'Yeni dünya düzeni'

24 Mart 2022

İnsanların bulundukları yere, çevrelerine ve hatta dünyaya düzen verme eğilimi çok eski olsa gerek. Antik felsefelerde yaşayan “Evrensel Düzen” anlayışı, İbrahimi dinlerdeki iki dünya nizamı inancı bunun kanıtıdır. Ancak bu "ilahi düzen" fikrinden seküler, siyasal, askeri ve ekonomik bir küresel düzen fikrine geçiş yenidir. Hele bu terimin başına “yeni” sıfatını ekleyerek kendisine ait bir oluşum fikri haline getirme girişimi, ABD’nin dünyaya ideolojik bir armağanıdır.

ABD Başkanı Woodrow Wilson, 22 Ocak 1917’de, Birinci Dünya Savaşı en kanlı ve ateşli evresindeyken, ülkesinin bu çatışmada tarafsız kalarak, savaş sonrası dünyaya yeni bir düzen getirmesi ve bu düzenin liderliğini yapması gerektiğini söyledi. Daha sonra gelen ABD başkanları Franklin Roosevelt ve Harry S. Truman, bu yeni düzenin işleyişinden, sorunlarından, ABD’nin liderlik rolünden sürekli söz ettikleri halde “Yeni Dünya Düzeni” terimini ifade etmediler. İkinci Dünya Savaşı sonrası, iki kutuplu soğuk savaş döneminde de terim çok kullanılmadı ama herkes, ABD’nin soğuk savaşı kazanarak, dünyada tek kutuplu bir düzen için uğraştığını biliyordu.

Sovyetler Birliği’nin çöküşünden sonra, ABD Başkanı Ronald Reagan ve İngiltere Başbakanı Margaret Thatcher ile sonra gelen Batı liderlerinin, eski Sovyet müttefiki Doğu Avrupa ülkelerini birer birer Batı açısından yeni dünya düzenin aracı OLAN NATO’ya katmaları, bu çabanın sürdüğünü gösteriyordu. Bu yeni düzenin oluşumu sırasında dahi, Yeni Muhafazakârlık (Neo-Con) savunucusu bir iki ideolog dışında bu terimi kullanan olmadı.
Neden? Çünkü bu üç kelime, kapitalizmin iki asırlık vahşi sömürge düzenini temsil ediyordu. (Mevcut küresel parasal sistemin temelinin atıldığı 1944 Bretton Woods Konferansı’nda oluşturulan sisteme “Yeni Dünya Düzeni” adı verilmesi boşuna olmamıştı.

Bu terimden kaçınma hafta başında bozuldu. ABD Başkanı Joe Biden, ABD’li iş adamlarını bir araya getiren Yuvarlak Masa Derneği’nin toplantısındaki konuşmasında şöyle dedi:

“Dünyada bir kırılma noktasındayız. Bu her üç ya da dört nesilde bir oluyor. Şimdi yeni bir dünya düzeni kurulacak. Bu oluşuma biz liderlik yapmalıyız.”

Ne var ki Biden’ın bu ütopyasını, NATO müttefikleri arasında da AB ortakları arasında da distopya (her şeyin kötü olduğu bir durum) olarak görenler az değil. Hele böyle bir oluşum zorunluluk olarak ortaya çıksa bile buna ABD’nin tek başına önderlik yapması fikrini kabul ettirmek, zor değil imkânsız sayılabilir.

Yazının devamı...

Görünüşü (ve tabii şerefi) kurtarmak lazım. Ama nasıl?

21 Mart 2022

On yıllardır her gün dinlediğimiz, şimdilerde internet sitesini her gün izlediğimiz ünlü uluslararası yayıncılar, 1940’ları aratmayan kahramanlık yazıları yazmaya, videolar yayınlamaya başladı: “En kötü savaş bile sona erer. Ama siz bazen ölüme kadar savaşırsınız!”

Bu, BBC’nin siyasal yorumcusunun adeta şiiri! Verdiği örnekleri görseniz! Çeçenistan’dan, Abhazya’ya… Donbas’tan, Odesa’ya… Putin’in mezalimine örnekler art arda sıralanıyor. “Peki ya Afganistan, Irak, Filistin?..” diyerek işi mezalimlik yarışmasına çevirmek istemiyorum... Şu anda sadece BBC değil, Ukrayna’daki işgali durdurmak yerine tam bir savaşa çevirmeye yönelik fikirler ortaya atan, başta İngiltere olmak üzere, batısıyla doğusuyla çoğu Avrupa medyasının aklıselim ile ilişkisi kesilmiş gibi görünüyor.

