Deniz salyası: Öldük, bittik, mahvolduk!

Deniz salyası (veya doğru çevirirsek, “deniz sümüğü”) kabul edelim ki “ilginç fotoğraf veriyor” ve yerli yabancı medya sayfalar dolusu ebru görüntüleri yayınlıyor. Bu görsellerin yanında ya (yakamızı bir türlü bırakmayan) “Bir şey olmaz!” teranesi ya da (aynı derecede olumsuz etki yapan) “Marmara öldü; Karadeniz ölüyor, ölüm bulutu Ege’ye sarkıyor!” çırpınışları! Ama çok az kişi, kurum ya da kamu görevlisi çıkıp, sorunun bizim insanlık olarak tamahkârlığımızdan, açgözlülüğümüzden, çok kazanma hırsımızdan kaynaklandığını yüzümüze vurmuyor. Dolayısıyla, biz de sayfalar dolusu ebruli resimlere ve programlar dolusu videolara bakıp, sanki bu afet bizim başımızda değilmiş gibi, sonraki sayfaya ve programa geçiyoruz.

Bu afet başka ülkelerde de oldu; 2003’te Avrupa’daki olağanüstü yüksek ve uzun süreli sıcak hava dalgası kuzeybatı Akdeniz’i salyaya-sümüğe boğdu. Daha öncesi de var: 1988, 1989 ve 1991’de Adriyatik’te, özellikle kuzey sahillerinde görülen yoğun müsilaj, kıyısı olan ülkelerde balıkçılığı ve turizmi yıllarca geriletti. Adriyatik faciasının sebebi, yeterince arıtılmamış atıkların deniz dibi canlılarını (planktonları) öldürmesi, sonun sonunda müsilaj birikimini önleyecek balık yaşamının sona ermesiydi.

Meksika Körfezi de 2010 yılındaki petrol kuyusu kazasının sebep olduğu kirliliğin yol açtığı, sebebi farklı olsa da sonucu aynı ölçüde vahim müsilajı ortaya çıkarmıştı.

Bu olaylar sırasında yapılan yayınlara bakıldığı zaman, ülkemizdekinden farklı olmadığını görüyoruz. Bir yanda “Bu da geçer üzülmeyelim” boş vermişliği; öte yanda “Artık bu denizden hayır gelmez” çığırtkanlığı. Ve her zamanki gibi gerçek bu iki ucun ortasında: Neden oldu? Tekrarını nasıl önleriz?

Aziz Nesin’in dediği gibi, “Başımıza gelenlerden korkmadığımız için bütün korktuklarımız başımıza gelir.

Uzmanlara kulak vermemiz gerekir; ama bizim halk olarak zaaflarımızın başında uzmanları dinlemek gelir.

Şu son bir ay içinde yazılanları alt alta getirdiğimiz zaman karşımızdaki tablo şudur: Trolcülükle Marmara Denizi’nde yeteri kadar balık üremesini önledik ve Marmara’daki balık yavruları sayıca daha sonra müsilaja sebep olacak organizmaları tüketmeye yetmedi. Tüketilemeyen bu organizmaların birikmesi denizin dibindeki planktonları öldürdü; sayıca az olan balık yavruları da beslenemediler. Bir balık yavrusu (larva) yumurtasından çıktıktan sonraki 24 saat içinde planktonlara erişmek ve beslenmek zorunda. Ama biyolojik arıtma yapılmadan denize attığımız pislikler bu planktonları öldürdüğü için balık sayısı artmaz oldu. Yani bir kısır döngü içine girdik.

Bu döngüden çıkışın çaresi, balık azlığının birinci sebebi olan gırgır avına son ermek, Marmara’ya dökülen bir bardak suyun bile biyolojik arıtmadan geçmesini sağlamak.

Belki şu andaki durum dünyanın sonu değil! Ama yarından tezi yok biyolojik arıtmaya başlamazsak, bu Marmara ve oradan hareketle Karadeniz ve Ege için dünyanın sonu olacaktır.