Proaktif diplomasi nasıl olur?

14 Mart 2022

Diplomasi değişiyor; diplomatlık mesleği de ona paralel olarak değişiyor. Çok değil, 20 yıl öncesine kadar sadece bir okulun değil, o okulun bir bölümünün mezunları Dışişleri Bakanlığı meslek memuru sınavına alınırdı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne de neredeyse geleneksel olarak daima Galatasaray Lisesi mezunları kabul edilirdi. Bu elitizm, diplomatlık mesleğinin bir anlamda toplumun siyaset ve kültür geleneklerinden soyutlanması anlamına “monşerlik” nitelemesini de beraber getirmişti. Ancak bu sadece Türkiye’de böyle değildi; örneğin Fransa’d a Uluslararası Kamu Yönetimi Enstitüsü (IIAP), ABD’de Georgetown Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Programı mezunu olmayanlar dışişleri bakanlıklarının önünden bile geçemezlerdi.

Bütün dünyada bu durum değişiyor; 1990’larla birlikte küresel iletişim düzenindeki liberalleşme ortaya halklararası (public) diplomasi olgusunu çıkarttı. Her ne kadar bu kavram dilimize “kamu diplomasisi” diye girdi ve bu yanlışlığın sonucu bir tür resmi anlam kazandı ise de, düşünce kuruluşlarının artması, bunların Türkiye ve ilişkide olduğumuz ülkelerin diplomasisine yönelik araştırmaları, STK’ların başka ülkelerin STK’ları ile ilişkileri, yurtdışına giden öğrencilerimizin ve ülkemize gelen yabancı öğrencilerin artışı ile halklararası diplomasi bizim hayatımızda da yer kazandı. Ulusal liderler, diplomasi alanındaki sembolik rollerini bir kenara bırakarak, aktif bir diplomasi odağı oldular. İ stihbarat , askeri ye, eğitim ve ticaret dünyası da artık dışişleri bakanlıklarının tamamlayıcı ögesi değil kendi diplomasi sini yürüten yapılar haline geldi. 

Geçen hafta, Ukrayna ve Rusya Dışişleri Bakanlarını buluşturan kurum olması sebebiyle sanki resmî niteliğe sahipmiş gibi görünen Antalya Diplomasi Forumu (ADF), diplomasiyi yeniden kurgulayan bir sivil toplum girişimidir. Foruma davetli olarak gelen devlet ve hükumet başkanları, bakanlar başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu olmak üzere, bakanlar, devlet görevlileri ile ikili ve çok taraflı görüşmeler yaptılar. Yine de ADF, sadece liderlerin, siyasetçilerin ve kamu görevlilerinin değil , akademisyenlerin, düşünürlerin, kanaat önderlerinin ve bu arada diplomatların ve iş insanlarının diplomatik yapıların resmî kalıpları dışında, dünya ve bölge meseleleriyle ilgili görüş alışverişi ve çözüm üretme çabası için bir mekân, bir ortam sunma anlamına geliyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan açış konuşmasında, bu forumdan beklenen görevin, Türkiye’nin proaktif bir diplomasiye kavuşması için öneri üretmek olduğunu söyledi.

Proaktif diplomasi, olmakta olan olayların alacağı yönü önceden kestirmek, resmî kurumlarının bu gidişe uygun yerde ve zamanda hazır bulunarak, gelişmeleri karşılamaları, gereken konumu almaları, hazırlıksız yakalanmamaları, önceden tedbir almış olmalarıdır. 

Dünyamıza bakalım: Liderler “NATO istediği gibi genişler; sen buna karışamazsın!” bağnazlığı ile “Ukrayna bize saldırı cephesi olacak!” beceriksizliği arasında önceden konum alamadılar. Oysa bu iki tutum, Ukraynalı masum halk ve Rus askerleri için cehennem kazanını 2008 yılından beri kaynatıyorlardı. 

Tüm dünyanın proaktif diplomasi için gideceği uzun bir yol var. ADF’na da çok ama çok iş düşüyor.

Yazının devamı...

