecilik dersleri” verdiği de biliniyor.

CentCom’u şu ya da bu siyasal ideolojiye hizmet etmekle suçlamak için ortada kanıt yok; yani komutanları Antony Blinken ve Jake Sullivan gibi NeoCon ideologları ile ortak kitap veya gazete makalesi yazıp konferanslar vermiyorlar. Ama onların da aynası, yaptıkları işler. Bu işlerin tamamı Suriye’yi üçe bölme ve bu bölümlerden birini, Irak’taki özerk Kürt Yönetimi ile birleştirme çabasının kanıtı sayılabilir.

Yazının devamı...

Koca Fransa’nın haline bak!

7 Aralık 2020

Önce Genç Osmanlıların, sonra Jön Türklerin, sağcısından solcusuna, muhafazakârından liberaline Türk aydınlarının bir tür okulu olmuştu Fransa. Modernleşme, batılılaşma ile o da Avrupalılaşma ile bir tutulmuştu ülkemizde. İlk yerleşik büyükelçimiz Yirmisekiz Çelebi Mehmet Efendi’nin gönderildiği Paris’teki anılarını okuduğumuz 1720’den bu yana Avrupa dendiğinde aklımıza ilk Fransa gelir. Ülkemizde en çok öğrenilen yabancı dil Fransızca olmuştur. Şimdilerde Almanya ve İtalya’dan sonra üçüncülüğe düşmüştür ama Fransa, yakın tarihe kadar Türklerin en çok ziyaret ettikleri ülkeydi. Fransa hala Türk öğrencilerin en çok tercih ettiği 5’nci ülke konumunda.

Bu sıkı ilişki, Osmanlı’nın parçalanarak yok edilmesinde İngiltere kadar aktif rol oynamış olmasına rağmen, örneğin Yunan ordusunu “Gel Anadolu’yu işgal et” diye ikna eden, onları gemileriyle İzmir’e getiren ülkenin Fransa olmasına rağmen devam etmiştir. Hatay’ı vatana yeniden katmamıza en çok direnen, Türkiye’yi yeniden savaşın eşiğine getiren Fransa olmasına rağmen.

Azerbaycan’ın Ermenistan tarafından işgal edilen topraklarının iadesi ve soruna barışçı yollarla çözüm bulunması için Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü (OSCE) bünyesinde yapılan müzakerede Minsk Üçlüsü denen ve Fransa’nın da üyesi olduğu gruba, 1992’de Türkiye’nin de oyuyla sürekli yetki verilmesi, ulusal belleğimizin çok kısa oluşuyla açıklanabilir mi? Yoksa sadece 80 yıl önce, Yunanistan’ı kukla gibi oynatarak, üzerine saldırtmış bir ülkenin, Sevr’de ülkenin üçte birini sözde bir Kürdistan ile bir Ermenistan oluşturulması için elinden almak üzere anlaşmalar, sözleşmeler hazırlatmış bir ülkeye, neden Azerbaycan’ın geleceğini emanet edersin?

Şimdi anlıyoruz ki Azerbaycan işgalinin 37 yıldır sürmesinin ve hem Azerbaycan’ın hem de Türkiye’nin oyalanmasının müsebbibi Fransa’dır. O Fransa ki, Azerbaycan ülke topraklarını kanla kurtardıktan sonra, parlamentosunda kabul ettiği bir yasayla, Dağlık Karabağ’ı bağımsız ülke olarak tanıyor.

Şimdi anlıyoruz ki, Minsk Üçlüsü’nün diğer iki üyesi ABD ve Rusya’yı da bu işgalin sürmesi, çözümün sürüncemede kalması ve böylece bir ilhakın sessiz sedasız, emrivaki ile dayatılması için ikna eden de Fransa’dır.

Bu Fransa şimdi, 15 Mayıs 1919’da gemileri ve başlarına komutan tayin ederek İzmir’e taşıdığı Yunan ordusunu, yeniden Türkiye’nin üzerine kışkırtıyor. Hiç yoktan icat edilmiş küçük bir ülke iken İngiltere ve Fransa’nın Osmanlı’dan koparttığı topraklarla bugünkü alanına kavuşan ve yine İngiltere ve Fransa’nın İtalya’nın elindeki emanet Türk adaları verilerek adeta Ege’nin hâkimi haline getirilen Yunanistan, daha önce de kışkırtmalara geldiğini unutmuşa benziyor.

