Hangi İsrail?

Attilâ İlhan’ın “Hangi Batı” kitabı, 1970’lere kadar bir bütün olarak algıladığımız modernleşmede standardın mihengi saydığımız (sandığımız) Batı’nın zihnimizdeki yerini değiştirmişti. 1972 yılında o kitabı eline aldıktan sonra Türkiyeli hiçbir aydın, bir daha “batı” olgusuna aynı şekilde bakamadı. Çünkü artık tek bir “batı” yoktu.

Bu sütunlarda bu adımı taklit ederek “Hangi Amerika?” sorusunu sormuş ve ortada tek bir Amerika olmadığını ifadeye çalışmıştım.

Şimdi, İsrail güvenlik kuvvetlerinin Kudüs Günü katliamından sonra geleneksel ve sosyal medyada giderek kabaran öfke selinin aldığı istikamete bakarak, “Hangi İsrail?” sorusunu sormak gerektiğini düşünüyorum. Hatta bunu “Hangi Musevi?” diye de genişletebiliriz.

İsrail’i, genellikle bir katliamın, bir insan hakları ihlalinin faili olarak görüyor ve onu tek vücut olarak ele alıyoruz; yaptığımız ilk şey “kınamak” oluyor. Oysa İsrail de komşularından hiç farkı olmayan bir ülke ve orada da işbaşındaki lider, emir, şeyh, polis ve askerin ne kadar insanlık dışı davranacağını tayin ediyor.

Nitekim ülkedeki her siyasetçi, adeta diktatörlüğünü ilan etmiş olan Netahyahu gibi Arap topraklarını işgalden yana değil. Ayrıca, Netanyahu’yu başbakan olarak tutan ittifaka oy veren bütün seçmenlerin, Arap topraklarına ev yapanların ve onları koruyan polislerin sebep olduğu ve onlarca Filistinlinin can verdiği katliamı onayladığını da sanmak yanlış olur. Orada da aklıselim sahibi insanlar var.

İsrail’in iki büyük gazetesi, Haaretz ve Jerusalem Post’ta (JP) en yoğun katliamın ertesi günü yer alan 11 makalenin hepsi, polisi ve Netanyahu’yu telin ediyordu. Haaretz’in gazetenin imzasını taşıyan baş makalesinde “Bu ülkenin daha fazla öldürücü silaha ve polise ihtiyacı yok” diye yazılıyordu. Gazetenin genel yayın müdürü Bradley Burston, kendi köşesinde “Kudüs günü katliamına sebep olanlar ve cinayetleri işleyenler benim Musevi halkım değildir” diyordu. Michael Brizon isimli yazar, olaylara sebep olan yerleşimci Musevileri “Ahlaksız açgözlüler” diye nitelemişti. JP’deki makaleler de daha az sert değildi. Gazete, okuyucularına “Birleşmiş Milletler’in ülkenizi bir apartheid (ırk ayrımcı) ülke olarak ilan etmek üzere olduğunu fark ediyor musunuz?” diye soruyordu.

Her işte bir hayır vardır: Netanyahu’nun bu kadar gözü dönmüşlüğü, polisi El Aksa’yı savunan bir avuç gencin üzerine makineli tüfeklerle donatarak saldırtması, belki de muhalefet liderlerini artık onu başbakan olarak görmektense, rakipleriyle taviz vererek anlaşmaya ikna edecek. Koalisyona sıcak bakan sağ partilere uzak duran sol Arap partileri, belki de El Aksa şehitlerinin hatırasına hürmeten, Netanyahu’suz ılımlı bir koalisyona destek verecekler.

Türkiye’nin bölgeyle ilgili diplomatik siyasetinin de hem İsrail’in iç dengelerini hem de bölgedeki az da olsa Arap ülkelerinin İsrail yanlısı tutumu dikkate alarak, çizildiği anlaşılıyor. Bu siyasetin, “Hangi İsrail?” sorusunu sorduğu ve cevap alternatiflerini dikkate aldığı kuşkusuz.