Ukrayna ve Rusya’ya nasıl bir güvence sunulabilir?

10 Mart 2022

Uluslararası ilişkilerde şu anda geçerli ekol, “Gerçekçilik” adını taşıyor. Bu ekolün kurucusu Kenneth Waltz, “Ulusların ilişkisi şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır...” diyen 19. yüzyılın “normatif” anlayışının yerini aldığında, uluslararası ortamın anarşiden ibaret olduğunu, ülkelerin bu kaosta korunabilmek için “ürkek ve korkak” davrandıklarını öne sürmüştü. Harp okulu kökenli, askeri pilot John Mearsheimer, üniversiteye katılıp uluslararası ilişkiler üzerinde çalışmaya başlayınca, ülkelerin arasındaki ilişkiler anarşik olmakla birlikte, bunun, ülkeleri tümüyle “sindirmediğini” gözlemledi. Mearsheimer’a göre, çoğu ülke çevresine, gücü yeteceğini hissettiğinde uluslararası sistem üzerinde hegemoni kurmaya, “büyük devlet” olmaya çalışıyordu.

Bu yeni bakış açısına “saldırgan gerçekçilik” adı verilirken, Waltz’ın görüşleriyse “savunmacı gerçekçilik” adıyla anılmaya başladı. Gerçekten de 20. yüzyıldaki uluslararası ilişkilere baktığınızda, bazı ülkelerin güçlerini sürekli azamiye çıkarttıklarını, tarihi ve küresel söylemi her an değiştirerek realiteyi kendilerine göre yeniden tanımladıklarını, sorunlardan diğerlerini sorumlu tuttuklarını görürsünüz. Çevrelerindeki ülkeleri “onlardan yana olanlar” ve “karşı olanlar” diye ayırdıklarına, bu gruplar arasında kendilerini egemen kılacak dengeler icat ettiklerine tanık olursunuz. Nitekim, Varşova Paktı ve NATO, bu yarış içinde dünyayı sürekli bir barut fıçısının üzerinde oturttu, sorunlarda daima karşı tarafı suçladı.

Prof. Mearsheimer, son haftalarda Batı dünyasında şimşekleri üzerine çekiyor. Çünkü Ukrayna’nın başına gelenlerden ABD ve Batı Avrupalı müttefiklerinin Rusya’ya yönelik “üstüncü” (supremacist) tavırlarını sorumlu tutuyor. NATO, 2008 Nisan Bükreş Zirvesi’nde Ukrayna ve Gürcistan’ı üyeliğe davet ederek, Rusya’nın güvenlik zırhını delmiş oldu. Rusya bu tarihten sonra, Ukrayna ve Gürcistan’a caydırıcı saldırı politikalar uygulamaya başlayınca, ABD, elindeki her imkânı kullanarak Rusya’nın söylemini (onun adına) yeniden yazmaya, Putin’in Sovyetler’i diriltmeye, hatta Rus Çarlığı’nı yeniden yaratmaya çalıştığı algısını oluşturdu. Batı medyasına göre, Rusya Ukrayna’nın tümünü işgale çalışıyor. Oysa, Mearsheimer, Putin’in amacının Ukrayna’da Rusya’nın güvenliğini sarsmayacak bir rejim değişikliğinden ibaret olduğu görüşünde.

Sovyetler’in dağılmasından sonraki 10 yılı “tek kutupluluk anı” olarak niteleyen Mearsheimer, ABD’nin Başkan Bush ile önce Doğu Avrupa’ya, ardından Ortadoğu’ya “Batı tipi demokratik rejim” ihracı siyasetine başlayarak “Rusya’nın gözüne değnek soktuğunu” ifade ediyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bugün Antalya’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile Ukrayna Dışişleri Bakanı Dimitri Kuleba'yı bir araya getiriyor. Ateşkes görüşmelerinden sonra barış konusuna sıra gelir mi, bilinmez. Ama Sayın Çavuşoğlu’nun genç meslektaşına uluslararası ilişkilerde gerçekçiliğin önemini anlatması gerekiyor.