Yunanistan demeyelim; çünkü Yunan halkının çoğu bu maceraya karşıdır ve Türkiye dostluktan yanadır; Yunanistan’ın başını 1920’de yakan Venizelos’un bu büyük torunu Kiriyakos Miçotakis diyelim. Ülkesini sürüklediği ekonomik bataklıktan kurtarmak için Fransa’nın sadakasına muhtaç olan Miçotakis.

Yazının devamı...

El Nahyan Rus paralı askerlerine neden yatırım yapar?

3 Aralık 2020

İsterseniz şöyle soralım: NeoConların paçavrası Foreign Policy dergisi böyle bir haberi neden verir?

NeoConlar-dan son haftalarda çok sık söz ettim. Bunun sebebi, Trump zamanında sinsi bir şekilde hükümete sızmış olan bu felsefenin askerleri, şimdi ellerini kollarını sallayarak ve burunlarını göğe dikerek, Biden yönetimine giriyorlar. Bu, bir yönetim felsefesi; bir uluslararası ilişkiler yaklaşımı; bir küresel güvenlik anlayışı. Bu, daha somut ifadesiyle, İngiltere-Fransa ikilisinin 1919’dan beri çizdiği ve 1945’te son şeklini verdiği dünya haritasını beğenmeyenlerin yeni paylaşma, yeniden haritalama siyasetidir. Nerede “güç” ve “siyaset” kelimelerini aynı cümlede kullanan bir Amerikalı görürseniz, ihtiyatla da olsa, NeoCon damgasını yapıştırabilirsiniz. İhtiyatla, çünkü Trump gibi siyasetten de bilgiden de fazla nasibi olmayan siyasetçilerin de “Amerika’yı eski gücüne kavuşturmak” gibi lafları yayılmacı-jandarma-ABD ideali olmasa bile, milliyetçi-halk dalkavukluğu güdüsüyle kullandıkları oluyor.

NeoConların paçavrası Foreign Policy bu haberi veriyor; çünkü göreve gelmek üzere hazırlıklar yapan Biden ekibine, dünyanın ne kadar karmaşık olduğunu, Obama’nın yarım bıraktığı Libya’yı üçe bölme projesine devam etmenin çok hayati bir hal aldığını göstermek istiyor. Bir parantez açalım: Bu NeoConların bölecekleri ülkeleri üçe bölmek gibi bir takıntısı var. Afganistan’ı, İran’ı, Irak’ı ve nihayet Suriye’yi de hep üçe bölmekten söz ettiler. 1920’de ABD başkanı Wilson’ın (Sevr’e önerilmek üzere) Kongre’ye sunduğu haritada da Türkiye üçe bölünüyordu.

NeoConların, Biden’ı yeni kadrolara Bush ve Obama artığı Şahinleri daha fazla doldurmaya tahrik ve bu atamaları onaylayacak olan Kongre’yi teşvik için bölgeyi olduğundan daha karmaşık göstermek istemesi normal. Bir başka Bush ve Obama artığı ise BAE veliahdı Muhammed bin Zayed el Nahyan’dır. Bu zat, Suudi Arabistan’ın veliahdı olarak kendisiyle aynı tıynette bir başka Muhammed’i, mevcut kralın oğlunu getirdi. Bu ikili, önce Bush’un, ardından Obama’nın her türlü kirli işlerine vekillik yaptı. Ve bunu çok akıllıca yapıtılar. BAE ve Suudi Arabistan, şimdi Libya’da bölünmüşlüğün devamını istiyorlar; çünkü birleşik bir Libya’nın ABD ve Batı aleyhtarı olacağını, demokratik bir kimlik kazanacağını biliyorlar. Aslında birleşik ve demokratik bir Libya, Rusya’nın da işine gelmeli. Ama Libya’daki Putin siyaseti “Bu ülkenin petrolünü ben yiyemezsem, size de yedirmem” kabadayılığından daha fazla derinlik sahibi değil. Yeni Libya’nın Türkiye yanlısı siyasetini sürdürmesi olasılığı da belli ki Putin’e cazip gelmiyor.