Rusya’nın Ukrayna’yı işgalinin savunulacak, izah edilerek anlayışla karşılanacak bir tarafı yoktur. Bu işgali başlatmanın sorumluluğu, sürdürmekteki insanlık dışı ısrarın vebali Vladimir Putin’e ve ona destek veren bütün Rus siyasetçilere aittir, onlara sorulmalıdır. Böyle bir ihtimali gördüğü halde önlemek için tedbir almak yerine, adeta horoz dövüşünü kızıştıranlar gibi “Yapamazsın, yap da görelim!” havasındaki ABD siyasetçileri ile Ukrayna’yı bir uçtan ötekine “NATO eğitim tesisleri” ve kolay taşınabilir modern silahlarla donattıkları şimdi ortaya çıkan kamu görevlilerinin sorumluluğu da unutulmamalıdır. Ukrayna’yı bir uçtan ötekine omuzdan atılan uçak ve tanksavar silahlarla donatanların bunu ne için yaptıklarını hatırlıyor muyuz? Ukrayna halkının NATO’ya girmek veya girmemek konusundaki serbest karar hakkını savunuyorduk, değil mi?

Ama Ukrayna Devlet Başkanı Vlodomir Zelenskiy’nin şimdi idrak ettiği gibi ne ABD ne AB, onların NATO’ya katılma hakkını savunmak istemiyordu. Zelenskiy, “Amaç bizi NATO’ya almak değilmiş!” derken bir şeyi itiraf etmiş oluyor: Batı, Ukrayna için büyük nükleer savaşı göze alacak değildi; onlar sadece Rusya’nın “fişini çekmek için” Ukrayna üzerinden bir vekalet savaşı denedi.

Ancak bir nükleer savaşın kazayla da olsa çok kolay çıkabileceğini gördük. İki taraf da anlaşmazlıkların barışçı yollarla halledilmesi seminerlerinde öğretilen türden çözüm üretmek bir yana, ulusal gururları, milli duyguları, asırlık korkuları canlandıracak hatalı yollara kolayca sapabildiklerini gösterdiler.

Zelenskiy’nin ülkesi üzerinde uçuşa yasak bölge ilan edilmesini istemesi kadar doğal bir talep olamaz. Ancak uluslararası ilişkilerde “Ben bunu yaparsam, o da şunu yapar” tarzında bir akıl yürütmenin inkâr edilemez önemi vardır.

Şimdi NATO ve Rusya’nın, Ukrayna’yı horoz dövüş arenası olarak kullanmaya son vermesi ancak yenilmiş gibi görünmeden bu girdaptan çıkmak için Türkiye’nin aradığı uzlaşmaya bir şans verilmesi gerekiyor. ABD ve AB, Türkiye’nin bu çabasına destek olmalıdır.

Hiçbir Ukraynalı bebeğin hayatı, kurtarılmak istenen şereflerden daha az önemli değildir. Ancak bebeklerin hayatı bu görünüşü kurtarma çabasına bağlıdır.

Yazının devamı...

Bir nükleer savaş bu kadar kolay mı?

17 Mart 2022

Victor Zhikai Gao bir televizyonda konuşuyor. İsminin altında “Çin ve Küreselleşme Merkezi isimli kurumun başkan yardımcısı” yazmasa, Rusya’nın Ukrayna işgali dolayısıyla televizyonları sabahtan gece yarısına kadar dolduran uzmanlardan biri deyip başka tarafa geçersiniz.

Araştırdığınız zaman, bu şahsın Uluslararası Çalışmalar Birliği Direktörü ve Pekin Özel Sermaye Derneği İcra Başkanı olduğunu öğreniyorsunuz.

Dahası, Gao Zhikai, eski “Yüce Başkan” Deng Xiaoping’in bütün görüşmelerinde çevirmeni imiş. Gao Zhikai, öyle mütebessim bir çehreyle, sanki Pekin 2022 Olimpiyat Oyunlarında Nathan Chen’in artistik patinajda nasıl göz kamaştırdığından söz eder bir sükûnet içinde, “Rusya’ya yardım ettiği bahanesiyle Çin’e karşı yaptırım uygulayacak olurlarsa...” diye söze giriyor ve devam ediyor:
“Bu Çin’de iç savaşı yeniden başlatma girişimi sayılır ve böyle bir savaş, sadece Tayvan’ı içine alan bir savaş olarak kalmaz; Üçüncü Dünya Savaşı’nı başlatmak olur.”