Yazının devamı...

'Kapımızı emniyete aldık'

7 Mart 2022

Uluslararası Güvenlik ve Montrö Şemsiyesi (2)

Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile Montrö’yü mukayese edersek, Lozan’daki üç ilkenin yerini şu üç hedefin aldığını görürüz:

1. Boğazlar ve Marmara’yı silahlandırmasına izin vererek Türkiye’nin güvenliğini sağlamak,

2. Yeni geçiş ilkeleriyle Karadeniz ülkelerine güvenlik teminatı vermek,

3. Boğazlardan geçiş serbestisiyle diğer ülkelerin hukukuna saygı.

Ukrayna-Rusya gelişmeleri sebebiyle yeniden gündeme gelen Montrö Sözleşmesi, 86 yıldır ayaktaysa ve geçen hafta, Türkiye’nin iki ülke arasındaki durumun bir işgal değil savaş halini aldığını belirleyerek sözleşmenin 19. maddesini yürürlüğe sokmasına hiçbir ülkeden itiraz gelmedi ise, bunu, bu üç amacın sağlanmış olmasıyla açıklayabiliriz. Bu üç amaç da, sözleşmede öyle ustalıkla kaleme alınmıştı ki, dolaylı şekilde Batı’nın değil Rusya’nın çıkarına hizmet ediyordu.

Montrö Sözleşmesi, 20 Temmuz 1936’da imzalandı. O gün gazeteler ikinci baskılarını yaptı. 21 Temmuz günü Çanakkale ve İstanbul’da, hatta Marmara çevresindeki tüm kentlerde halk, sokaklara döküldü ve kutlamalar yapıldı. Aynı gün, yakındaki askeri birlikler, her iki boğazda 13 yıldır giremedikleri, o zamanki adıyla “müstahkem mevkilere” girerek, kontrolü Uluslararası Komisyon’dan devraldı. O günkü Akşam gazetesinin manşeti, bunun anlamını şu cümleyle özetliyordu: "Dün geceden itibaren kapımızı emniyete aldık."

Aynı sevinç, Karadeniz’in, Türkiye kıyısı hariç hemen tamamını anlaşmalar ve ittifaklarla kontrolüne almış olan Sovyetler Birliği’nde de hakimdi. Yeni sözleşmeyle, vücut veren müzakerelerde Türkiye, Karadeniz’in "bir ucundan girilip öteki ucundan çıkılan bir deniz olmadığını" beyan etmiş, bununla Karadeniz’in güvenliğinin ancak "kıyısı olan ülkelerin güvenliği" ile sağlanacağını Batı’ya ilan etmişti.

Yazının devamı...

‘Şu Boğazlar Meselesi’: Uluslararası Güvenlik ve Montrö Şemsiyesi (1)

3 Mart 2022

Şubat 1936’da İtalya, Habeşistan’ı işgal etti. İtalya’nın Habeşistan ile felaketlere yol açan ilişkisi, Eritre’yi işgaliyle 1889’da başlamış ve iki ülke arasında 1895’te ilk savaş yapılmıştı. Ancak Mussolini, yeni kurulmakta olan dünya düzenini, Birleşmiş Milletler’in ilk çekirdeği olan (İtalya’nın da 4 kurucusundan biri olduğu) Milletler Cemiyeti’ni yok sayarak, 30 bin sivili hardal gazıyla ve “dumdum kurşunlarıyla” öldürmüş, esir aldıklarını yerlere yatırıp üzerinden tankla geçerek katletmiş, sadece Habeşistan’ı değil ama Somali ve 4 ülke dâhil Afrika Boynuzu denen yöreyi işgal etmişti. İtalya işgalle kalmamış, bu bölgenin tümünü ilhak etmişti.

İtalya’ya bu cesareti veren, 5 yıl önce Japonya’nın Mançurya’yı işgali olmuştu. Japonya, 1938’e kadar Çin’deki işgalini genişletmiş, Pekin’e kadar nerede ise Çin’in tümünü ele geçirmişti.

