Neydi o eller kollar Mösyö Macron?

Aralık ayının başlarında Londra’da Suriye konusunda dörtlü bir NATO zirvesi yapıldı. O zamanki beklenti, bu toplantının bir İstanbul zirvesiyle sürdürüleceği yönündeydi.

Fransa’nın ne dediği belirsiz Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, bu toplantıdan kısa bir süre önce NATO’nun beyin ölümünün gerçekleştiğini söylemişti. Oysa o sırada NATO, Türkiye’yi Suriye’deki gayrimeşru rejime karşı, ama’sız-fakat’sız desteklediğini açıklasa, İdlib’deki gözlem faaliyetinin sürmesi gerektiğini bildirse, Rusya’nın ve Suriye’nin şu terörist-bu terörist hokkabazlığına karşı, kararlı bir duruş sergilemiş olsaydı, büyük ihtimalle Esad kendisinde Türk birliklerine karşı harekete geçme ve 50 evladımızı şehit etme cesaretini bulamayacaktı.

Londra zirvesi, Fransa liderinin yakışıksız açıklamalarıyla başladı ve durumu kurtarmak için yaptığı diğer yakışıksız açıklamalarıyla sona erdi. Macron, zirveden sonra diğer liderleri kenara iterek, basının karşısına geçti, elleriyle kollarıyla birtakım jest ve mimiklerle bir şeyler söyledi ve sonunda İstanbul zirvesi yapılamadı.

Ne oldu? Esad’a boş yere cesaret vermiş oldular. 33’ü bir kerede, 50 şehit verdik. Onları kalbimize, Esad’ın 3 bin teröristini de İdlib’e gömdük. SİHA’larımızı, 40 kilometreden bir tankı vurabilen Fırtınalarımızı, 45 derece açıyla Rus uçağını düşüren pilotlarımızı hesaba katmadılar. Esad ile birlikte Macron da Merkel de öğrenmiş oldular.

Ünlü spor yazarı Thomas Boswell’in bir sözü vardır: “Kazanmanın yerini hiçbir şey tutamaz!”

Nitekim 27 Şubat’ta başlayan Barış Kalkanı, bir haftada Suriye’ye ve giderek onun dümen suyuna girmeyi bir siyaset sanan Putin’e çok iyi bir ders verdi. Hem İdlib anlaşması geri geldi hem de Rusya, Suriye’nin ülkede kalan son Sünnileri de Türkiye’ye sınır dışı etme siyasetine “dur” dedi. Üstelik aynı tarihte, Türkiye 9 yıl önce yapması gereken ama yapmadığı şeyi yaparak, Avrupa’ya gitmek isteyen göçmen ve mültecilere engel olmama kararı aldı. Esad ve Putin ile eş zamanlı, AB de “Suriyelileri Suriye’de tutma” siyasetine boyun eğdiler.

Yunanistan’ın paralarını çalarak ve elbiselerine el koyarak ve silahla öldürerek, tarım ilaçlarıyla zehirleyerek ve sıcak suyla haşlayarak geri kovduğu mültecilerin sonunda öyle ya da böyle Paris ve Berlin’de kafelere oturacağını anlayan Macron ve Merkel, çantalarını alıp, haftaya salı günü Ankara’da olacaklar.

Şimdi bu toplantı öncesi elçiliklerinin kendilerine veremeyeceği bir tavsiyeyi buradan sunmak isterim:

Siz siz olun, görüşmelerde “Türkiye’ye para verelim de mültecileri göndermeyin” demeyin. Hatta mümkünse herhangi bir bağlamda “para” lafını ağzınıza almayın. Sadece, “Suriye halkına tekrar nasıl kendi ülkelerinde yaşama imkânı sağlarız?” meselesi üzerinde yoğunlaşın. Bir tek Türkiye’deki değil, Irak, Ürdün ve Lübnan’daki Suriyelilerin ülkelerine dönmesi gerektiğini unutmayın.

Sayın Macron Londra’daki performansından sonra böyle bir yardımı hak etmiyor ama mesele onun değil Suriye halkının geleceğini güvenceye almak.