İç cephenin tahkimi ya da “dışarıdan gelebilecek her türlü saldırıya karşı içeride güçlü bir cephe oluşturma” kavramı, her ne kadar bizim aklımıza ancak dış tehlikenin arttığı zamanlarda gelse de, her ülkenin güvenlik ve savunma birimlerinin aklından hiç çıkmaz. Hemen her siyasal, ekonomik, (hatta kültürel) hadisenin dışarıya bakan bir “iç cephe” boyutu vardır. Nitekim, PKK’nın kurucusunun örgütü feshetme ve silah bırakma çağrısı ve bunun örgüt yöneticileri tarafından kabul edilmesi, siyaset ve medya çevreleri tarafından bu bağlamda ele alındı ve yorumlandı.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Milli Savunma Üniversitesi mezunu subaylara hitap ederken, ”İç cepheyi tahkim için tarihi adımlar atıyoruz” dedi; verdiği örneklerin başında, “Terörsüz Türkiye” başlığı altındaki gelişmeler vardı. Erdoğan, iç cephenin tahkimi kavramına “içeriye ait” beklentilerini sıralayarak örnek verdi:
“Türk’üyle, Kürt’üyle,
Netanyahu için 10 yıllık hapis cezasından kurtulmanın yolu, Başbakan olarak kalmak. Bunun da yolu, 7 Ekim baskınının bir daha olmaması için Hamas’ı ve Kassam Tugayları’nı ortadan kaldırmak. Ne var ki, İsrail halkı, Gazze’ye saldırarak bunun sağlanabileceğine inanmıyor: “Netanyahu’ya hayır” diyenlerin oranı, hafta sonu yapılan anketlere göre, yüzde 67’yi buldu.
Geriye tek çare kalıyor: Seçimleri ertelemek! Bunun da çaresi “Gazze savaşının devam etmesi” yani Gazze’nin hatta tamamını işgal etmek. Lakin bir nokta var: Gazze’yi işgal edip de Hamas’ın elinde sağ olan 53 sivil ve 11 asker İsrailli’yi kurtarırsa, işgalin anlamı kalmaz. Ama rehinelerin tümü ya da çoğu ölürse, İsrail kamuoyu, köklü bir çözümü kabul edebilir.
22 aydır süren Gazze savaşında en az 887 İsrail askeri ve subayı öldürüldü ve “Hamas’ın kökü kazınıncaya kadar” ne kadar zaman geçecek ve bu arada kaç İsrailli daha ölecek, bilinemez. Ama İsrail medyasına göre
Bir fıkranın illa Karadenizli aksanı taklidiyle tekrar ettiğimiz bir son cümlesi vardır:
“Ben de seni tanımıyorum!”
Bunun diplomasideki adı Stimson Doktrini; zorla alınan bir toprakta kurulan devleti, ülke olarak tanımadığınızı açıklarsınız. Temeli Roma hukukundaki “Ex injuria jus non oritur” (Haksızlıktan hak doğmaz) ilkesi. Peki, tanımakta olduğunuz bir devletten “tanıma” imtiyazını geri çekebilir misiniz?
Bu soru, bazı Avrupa ülkelerinin “İsrail şunu yapmazsa, bunu yapmazsa, Filistin’i tanırız ha!” şeklindeki çocukça korkutma girişimimin yarattığı bir tartışma ile ortaya çıktı. Netanyahu, Avrupalıların taleplerini, bir demeçle bir çırpıda çöpe attı; saldırıları durdurmak şöyle dursun tersine Gazze’nin tümünü işgal etmek üzere ordusuna emir verdiğini açıkladı. Bu, İsrail ile diplomatik ilişkileri tam da Stimson Doktrini’ne konu yapıyor.
ABD başkanı Hoover’ın dışişleri bakanı olan Henry Stimson, 1931’de Japonya’nın Çin’in Mançurya bölgesini işgal etmesi
Çok geriye gitmeyelim; 2008’den bu yana, İsrail’in, adım adım, “iki devletli çözüm” yutturmacasının içini nasıl boşalttığını hatırlayalım. İsrail, daha doğrusu Theodor Herzl’in düzenlediği Uluslararası Siyonist Kongrelerinde, üzerinde anlaşılan Yahudi devleti fikrini gerçekleştirmek için “yurt” aramaya başladıkları anda, kafalarındaki model, o toprağı başka din veya etnik grup ile paylaşmak değildi. Osmanlı’yı yıkıp elinden Filistin’i alıp, Avrupalı Musevileri oraya göçe teşvik etmeye (Hitler’in sağladığı motivasyondan sonra buna zorlama da diyebilirsiniz) başladıkları anda “etnik temizlik” başladı. 1948 Nakba (Büyük Felaket), bunun ilk örneğiydi.
Ama böyle eski örnekler pek akılda kalıcı olmuyor; Siyonizmin Filistin’i Filistinlilerden arındırmak için adım-adım uyguladığı döngüsel stratejiyi daha yakın bir tarihten izlemeye başlayalım:
Aralık 2008: İsrail “Kurşun dökme operasyonu” adıyla, Hamas’ın terör eylemlerine karşı Gazze, Refah ve Han Yunus’u işgal etti, 1600
İsrail ile ilgili benim şahsen duymak istediğim tek haber, Mısır’da 2011’de Hüsnü Mübarek’in devrildiği kitle gösterileri gibi bir ayaklanmanın başladığı haberidir. Ama o zafer gününe kadar geçecek zaman içinde, gelişmeleri takibe devam ediyoruz.