1919’da İngiltere Başbakanı Lloyd George, İtalya Başbakanı Vittorio Orlando, Fransa Başbakanı Georges Clemenceau, ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın (Almanya’yı ve Osmanlı İmparatorluğu’nu cezalandıran) 1919 Versay Anlaşması ile temelini attıkları Milletler Cemiyeti, bu iki işgale seyirci kalmış, Atatürk’ün ifadesiyle, “Düveli muazzama (büyük devletler) kendi kendisini inkâr etmişti.” Atatürk’e göre, Habeşistan işgali yeni uluslararası düzenin yok olması anlamına gelmiş ve bu durum doğrudan 1923 Lozan Barış Antlaşması’nın eki olan Boğazlar Sözleşmesi’ni “manadan ve teminattan mahrum” bırakmıştı.

Atatürk, Lozan’da, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının “Türk egemenliği alanı dışında sayılması” ve bir uluslararası komisyonun kontrolüne verilmesini kabul ederken, (1) Milletler Cemiyeti’nin kolektif bir güvenlik sistemi kurulmasını sağlayacağı ve (2) dünyanın genel bir silahsızlanmaya gideceği kanısındaydı. O kadar ki, Lozan’dan ayrı olarak Boğazlar Sözleşmesi’ni “Dört Büyüklere” (İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya) imzalattırarak “özel bir garanti sağlanmasını” istemişti.

1936’da Almanya’nın Milletler Cemiyeti Silahsızlanma Komisyonu’ndan çekilmesi bardağı taşıran son damla oldu. Türkiye, artık Boğazları uluslararası komisyonun elinde bırakamazdı.

Atatürk, Milletler Cemiyeti’ne Nisan 1936’da bir mektupla, daha sonra Montrö Sözleşmesi olacak anlaşma taslağını gönderdi. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın imzasıyla giden bu mektubu, Atatürk’ün yazdığı (yazdırdığı) bilinir.

İtalya hariç, Lozan’a taraf ülkeler, 22 Haziran sonunda İsviçre’nin Montreux (Montrö) kasabasında toplandı. Bir ay çalıştılar ve 20 Temmuz’da sözleşme imzalandı. (İtalya’ya o sırada Habeşistan işgali sebebiyle yaptırım uygulanıyordu. Anlaşmaya sonradan katıldı.)

Ve ağustos başında Atatürk, bir yıldır süren hastalığı doktora göstermeye karar verdi. İki ay tetkiklerden sonra, iki yıl sürecek tedavi başladı. Anılarda, Habeşistan işgalinden sonra Atatürk’ün dilinden düşmeyen sözün “Şu Boğazlar meselesi” olduğu belirtilir. Çanakkaleli olan Tevfik Rüştü Aras, sözleşmeyi Atatürk’e sunduğunda, “Babanın mezarını kurtardın Rüştü!” sözünü de Lozan ve Montrö tutanaklarını Türkçe’ye çevirmeyi hayatının gayesi yapmış olan rahmetli hocamız Seha Meray’dan dinlemiştim.

Yazının devamı...

Ukrayna ve Rusya masaya oturmaya nasıl ikna edilir

28 Şubat 2022

Rahmetli hocamız Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, 20’nci Yüzyıl Siyasal Tarihi isimli devasa eserinde, Rusya analizlerinin çoğunu, 1853-1856 Kırım Savaşı’nda Rusya’nın uğradığı yenilgiye dayıyordu. Rusya kendisine Karadeniz kapısının kapandığını görünce, bugünkü sınırlarını elde edinceye kadar sürdüreceği Asya macerasına atılmış ve bugün sahip olduğu “dünyanın en geniş ülkesi” sıfatını edininceye kadar da durmamıştır.