Kanlı savaş lordu Halife Hafter’i paralı askerlerle desteklemek, bu ülkede barışın tesisini imkânsızlaştırmak, petrol gelirleri korona sebebiyle epey azalan Rusya’ya pahalı geliyor olmalı. Öyleyse MbZ’in önüne atacağı birkaç milyon dolara Putin’in hayır demesi beklenmemeli.

NeoConlar dört ayak üstüne düştüler denebilir.

Yazının devamı...

Obama’nın 3’üncü Dönemi

30 Kasım 2020

ABD’de dört dönem seçilen tek Başkan Franklin Roosevelt’tir. Kongre, hemen başkanlığı iki dönemle sınırlayan anayasa değişikliğini kabul etti. Fakat öyle görünüyor ki Barack Obama, seçilmeden de olsa, kendisi fiilen görev almasa da ABD’yi bir üçüncü dönem daha yönetecek.

Obama bunu, sadece 8 yıl Başkan Yardımcısı olarak görev yapan yeni Başkan Joe Biden dolayısıyla değil, onun atayacağı bakanlar ve daire başkanları eliyle yapacak. Biden’ın Dışişleri Bakanı olarak atayacağı belli olan Tony Blinken’in, sadece Obama değil, ama ondan önce de 8 yıl George Bush’un siyasetini belirleyen Yeni Muhafazakâr (NeoCon) ekibe, ABD’nin dünyaya barış getirmek gibi bir görevi olduğuna, bunun için her kıtada mutlaka askeri güç bulundurması, her iki okyanusa mutlaka hâkim olması gerektiğine inanan Şahinler’den olduğunu artık duymayan kalmadı.

Biden’ın izleyeceği askeri güvenlik stratejilerini belirlemede dışişleri bakanından da etkili kişiler olacak. Örneğin, Ulusal Güvenlik Danışmanı görevine getireceği Jake Sullivan da aynı gelenekten geliyor. Hillary Clinton ile birlikte bütün dış gezilere gitmiş ve onun adına İran ile gizli nükleer anlaşma görüşmelerini yürütmüş olan Sullivan, Bush’ın Irak savaşının mimarları olan Bill Kristol, Max Boot ve Dick Cheney’nin çeşitli sürelerle ekiplerinde çalışmış bir kişi. Intercept Web gazetesinin kurucusu Glenn Greenwald, “CIA’yi, Sullivan kadar adını duyunca sevinçten havaya zıplatacak başka biri olamazdı” diye yazıyor ve devam ediyor: “Bill Kristol, Mike Chertoff, Mike Morell, Mike Rogers, John Podesta, şimdi Moskova’ya karşı kendileri kadar savaş çığırtkanlığı yapacak birini bulmuş oldular.”

“ABD’nin finans sermayesi, Trump’ın, ulusalcı-halk dalkavukluğu yüzünden âtıl kaldığı için, Trump’ın ayağını kaydırmak için elinden geleni yaptı” dediğimiz, hatta Trump daha da ileri gidip, büyük sermayeyi kendisini kaybettirmek için seçimlere hile karıştırmakla suçlarken, onun yerine gelen Biden’ın daha barışçı, toleranslı ve daha müzakereci olması gerekmiyor muydu? Eğer bu yorumlar doğru idi ise, şimdi dış politika ve güvenlik siyasetine bakacak iki önemli makama barış değil savaş, tolerans değil egemenlik ve müzakere değil güç gösterisi yanlısı genç insanların getirilmesi nasıl yorumlanabilir?

Bunun bir cevabı: “Listeleri Biden değil, Obama -Hillary ikilisi yapıyor” tarzında. Bir diğer cevabı ise, kendisi eski bir asker olan Biden’ın barış ve müzakere için etkili aracın güç gösterisi olduğuna inandığı ve siyasetten anladığı tek şeyin “güç siyaseti” olduğu yorumu.

Trump’ın seçimi kazanmaması için bugüne kadar savundukları ilkeleri hiçe sayan Washington Post ve New York Times’ın dahi yavaştan da olsa, Biden’ın güç siyasetini kınayan tek tük makalelere yer vermesi, Bush veya Obama’nın üçüncü dönemlerinin rahat geçmeyeceği korkusuna dayanıyor olmalı. Bu arada Netanyahu, Trump sonrasının korktuğu kadar kötü olmayacağını görüp rahatlamış olmalı; yoksa Biden’ı zora sokacak bir Tahran suikastına girişir miydi?