Bu hafta başında, Filistinlilerle ve gerçekten iman ettikleri din adına işlenen soykırımına ortak olmayan Musevilerin birlikte soykırımcı ve savaş suçlusu Netanyahu’dan kurtuldukları haberine kadar Amerikasıyla, Avrupasıyla sahnelenen yeni oyunları izlemek zorunda kaldık. Bu listenin başında Gazze’de artık hemen her gün 10’a yakın bebeğin açlıktan can vermesinin yarattığı uluslararası tepkiyi yatıştırmak için saldırılara gündüz ara verileceği (yani cinayetler gece devam edecek) ve havadan yiyecek yardımına müsaade edileceği açıklaması geliyor.
İsrail, Hamas’a silah takviyesi yapılabileceği iddiasıyla havadan sadece Amerika’nın yardım atılmasına izin veriyor. Yere düşen yardım kolilerine önce İsrail askerleri ulaşırsa, un, makarna, pirinç ve hazır çorba tozlarını
Derin Amerika’nın İsrail’in bölgesel çıkarları ile özdeşleşen hedefleri, İsrail’in uluslararası mahkemeler tarafından sanık olarak aranan Başbakanı Netanyahu’ya yeni bir cesaret verdi; o da adeta eceline doğru koşmaya, çılgınca işler yapmaya başladı. Fakat bu koşu onu cami duvarına getirdi. Ancak, ABD’deki eğitiminden sonra Askeri İstihbarat Müdürlüğü’nde başlayan gizli yaşamı, 1993’ten beri Likud Partisi’ndeki açık faaliyeti bir ölçü ise, Netanyahu eceline kolay teslim olmayacaktır.
Netanyahu’nun ilk kurbanı, Saddam Hüseyin olmuştu. ABD istihbarat raporlarına göre, Irak’ın Daeş’le, 11 Eylül saldırıları ile doğrudan veya dolaylı bir ilgisi yoktu; ayrıca Irak kitle imha silahlarına sahip değildi. Netanyahu, bir önceki yazımda ifade ettiğim gibi, ABD yasama ve yürütme organlarına tamamen hâkim hale gelmiş bulunan AIPAC (Amerikan İsrail Kamu İşleri Komitesi) aracılığıyla her şeyi öğreniyordu. Bu bilgiyi alınca, ABD Başkanı Bush’un yeni bir Irak harekâtı yapmayacağını anladı ve Washington’a
Netanyahu, rüşvet ve kamu malını zimmetine geçirmek suçlarından alacağı en fazla 10 yıllık hapis cezasından kurtarmak için, her şeyden önce ülkesini ateşe attı; Yahudiliğin adını mahvetti. Başlattığı savaşın nasıl biteceği belli olmadığı için şimdi, Filistin ve Lübnan ve İran’dan sonra Suriye’yi o savaşın içine çekiyor. Amerika ne kadar ona “Suriye’den uzak dur!” dediyse de, o, bu mümkün değil. Netanyahu’nun uğursuz vücudunu hapishane hücresinden kurtarması için savaşın sürmesi, hatta genişlemesi, ölen masum insan sayısının artması gerek.
Mahkeme, dava konusu 4 dosya için neredeyse iki yıldır erteledikten sonra şimdi duruşmaların hafta iki gün devamına karar verdi. Netanyahu’nun avukatları “Bugün şöyle bir hareket var; müvekkilimiz şu cephedeki gelişmeleri takip etmek zorunda!” diye bu duruşmalardan bile kaçınarak yargılama sürecini uzatmaya çalışıyor.
Ancak bu duruma bakıp da Netanyahu’nun savaşı rastgele bir şekilde uzattığını ve yaydığını düşünmek hata olur. Savaşın
Eli Azur, İsrail’in en zengin iş insanlarından biri; en zengin yayıncısı. Sahip olduğu basın-yayın kurumları (örneğin Jerusalem Post ve Maariv gazeteleri), satın aldığı yayın hakları ve bilhassa İsrail’deki bütün futbol maçlarının reklamları dahil televizyon lisansının piyasa değeri dikkate alınınca servetinin dolar hesabıyla trilyonları bulduğu tahmin ediliyor.
Ne var ki bu kadar etkili bir yayıncının, İsrail’in uluslararası mahkemelerde savaş suçlusu olarak yargılanan başbakanı ile arası bozuk. Netanyahu’nun, Yediot Aharonot gazetesinin sahibi Arnon Mozes’a kendi lehine yayın yapması için kamu kaynaklarından menfaat vaat ettiği iddiasıyla açılan soruşturmada 2017’de ifade veren Eli Azur’a gördüğü her yerde hakaret ettiği biliniyor. 5 yıl önce bir gazete, Netanyahu’nun Eli Azur’u bir yerde kıstırıp, “Olayları nasıl çarpıtıyorsun, ne kadar önyargılısın!” diye bağırdığını yazmıştı.
Şimdi, Eli Azur’un hemen hemen bütün yayın organlarında, Amerika’yı peşi sıra İran’a saldırmaya sürüklediği günden beri