Ukrayna, ne kadar geniş görünürse görünsün, Rusya’nın 30’da biri kadar bir ülkedir; Rusya’nın Ukrayna’yı veya onun bir iki ilini, hatta Kırım’ı arazisine katmakla elde edeceği bir kazanç yoktur. Olaya Aralık 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki gelişmeler, özellikle NATO’nun genişlemesi çerçevesinden bakarsak, şu andaki Ukrayna felaketine yol açan faktörü daha rahat görürüz. Sovyetlerin feshinden sekiz yıl sonra, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti, 2004’te Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan, 2017’de Karadağ ve nihayet önceki yıl Kuzey Makedonya, NATO’ya üye olarak alındılar. Bu tarihte, Bosna-Hersek, Gürcistan ve Ukrayna’nın da NATO’ya katılmak istedikleri açıklandı. 2004’te Rusya hala Sovyet-sonrası sarsıntılardan kurtulamamıştı; bundan sonraki dalgalarda NATO üyesi olan dört ülke ise Rusya açısından kayda değer tehdit sayılmazdı. Ancak Gürcistan ve Ukrayna ile, Putin’in “Anavatanın NATO tarafından kuşatılması” diye nitelediği olay tamamlanmış olacaktı.

Bu olgu Putin’in o kadar korkuttu ki, ülkesine günde 20 milyar dolara mal olan bir savaşı göze aldı.

Savaşın asıl faturasının masum Ukrayna halkına çıkacağı anlaşılıyor. Ama omuzdan atılan roketleri ve onların atıldığı rampaları imal edenler çok mutlu olsalar gerek; çünkü 25’e yakın ülke, Rus tanklarına ve toplarına karşı koyabilsinler diye, bu silahları çerez gibi Ukraynalılara dağıtıyorlar.

Bu silahlarla ve askeri eğitim almamış sivillerle Rusya’yı durdurmak mümkün değilse de, birkaç Rus zırhlısının, içindeki askerlerle vurulması sonrası, Rusya’nın (“Ukrayna diye bir ülke-millet yoktur!” diyerek, kuşatma korkusunun, aklıselimini tamamen elinden aldığını ortaya koymuş olan) liderinin, başlattığı bu işgali tam bir katliama çevirmesine yetebilir. Şu anda yapılacak şey, Ukrayna’ya silah vermek, Rusya’nın ticaretini engellemeye çalışmak değil, iki başkanı, Zelenski ve Putin’i bir masada buluşturmaktır. Bunu başarmanın tek yolu iki liderle uzun uzun, sakin sakin, ikna edici argümanlarla konuşmaktır. Görünen o ki, Batı buna niyetli olmadığı gibi, yeterli de değildir. Şu anda ne AB’de ve ne de NATO’da bunu yapabilecek Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan başka lider yoktur.

ABD, savaş öncesi haftalardaki kışkırtıcı tavrı ile zaten bölgede bırakın barışı, savaşın yayılmasını, Karadeniz’in tütün sahillerini kaplamasını istediğini göstermiştir. Bir yıldır, Boğazlardan ve Türkiye’den geçmeden Balkanlara ulaşmanın hazırlığı içinde olan Yunanistan üslerini oluşturmaları, bunun başka bir kanıtıdır.

İş Türkiye’ye düşmektedir; başarı şansı yüksektir. Tabii, “dostlarımız” başka bir hainlik planlamıyorlarsa!

Yazının devamı...

Savaşmadan işgal etmek!

24 Şubat 2022

Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in, NATO’ya karşı “muhasara sendromu” ile başlattığı irade savaşı, salı gününe kadar haklı görünen bir konumda sürüyordu. Putin’in, eski Sovyetler Birliği’nin Rusya’dan sonra ikinci en büyük sanayiini yaratmış olan bir halkın 105 yıl önce kurduğu Avrupa’da Rusya’dan sonra ikinci en büyük ülkesini yok sayarak, ayrılıkçı bir azınlığın ilan ettiği Donbas cumhuriyetlerini meşru siyasal varlıklarmış gibi tanıması ve bu sözde ülkelere Rus birlikleri sevk etmek üzere parlamentodan yetki alması bir anda ibrenin değişmesine sebep oldu.