Yazının devamı...

Biden ‘Klasik Demokrat’ mı, ‘Yeni Muhafazakâr’ mı?

26 Kasım 2020

ABD’nin yeni Başkanı Joe Biden’ın nasıl bir yönetim kuracağı tartışılıyor. Bu konudaki en büyük işaret, Biden’ın “eskiden” nasıl siyasetler izlediğinde aranabilir. Ancak eskilerin bir sözü vardır: “Taç giyen baş akıllanır.” Metaforik “taç” Biden’ın değil, iki dönem Obama’nın başındaydı! Ama görüldü ki Obama akıllanacağına, özellikle ikinci dört yıllık dönemde, işleri Biden’a ve yüksek düzeydeki bürokratlara bırakmış, ilk Afrikalı-Amerikalı olarak bırakacağı mirasın ayrıntılarıyla uğraşmıştı.

Emanet taç Biden’a da pek uğurlu gelmedi; ABD dış politikasında ve güvenlik siyasetinde, Obama-Biden yönetimi, ABD’nin “Teröre Karşı Savaş” adı verilen ama gerçekte, İslamcı her türlü yönetimle mücadeleden başka bir şey olmayan Bush siyasetine aynen devam etti. “Aynen” ifadesini de ihtiyatla kullanmak lazım; çünkü Obama-Biden döneminde Bush yönetiminden katbekat fazla ülke bombalandı, dört katı daha çok Müslüman katledildi.

Klasik tanımlarına bakılırsa, ABD’li bir Demokrat Partili, bir Cumhuriyetçiden daha liberal, daha hoşgörülü, daha eşitlikçidir. Ama bu tanım, diğer birçok tanım gibi, Sovyetler Birliği çöktükten sonra değişti. ABD klasik düşmanı “Komünizm” öcüsünü kaybedip de askeri-endüstriyel kompleksini sürdürmek, her yıl 900 milyar doların üzerinde silah satın almak için yeni bir düşman edinme zorunluğuyla karşı karşıya kalınca, “Radikal İslam” diye bir kavram ortaya atıldı. Zamanla bu, birtakım terör olaylarıyla birleştirilerek “İslami Terörizm” ve “Siyasal İslam” gibi kavramlara dönüştü.

“Yeni Amerikan Yüzyılı” projesinin mimarı ve Yeni Muhafazakârlık akımının mucidi Robert Kagan, Bush yönetimi sırasında hem ABD Dışişleri’nde hem de Savunma Bakanlığı’nda etkili bir kişiydi. Eşi Victoria Nuland, Obama döneminde de Trump’ın ilk yıllarında da ABD Dışişleri’nde Ortadoğu Masası’nın başında idi. Kagan ve ekibi, Yeni Amerikan Yüzyılı’nı tanımlayan çok kitap yayımladılar ve ABD’nin, Fransa-İngiltere Yüzyılı’nda, özellikle Osmanlı’dan “kurtardıkları” topraklarda kurdukları devletleri ve düzeni neden yanlış bulduklarını anlattılar. Buna göre 1’inci ve 2’nci Dünya Savaşları’ndan sonra çizilen harita “Rusya’nın, İran ve Radikal İslamcıların istediği gibi at oynatmasına imkân veriyordu.

Bu Neocan felsefenin dile getirildiği kitaplardan birini, Kagan, Biden’ın yeni Dışişleri Bakanı Tony Blinken ile birlikte yazmıştı. Çok değil, geçen yıl Kagan-Blinken ikilisi, Washington Post’ta bir makale yayımlayarak, ABD’nin etrafının vahşi bir ormana döndüğünü ve dünyanın çok tehlikeli bir hal aldığını yazdılar.

Bu vahşi ormanla başa çıkmak için sundukları ise, Trump’ın önerdiği gibi ABD askeri varlığını azaltmak değil, tersine, ABD’nin daha aktif (yani saldırgan) tavır izlemesiydi.

ABD’nin Dışişleri bir şahine emanet ediliyor; Biden’ın herhangi bir konuda kendi doktrini olmadığını hatırlarsak, Blinken, istediği gibi rahat bulacak demektir.

Biden’ın diğer atamalarını da bu ışık altında değerlendirmek gerekir.

Yazının devamı...