Ve ekliyor:

“Bu savaş ise kesinlikle nükleer bir çatışma demektir.”
Bu kadar önemli titrleri olmasa, gerçekten böylesine önemli bir olayı, böylesine mütebessim ve sakin ifade eden kişiye aldırmayabilirsiniz; ancak, Mao’nun yerini alan ve on yıla yakın Çin’i yönetmiş, Modern Çin’in kurucusu Deng’in çevirmeni olan kişinin, ülkesinin siyasetine dair bir iki şey bildiğini var saymak zorundasınız. Bu bir iki şeyden birinin, Çin’in Rusya ile ittifakına ne denli önem verdiği, diğerinin ise Çin için, Rusya’ya uygulananlara benzeyen bir yaptırımı, Rusya kadar olağan karşılamayacağı olduğu anlaşılıyor.

İnternet kaynaklarına göre, hukukçu, diplomat, akademisyen olan Çinli yetkilinin kısa bir süre önce, ABD ve İngiltere’nin Avustralya ile yaptığı AUKUS paktı üzerine görüşü sorulduğunda, yine sözünü esirgemediği anlaşılıyor. ABD ve İngiltere Avustralya’ya nükleer denizaltı verecek olurlarsa, bu silahların “gelecekte nükleer bir saldırının meşru hedefi” olacağını söyleyen Gao Zhikai, burada durmamış, “Avustralya’nın bu anlaşmayı imzalayarak beyinsiz bir ülke olduğunu kanıtladığını” da ifade etmiş.

Yazının devamı...

Proaktif diplomasi nasıl olur?

14 Mart 2022

Diplomasi değişiyor; diplomatlık mesleği de ona paralel olarak değişiyor. Çok değil, 20 yıl öncesine kadar sadece bir okulun değil, o okulun bir bölümünün mezunları Dışişleri Bakanlığı meslek memuru sınavına alınırdı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’ne de neredeyse geleneksel olarak daima Galatasaray Lisesi mezunları kabul edilirdi. Bu elitizm, diplomatlık mesleğinin bir anlamda toplumun siyaset ve kültür geleneklerinden soyutlanması anlamına “monşerlik” nitelemesini de beraber getirmişti. Ancak bu sadece Türkiye’de böyle değildi; örneğin Fransa’d a Uluslararası Kamu Yönetimi Enstitüsü (IIAP), ABD’de Georgetown Üniversitesi Uluslararası Çalışmalar Programı mezunu olmayanlar dışişleri bakanlıklarının önünden bile geçemezlerdi.

Bütün dünyada bu durum değişiyor; 1990’larla birlikte küresel iletişim düzenindeki liberalleşme ortaya halklararası (public) diplomasi olgusunu çıkarttı. Her ne kadar bu kavram dilimize “kamu diplomasisi” diye girdi ve bu yanlışlığın sonucu bir tür resmi anlam kazandı ise de, düşünce kuruluşlarının artması, bunların Türkiye ve ilişkide olduğumuz ülkelerin diplomasisine yönelik araştırmaları, STK’ların başka ülkelerin STK’ları ile ilişkileri, yurtdışına giden öğrencilerimizin ve ülkemize gelen yabancı öğrencilerin artışı ile halklararası diplomasi bizim hayatımızda da yer kazandı. Ulusal liderler, diplomasi alanındaki sembolik rollerini bir kenara bırakarak, aktif bir diplomasi odağı oldular. İ stihbarat , askeri ye, eğitim ve ticaret dünyası da artık dışişleri bakanlıklarının tamamlayıcı ögesi değil kendi diplomasi sini yürüten yapılar haline geldi. 