Moğollardan Osmanlılara, Ruslara, Kazaklara birçok milletlerin işgalinde kaldılar ve şu anda ülkelerinde (Ruslar başta olmak üzere) diğer birçok etnik grubun varlığı sebebiyle oranları yüzde 77’ye kadar düşmüş olsa da bir Ukrayna halkı vardır ve 105 yıldır kendi anayasaları, milli marşları ve para birimleriyle, Birleşmiş Milletler’in bütün üyeleri tarafından tanınan ülkelerinde yaşamaktadırlar. 1992’de Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) üyesi olan Ukrayna, 1998’den beri, AB Ortaklık ve İşbirliği Anlaşması’na taraftır.

Evet, Ukrayna’nın Belarus, Rusya, Moldova ve Romanya ile sınır ihtilafları vardır. 2014 yılında ülkedeki işçi huzursuzluğu kitlesel ayaklanma hareketine dönüşmüş ve seçilmiş Cumhurbaşkanı Viktor Yanukoviç, Onur Devrimi veya Turuncu Devrim denen bir kitle ayaklanmasıyla devrilmişti. Rusya lideri Putin, bu noktadan sonra Ukrayna’nın sadece siyasal yöneliminden rahatsızlığını ifade etmekle kalmadı, aynı zamanda ülkenin büyük kısmını oluşturan Kırım Yarımadası’nı önce işgal, sonra ilhak etti. Dahası, aynı tarihte Putin, iki vilayette, Donbas denen Donetsk ve Luhansk’ta yaşayan Rus azınlığı azdırarak, bağımsızlık ilan ettirdi.

Putin şimdi bu iki sözde cumhuriyete “barış gücü” adı altında Rus birliklerini sokmak üzere gerekli emri verdi. Böylece Rusya, savaşmadan Ukrayna’nın tümünü değilse bile beşte birini işgale -kendine göre yasal zeminde- imkân bulduğu kanısında.

Ukrayna’daki darbenin o tarihte başkan olan Barack Obama ve yardımcısı Joe Biden tarafından kotarıldığı çok yazıldı, söylendi. Darbenin mimarının Açık Toplum Vakfı kurucusu iş adamı George Soros olduğu da çağdaş komplo teorileri arasındadır. Bu iddianın, eski ABD başkanı Donald Trump tarafından da dile getirilmesi Ukrayna’yı soğuk savaş sonrası dönemin en karmaşık bilmecesi yaptı.

Putin’in işgal adı vermediği askeri hamlesi ve Biden’ın NATO’nun AB’li üyelerinin gönülsüz desteğiyle açıkladığı bir ayağı sakat yaptırımlar ortaya öyle bir yavaş çekim postmodern çatışma hali çıkarttı ki gelişmelerin yönü ve yoğunluğu hakkında tahmin yapmayı imkânsız hale getirdi.

Dünyanın patronu olarak Biden’ın, “Amerika’nın doğası gereği diğer ülkelerden farklı olduğu” ideolojisini canlandırmak üzere dünyaya NeoCon perspektifle yeni bir nizam verme niyeti tartışılırken, şimdi de ortaya Putin’in Sovyetler’den bile geriye giderek Çarlık Rusya’sının egemenlik haritasını canlandırma hayaliyle karşı karşıyayız.

Yazının devamı...

Afrika bize Yunanistan’dan daha yakın!

21 Şubat 2022

Yine yoğun dış gündem günlerindeyiz. Bir tarafta Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın hem sıklığı hem de yoğunluğu artan yeni Afrika turu sürerken, diğer yandan sınırdaş komşumuzla danışma toplantılarına devam ediyoruz.

Erdoğan Kongo Demokratik Cumhuriyeti, Senegal ve Gine Bissau'yu ziyaret ediyor. Eski adı Zaire olan bu Kongo’yu, komşusu eski komünist Kongo ile karıştırmamak gerekiyor. (Bu arada, iki Kongo’da da resmi dilin hala Fransızca olmasının üzücü olduğu da bir gerçek.) Erdoğan’ın ziyaret ettiği Kongo, Afrika’nın Cezayir’den sonra ikinci en büyük ülkesi. Başkent Kinşasa, dünyanın Fransızca konuşulan en büyük kenti. Böyle baktığınızda, Kongo ile ilişkilerimizin artmasının bu ülkeye sağlayacağı yararları zihnimizde canlandırmamız daha kolay oluyor. 

Cumhurbaşkanı, bugün Senegal’in başkenti Dakar’aın yakınındaki Diamniadiao kentinde yapılan Olimpiyat Stadı’nın açılışına katılacak. Stad, Türkiye’nin yüz akı Summa İnşaat tarafından yapıldı. Senegal'in 2022 Gençlik Yaz Olimpiyatları’na ev sahipliği yapmasına yönelik bir hazırlık olan bu büyük spor kompleksi, 1.5 yılda tamamlandı. 55 bin kişilik tesisin bir özelliği, gereken tüm enerjinin, tesisin içindeki güneş santralinden karşılanacak olması. Erdoğan, tesisin açılış törenine katılacak diğer liderlerle görüşmeler yapacak. Ayrıca, ziyaret vesilesiyle Dakar Büyükelçiliği'nin yeni binasının resmi açılışı da yapılacak.

Erdoğan’ın son durağı, cumhurbaşkanı düzeyinde ilk kez ziyaret edilecek Gine Bissau olacak.

Böylece, Erdoğan’ın ziyaret ettiği Afrika ülkelerinin sayısı 35 oluyor. Bazılarına birden fazla gitmiş olan Erdoğan, 55 ziyaret gerçekleştirmiş oluyor. Bu etkileyici istatistiği tamamlayacak nokta şu: Türkiye, Afrika ülkeleri ile en çok resmi görüşme yapmış ülke. ABD’si, AB’si, Çin’i, Rusya’sı ile dünyada bunca yayılmacı ülke varken, Türkiye’nin Afrika ile bu denli sıkı ilişki kurmasına ne anlam verileceği, uluslararası merak konusu oldu; olmaya devam ediyor.

İngiliz Yayın Kurumu BBC, bir yorumunda Türkiye’nin Afrika’da nüfuz arayışı içinde olduğunu iddia etti. Le Monde gazetesi de Erdoğan’ın Afrika ilişkilerini “agresif” diye nitelemişti. Kişilerin yanı sıra ülkeler de, başka ülkeleri kendisi gibi biliyor olsa gerek!

Türkiye, 2005'te Afrika Birliği'ne "gözlemci üye" oldu. Birlik, üç yıl sonra Türkiye'yi “stratejik ortak” ilan etti. Sömürgeci ülkeler Afrika’yı terke davet edilirken, Türkiye’nin Afrika ile ilişkilerini böylesine geliştirmesinin temelinde, ilişkileri karşılıklı kazanç ilkesiyle tesis etmek bulunuyor. Elbette bu temaslarda ticareti geliştirmek, daha çok Türk firmasının bu ülkelerde iş yapmasını sağlamak gibi motifler de var. Ama bu temaslar sırasında görüştüğünüz siyasetçilerin, diplomatların ağızbirliği etmişçesine ifade ettikleri bir nokta daha var: Erdoğan’ın görüşmelerde muhataplarıyla eşit zeminde, deneyimlerini aktarmak kadar muhataplarının deneyimlerini de dinlemek çabası içinde bulunması, ülkeler arasındaki ilişkilerin bir kardeşlik zeminine oturmasını sağlama gayreti... Sık belirtilen bir diğer nokta ise, ikili görüşmelerde mutlaka ele alınan başlığın eğitim iş birliği olması.

Yarın, ayrıca Yunanistan ile 64’üncü kez bir araya gelip, nasıl daha iyi komşuluk ilişkisi kurabileceğimizi konuşacağız. Ekonomi ve ticaret alanlarındaki görüşmelere “Pozitif Gündem Diyaloğu” adı verilmiş bulunuyor. Adına “Pozitif” dersek belki pozitif bir sonuç alınabilir; kim bilir!

Yazının devamı...

Geçmişi açmanın ne yararı var?