Geçen hafta, Ukrayna ve Rusya Dışişleri Bakanlarını buluşturan kurum olması sebebiyle sanki resmî niteliğe sahipmiş gibi görünen Antalya Diplomasi Forumu (ADF), diplomasiyi yeniden kurgulayan bir sivil toplum girişimidir. Foruma davetli olarak gelen devlet ve hükumet başkanları, bakanlar başta Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu olmak üzere, bakanlar, devlet görevlileri ile ikili ve çok taraflı görüşmeler yaptılar. Yine de ADF, sadece liderlerin, siyasetçilerin ve kamu görevlilerinin değil , akademisyenlerin, düşünürlerin, kanaat önderlerinin ve bu arada diplomatların ve iş insanlarının diplomatik yapıların resmî kalıpları dışında, dünya ve bölge meseleleriyle ilgili görüş alışverişi ve çözüm üretme çabası için bir mekân, bir ortam sunma anlamına geliyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan açış konuşmasında, bu forumdan beklenen görevin, Türkiye’nin proaktif bir diplomasiye kavuşması için öneri üretmek olduğunu söyledi.

Proaktif diplomasi, olmakta olan olayların alacağı yönü önceden kestirmek, resmî kurumlarının bu gidişe uygun yerde ve zamanda hazır bulunarak, gelişmeleri karşılamaları, gereken konumu almaları, hazırlıksız yakalanmamaları, önceden tedbir almış olmalarıdır. 

Dünyamıza bakalım: Liderler “NATO istediği gibi genişler; sen buna karışamazsın!” bağnazlığı ile “Ukrayna bize saldırı cephesi olacak!” beceriksizliği arasında önceden konum alamadılar. Oysa bu iki tutum, Ukraynalı masum halk ve Rus askerleri için cehennem kazanını 2008 yılından beri kaynatıyorlardı. 

Tüm dünyanın proaktif diplomasi için gideceği uzun bir yol var. ADF’na da çok ama çok iş düşüyor.

Yazının devamı...

Ukrayna ve Rusya’ya nasıl bir güvence sunulabilir?

10 Mart 2022

Uluslararası ilişkilerde şu anda geçerli ekol, “Gerçekçilik” adını taşıyor. Bu ekolün kurucusu Kenneth Waltz, “Ulusların ilişkisi şöyle olmalıdır, böyle olmalıdır...” diyen 19. yüzyılın “normatif” anlayışının yerini aldığında, uluslararası ortamın anarşiden ibaret olduğunu, ülkelerin bu kaosta korunabilmek için “ürkek ve korkak” davrandıklarını öne sürmüştü. Harp okulu kökenli, askeri pilot John Mearsheimer, üniversiteye katılıp uluslararası ilişkiler üzerinde çalışmaya başlayınca, ülkelerin arasındaki ilişkiler anarşik olmakla birlikte, bunun, ülkeleri tümüyle “sindirmediğini” gözlemledi. Mearsheimer’a göre, çoğu ülke çevresine, gücü yeteceğini hissettiğinde uluslararası sistem üzerinde hegemoni kurmaya, “büyük devlet” olmaya çalışıyordu.

Bu yeni bakış açısına “saldırgan gerçekçilik” adı verilirken, Waltz’ın görüşleriyse “savunmacı gerçekçilik” adıyla anılmaya başladı. Gerçekten de 20. yüzyıldaki uluslararası ilişkilere baktığınızda, bazı ülkelerin güçlerini sürekli azamiye çıkarttıklarını, tarihi ve küresel söylemi her an değiştirerek realiteyi kendilerine göre yeniden tanımladıklarını, sorunlardan diğerlerini sorumlu tuttuklarını görürsünüz. Çevrelerindeki ülkeleri “onlardan yana olanlar” ve “karşı olanlar” diye ayırdıklarına, bu gruplar arasında kendilerini egemen kılacak dengeler icat ettiklerine tanık olursunuz. Nitekim, Varşova Paktı ve NATO, bu yarış içinde dünyayı sürekli bir barut fıçısının üzerinde oturttu, sorunlarda daima karşı tarafı suçladı.

Prof. Mearsheimer, son haftalarda Batı dünyasında şimşekleri üzerine çekiyor. Çünkü Ukrayna’nın başına gelenlerden ABD ve Batı Avrupalı müttefiklerinin Rusya’ya yönelik “üstüncü” (supremacist) tavırlarını sorumlu tutuyor. NATO, 2008 Nisan Bükreş Zirvesi’nde Ukrayna ve Gürcistan’ı üyeliğe davet ederek, Rusya’nın güvenlik zırhını delmiş oldu. Rusya bu tarihten sonra, Ukrayna ve Gürcistan’a caydırıcı saldırı politikalar uygulamaya başlayınca, ABD, elindeki her imkânı kullanarak Rusya’nın söylemini (onun adına) yeniden yazmaya, Putin’in Sovyetler’i diriltmeye, hatta Rus Çarlığı’nı yeniden yaratmaya çalıştığı algısını oluşturdu. Batı medyasına göre, Rusya Ukrayna’nın tümünü işgale çalışıyor. Oysa, Mearsheimer, Putin’in amacının Ukrayna’da Rusya’nın güvenliğini sarsmayacak bir rejim değişikliğinden ibaret olduğu görüşünde.