17 Şubat 2022

Kişilerin hayatında olduğu gibi, devletlerin hayatında da acılı dönemler vardır. Katar’ın ortadan kaldırılması için, Trump’ın parlayan iki yıldızı, Zayed’in ve Selman’ın oğulları (biri Birleşik Arap Emirlikleri’nin diğeri Suudi Arabistan’ın veliahdı olan) iki Muhammed’in yaptıkları komplo gibi. Ancak, kişilerde olduğu gibi, devletlerin belleklerinde bu kötü dönemler sürgit yer etmiyor; kolayca unutuluyor. 2017 Haziran ayında, Trump’ın ajitasyonu sonucu Arap Birliği’nin kararıyla Bahreyn Katar’ı işgal edecek, BAE ve Suudi Arabistan asker gönderecek ve Katar ortadan kalkacaktı. Güya Katar, İran ile ortak işlettiği petrol ve doğal gaz kaynaklarının gelirini paylaştığı için teröre destek vermiş oluyordu. Trump’ın kısa aklıyla bu gelir kesilince İran’da rejim değişecekti.

TBMM’nin gece yarısı kabul ettiği Katar Tezkeresi’ni de hatırlıyor musunuz? AK Parti ve MHP’nin 240 oyuyla “Katar'ın askeri kurumlarının modernizasyonu suretiyle bölgesel ve küresel barışa katkı sağlanması amacıyla” sembolik bir sayıda Türk askerinin Katar’da konuşlandırılması kabul edilmişti. Türk birliği o gece Katar’a ulaşmış ve Bahreyn işgali başlamadan sona ermişti.

Şimdi bu kararın ne kadar basiretle alınmış olduğunu, biz değil, BAE ve Suudi Arabistan yazarları söylüyor. (O zaman Arap dünyasında Katar siyasetini eleştiren sadece Washington Post yazarı rahmetli Cemal Kaşıkçı idi; bu cesaretini canıyla ödedi.)

Ama olan oldu; sadece Katar değil, tüm Arap Birliği kurtuldu. Hafta başında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın BAE ziyareti dolayısıyla sadece başkent Abu Dabi’de değil yedi emirlikte yapılan kutlamalar sadece dost ve kardeş bir halkın, öngörü sahibi liderine hoş geldin demek için değil, adeta Arapların kardeş kanı dökmekten kurtuluşunun da kutlanmasıydı.

Türkiye, hiçbir zaman, Katar planları yapılırken de hiçbir Arap ülkesine düşman değildi. Bu satırların yazarı da dâhil, iki veliaht Muhammed hakkında görüş ifade edenlerin çoğu, zaman zaman sert ifadelerle, sadece aklıselimin yoluna işaretle yetindiler.

Arapları bir uçurumun eşiğine iten Trump gitti; ardından gelen Joe Biden, ülkesinin askeri üslerini ve askeri yardımlarını toplayıp, Arap coğrafyasını terk ediyor. Başka bir deyişle, Araplar, kurmaya çalıştığı akıl ve mantıktan uzak Şii Hilali sevdasıyla Yemen’den Lübnan’a bu coğrafyayı bir mezhep savaşının içine atmak üzere olan İran’la karşı karşıya bırakılmış bulunuyor. Bu kaostan, ABD’nin planladığı gibi Müslüman’a Müslüman kanı döktürerek çıkılamaz. Bu kaos, siyasal birlik, ekonomik istikrar ve samimi diyalogla aşılabilir.

Türkiye, bölgenin birlik ve istikrarının (İsrail dâhil) tüm bölge halkının diyaloğuyla sağlanacağı inancıyla çok taraflı çabalarını sürdürüyor. Bu çabaların, bölge barışına, kanayan Filistin yarasının tedavisine ve İsrail’in 73 yıldan beri aradığı güvenliğe kavuşmasına ve mezhep savaşı denen ilkelliğin tamamen ve ebediyen yok olmasına imkân sağladığı görülünce, uluslararası desteğe de kavuşacağı şüphesizdir.

Yazının devamı...