Sovyetler’in dağılmasından sonraki 10 yılı “tek kutupluluk anı” olarak niteleyen Mearsheimer, ABD’nin Başkan Bush ile önce Doğu Avrupa’ya, ardından Ortadoğu’ya “Batı tipi demokratik rejim” ihracı siyasetine başlayarak “Rusya’nın gözüne değnek soktuğunu” ifade ediyor.

Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, bugün Antalya’da Rusya Dışişleri Bakanı Sergey Lavrov ile Ukrayna Dışişleri Bakanı Dimitri Kuleba'yı bir araya getiriyor. Ateşkes görüşmelerinden sonra barış konusuna sıra gelir mi, bilinmez. Ama Sayın Çavuşoğlu’nun genç meslektaşına uluslararası ilişkilerde gerçekçiliğin önemini anlatması gerekiyor.

Yazının devamı...

'Kapımızı emniyete aldık'

7 Mart 2022

Uluslararası Güvenlik ve Montrö Şemsiyesi (2)

Lozan Boğazlar Sözleşmesi ile Montrö’yü mukayese edersek, Lozan’daki üç ilkenin yerini şu üç hedefin aldığını görürüz:

1. Boğazlar ve Marmara’yı silahlandırmasına izin vererek Türkiye’nin güvenliğini sağlamak,

2. Yeni geçiş ilkeleriyle Karadeniz ülkelerine güvenlik teminatı vermek,

3. Boğazlardan geçiş serbestisiyle diğer ülkelerin hukukuna saygı.

Ukrayna-Rusya gelişmeleri sebebiyle yeniden gündeme gelen Montrö Sözleşmesi, 86 yıldır ayaktaysa ve geçen hafta, Türkiye’nin iki ülke arasındaki durumun bir işgal değil savaş halini aldığını belirleyerek sözleşmenin 19. maddesini yürürlüğe sokmasına hiçbir ülkeden itiraz gelmedi ise, bunu, bu üç amacın sağlanmış olmasıyla açıklayabiliriz. Bu üç amaç da, sözleşmede öyle ustalıkla kaleme alınmıştı ki, dolaylı şekilde Batı’nın değil Rusya’nın çıkarına hizmet ediyordu.

Montrö Sözleşmesi, 20 Temmuz 1936’da imzalandı. O gün gazeteler ikinci baskılarını yaptı. 21 Temmuz günü Çanakkale ve İstanbul’da, hatta Marmara çevresindeki tüm kentlerde halk, sokaklara döküldü ve kutlamalar yapıldı. Aynı gün, yakındaki askeri birlikler, her iki boğazda 13 yıldır giremedikleri, o zamanki adıyla “müstahkem mevkilere” girerek, kontrolü Uluslararası Komisyon’dan devraldı. O günkü Akşam gazetesinin manşeti, bunun anlamını şu cümleyle özetliyordu: "Dün geceden itibaren kapımızı emniyete aldık."

Aynı sevinç, Karadeniz’in, Türkiye kıyısı hariç hemen tamamını anlaşmalar ve ittifaklarla kontrolüne almış olan Sovyetler Birliği’nde de hakimdi. Yeni sözleşmeyle, vücut veren müzakerelerde Türkiye, Karadeniz’in "bir ucundan girilip öteki ucundan çıkılan bir deniz olmadığını" beyan etmiş, bununla Karadeniz’in güvenliğinin ancak "kıyısı olan ülkelerin güvenliği" ile sağlanacağını Batı’ya ilan etmişti.

Yazının devamı...

‘Şu Boğazlar Meselesi’: Uluslararası Güvenlik ve Montrö Şemsiyesi (1)

3 Mart 2022

Şubat 1936’da İtalya, Habeşistan’ı işgal etti. İtalya’nın Habeşistan ile felaketlere yol açan ilişkisi, Eritre’yi işgaliyle 1889’da başlamış ve iki ülke arasında 1895’te ilk savaş yapılmıştı. Ancak Mussolini, yeni kurulmakta olan dünya düzenini, Birleşmiş Milletler’in ilk çekirdeği olan (İtalya’nın da 4 kurucusundan biri olduğu) Milletler Cemiyeti’ni yok sayarak, 30 bin sivili hardal gazıyla ve “dumdum kurşunlarıyla” öldürmüş, esir aldıklarını yerlere yatırıp üzerinden tankla geçerek katletmiş, sadece Habeşistan’ı değil ama Somali ve 4 ülke dâhil Afrika Boynuzu denen yöreyi işgal etmişti. İtalya işgalle kalmamış, bu bölgenin tümünü ilhak etmişti.

İtalya’ya bu cesareti veren, 5 yıl önce Japonya’nın Mançurya’yı işgali olmuştu. Japonya, 1938’e kadar Çin’deki işgalini genişletmiş, Pekin’e kadar nerede ise Çin’in tümünü ele geçirmişti.

1919’da İngiltere Başbakanı Lloyd George, İtalya Başbakanı Vittorio Orlando, Fransa Başbakanı Georges Clemenceau, ABD Başkanı Woodrow Wilson’ın (Almanya’yı ve Osmanlı İmparatorluğu’nu cezalandıran) 1919 Versay Anlaşması ile temelini attıkları Milletler Cemiyeti, bu iki işgale seyirci kalmış, Atatürk’ün ifadesiyle, “Düveli muazzama (büyük devletler) kendi kendisini inkâr etmişti.” Atatürk’e göre, Habeşistan işgali yeni uluslararası düzenin yok olması anlamına gelmiş ve bu durum doğrudan 1923 Lozan Barış Antlaşması’nın eki olan Boğazlar Sözleşmesi’ni “manadan ve teminattan mahrum” bırakmıştı.

Atatürk, Lozan’da, Çanakkale ve İstanbul boğazlarının “Türk egemenliği alanı dışında sayılması” ve bir uluslararası komisyonun kontrolüne verilmesini kabul ederken, (1) Milletler Cemiyeti’nin kolektif bir güvenlik sistemi kurulmasını sağlayacağı ve (2) dünyanın genel bir silahsızlanmaya gideceği kanısındaydı. O kadar ki, Lozan’dan ayrı olarak Boğazlar Sözleşmesi’ni “Dört Büyüklere” (İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya) imzalattırarak “özel bir garanti sağlanmasını” istemişti.

1936’da Almanya’nın Milletler Cemiyeti Silahsızlanma Komisyonu’ndan çekilmesi bardağı taşıran son damla oldu. Türkiye, artık Boğazları uluslararası komisyonun elinde bırakamazdı.

Atatürk, Milletler Cemiyeti’ne Nisan 1936’da bir mektupla, daha sonra Montrö Sözleşmesi olacak anlaşma taslağını gönderdi. Dışişleri Bakanı Tevfik Rüştü Aras’ın imzasıyla giden bu mektubu, Atatürk’ün yazdığı (yazdırdığı) bilinir.

İtalya hariç, Lozan’a taraf ülkeler, 22 Haziran sonunda İsviçre’nin Montreux (Montrö) kasabasında toplandı. Bir ay çalıştılar ve 20 Temmuz’da sözleşme imzalandı. (İtalya’ya o sırada Habeşistan işgali sebebiyle yaptırım uygulanıyordu. Anlaşmaya sonradan katıldı.)

Ve ağustos başında Atatürk, bir yıldır süren hastalığı doktora göstermeye karar verdi. İki ay tetkiklerden sonra, iki yıl sürecek tedavi başladı. Anılarda, Habeşistan işgalinden sonra Atatürk’ün dilinden düşmeyen sözün “Şu Boğazlar meselesi” olduğu belirtilir. Çanakkaleli olan Tevfik Rüştü Aras, sözleşmeyi Atatürk’e sunduğunda, “Babanın mezarını kurtardın Rüştü!” sözünü de Lozan ve Montrö tutanaklarını Türkçe’ye çevirmeyi hayatının gayesi yapmış olan rahmetli hocamız Seha Meray’dan dinlemiştim.

Yazının devamı...

Ukrayna ve Rusya masaya oturmaya nasıl ikna edilir

28 Şubat 2022

Rahmetli hocamız Prof. Dr. Fahir Armaoğlu, 20’nci Yüzyıl Siyasal Tarihi isimli devasa eserinde, Rusya analizlerinin çoğunu, 1853-1856 Kırım Savaşı’nda Rusya’nın uğradığı yenilgiye dayıyordu. Rusya kendisine Karadeniz kapısının kapandığını görünce, bugünkü sınırlarını elde edinceye kadar sürdüreceği Asya macerasına atılmış ve bugün sahip olduğu “dünyanın en geniş ülkesi” sıfatını edininceye kadar da durmamıştır.

Ukrayna, ne kadar geniş görünürse görünsün, Rusya’nın 30’da biri kadar bir ülkedir; Rusya’nın Ukrayna’yı veya onun bir iki ilini, hatta Kırım’ı arazisine katmakla elde edeceği bir kazanç yoktur. Olaya Aralık 1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonraki gelişmeler, özellikle NATO’nun genişlemesi çerçevesinden bakarsak, şu andaki Ukrayna felaketine yol açan faktörü daha rahat görürüz. Sovyetlerin feshinden sekiz yıl sonra, Polonya, Macaristan ve Çek Cumhuriyeti, 2004’te Bulgaristan, Estonya, Letonya, Litvanya, Romanya, Slovakya ve Slovenya, 2009’da Arnavutluk ve Hırvatistan, 2017’de Karadağ ve nihayet önceki yıl Kuzey Makedonya, NATO’ya üye olarak alındılar. Bu tarihte, Bosna-Hersek, Gürcistan ve Ukrayna’nın da NATO’ya katılmak istedikleri açıklandı. 2004’te Rusya hala Sovyet-sonrası sarsıntılardan kurtulamamıştı; bundan sonraki dalgalarda NATO üyesi olan dört ülke ise Rusya açısından kayda değer tehdit sayılmazdı. Ancak Gürcistan ve Ukrayna ile, Putin’in “Anavatanın NATO tarafından kuşatılması” diye nitelediği olay tamamlanmış olacaktı.

Bu olgu Putin’in o kadar korkuttu ki, ülkesine günde 20 milyar dolara mal olan bir savaşı göze aldı.

Savaşın asıl faturasının masum Ukrayna halkına çıkacağı anlaşılıyor. Ama omuzdan atılan roketleri ve onların atıldığı rampaları imal edenler çok mutlu olsalar gerek; çünkü 25’e yakın ülke, Rus tanklarına ve toplarına karşı koyabilsinler diye, bu silahları çerez gibi Ukraynalılara dağıtıyorlar.

Bu silahlarla ve askeri eğitim almamış sivillerle Rusya’yı durdurmak mümkün değilse de, birkaç Rus zırhlısının, içindeki askerlerle vurulması sonrası, Rusya’nın (“Ukrayna diye bir ülke-millet yoktur!” diyerek, kuşatma korkusunun, aklıselimini tamamen elinden aldığını ortaya koymuş olan) liderinin, başlattığı bu işgali tam bir katliama çevirmesine yetebilir. Şu anda yapılacak şey, Ukrayna’ya silah vermek, Rusya’nın ticaretini engellemeye çalışmak değil, iki başkanı, Zelenski ve Putin’i bir masada buluşturmaktır. Bunu başarmanın tek yolu iki liderle uzun uzun, sakin sakin, ikna edici argümanlarla konuşmaktır. Görünen o ki, Batı buna niyetli olmadığı gibi, yeterli de değildir. Şu anda ne AB’de ve ne de NATO’da bunu yapabilecek Cumhurbaşkanı Erdoğan’dan başka lider yoktur.

ABD, savaş öncesi haftalardaki kışkırtıcı tavrı ile zaten bölgede bırakın barışı, savaşın yayılmasını, Karadeniz’in tütün sahillerini kaplamasını istediğini göstermiştir. Bir yıldır, Boğazlardan ve Türkiye’den geçmeden Balkanlara ulaşmanın hazırlığı içinde olan Yunanistan üslerini oluşturmaları, bunun başka bir kanıtıdır.

İş Türkiye’ye düşmektedir; başarı şansı yüksektir. Tabii, “dostlarımız” başka bir hainlik planlamıyorlarsa!

Yazının devamı...