Ermeni meselesiyle devlet adamlığı!

Türkiye’nin bazı meseleleri vardır ki hiç yakamızı bırakmaz. Yılan hikayesi gibi bin yıldır Türkiye gündemindeki yerlerini korumaya devam ederler.
Çünkü, Türkiye’nin geleceğine taş koyan, Türkiye’yi sürekli geren bu meseleleri gündemden düşürebilecek çapta ve olgunlukta, siyasal deneyim ve kararlılığa sahip devlet adamlarından yoksun kalmıştır bu ülke.
Bu meselelerden biri Kürt sorunu ise, diğeri ‘Ermeni meselesi’dir.
Her 24 Nisan tarihi yaklaşırken Türkiye gerilir. Washington’dan Ermeni soykırımı kararı çıkacak mı, Amerikan Başkanı soykırım diyecek mi, demeyecek mi diye bir kıvrantı başlar siyaset sahnesinde.
Yine aynı şey yaşandı.
Obama, ‘soykırım’ demedi ama...
Büyük Felaket dedi.
Ve kıyamet koptu.
Şimdi bir an düşünelim. Bir Amerikan Başkanı ilk kez mi ‘Büyük Felaket’ deyimini kullandı? Hayır.
Bunu ilk kez kullanan Başkan George W. Bush oldu. 2003 yılında Büyük Felaket’i İngilizce olarak söyledi. Başkan Obama’nın Bush’tan farkı, açıklamasında bunun Ermenicesini kullanmış olmasıdır.
Demek ki Büyük Felaket bir ilk değil.
Ya soykırım?..
Hiç kullanılmadı mı?
Bu da kullanıldı. Reagan 1980’de Başkan seçilmesinden sonra 1981’deki bir konuşmasında ‘Ermeni soykırımı’ demişti.
Bir de öncesi var.
Amerikan Temsilciler Meclisi’nden 1975’de ‘Ermeni soykırımı‘nı içeren bir karar çıkmıştı.
Bu arada gelmiş geçmiş Amerikan başkanları arasında, 1915’in Ermeni soykırımı olmadığını düşünen bir başkana rastlayamazsınız.
Ancak onlar da, Türk-Amerikan ilişkilerinin nezaketi dolayısıyla her 24 Nisan’da soykırım dememiş de olsalar, açıklamalarında bu deyimi aratacak ifadelere yer vermişlerdir.
Obama da ‘Büyük Felaket’ dedi.
Şimdi ne olacak?
Bundan dolayı Türk-Amerikan ilişkileri mi kötüye gidecek? Türkiye’yle Ermenistan arasındaki normalleşme bir başka bahara mı kalacak?
İkisi de yanlış olur.
Türk-Amerikan, Türk-Ermeni ilişkilerini soykırım kıskacına almak akıllı, mantıklı bir tavır değildir. Dün de değildi, bugün de değildir.
Türkiye’yle Ermenistan ilişkilerini normalleştirmek için gerekli teknik, diplomatik altyapı özenle hazırlanmış, bir yol haritası ortaya çıkmış durumda. Ankara ve Erivan’dan eşzamanlı olarak yapılan resmi açıklamalar da işin rayına oturduğuna işaret ediyor.
Buna devam etmek lazım.
Türkiye-Ermenistan sınırının açılması dahil normalleşme adımlarının sürdürülmesi için gereken siyasi iradeyi kesintiye uğratmak hata olur.
Düşünmekte yarar var.
Suriye yıllar yılı PKK’yı destekledi. Öcalan’ı barındırdı. Hatay’ı haritalarında kendi sınırları içinde gösterdi. Bütün bunlara rağmen Türkiye’yle Suriye ilişkileri kesilmedi.
İran, 1979 Humeyni ihtilaliyle birlikte Türkiye’deki rejime düşman gözüyle baktı, Türkiye’yi destabilize etmek için çaba sarfetti, ama Tahran’la da ilişkiler kesilmedi.
Yunanistan’la ilişkilerimiz, Kıbrıs ve Ege sorunlarına, hatta ‘Yunan derin devleti’nin PKK desteğine rağmen (Hatırlayın, Öcalan Türkiye’ye postalanmadan önce Kenya’nın başkenti Nairobi’deki Yunan sefaretinde saklanmıştı) devam etmişti.
Lafı uzatmak yersiz.
Türk-Ermeni normalleşmesi, hem Türkiye, Ermenistan ve Azerbaycan açısından, hem Kafkasya’da istikrar ve barış açısından, hem de bu üç ülkenin ABD ve AB ilişkileri açısından olumlu bir gelişmenin altını çizer.
Ermenistan elbette işgal altında tuttuğu Azeri topraklarından bir an önce çekilmelidir. Yukarı Karabağ sorunu elbette çözülmelidir.
Ama bu sorunlar ve ‘Büyük Felaket’ ya da ‘Soykırım’, Türkiye’yle Ermenistan arasında sınır kapısının açılması dahil normalleşmenin başlamasına engel olmamalıdır.
Ankara’yla Erivan arasında öngörülen ‘yol haritası’na bağlı kalmak, Kafkaslar’da barış ve istikrara açılan yolda yürümekle eşanlamlıdır.
Türkiye’nin Başkan Obama’nın ‘Büyük Felaketi’ne devlet olarak bir tepki göstermesinin anlaşılır bir yanı var.
Ama burada ölçü önemli.
Dışişleri Bakanlığı’nın açıklamasında bu ölçünün tutturulduğu söylenebilir. Ama aynı şey Başbakan Erdoğan’ın açıklamaları için söylenebilir mi?
Sanmıyorum.
Ve Kürt sorununda olduğu gibi, Ermeni meselesinde de aşırı milliyetçi söylemin cazibesine kapılarak istikrar ve barışa hizmet edilebileceğini düşünmüyorum.
Yinelemekte yarar var.
1915’e ister soykırım, ister büyük felaket, ister trajedi, ister kırım, kıyım deyin, fakat Osmanlı döneminde Ermeniler bu topraklarda çok büyük bir acı yaşamışlardır.
Her şeyden önce bu acıyı anlamaya çalışmak, bu acıya saygı göstermek gerekiyor.
Elbette biliyorum.
Birinci Dünya Savaşı’yla sonrasında Türkler de, Kürtler de, Rumlar da acı çektiler. Ermenistan işgali altındaki Azerbaycan topraklarındaki evlerinden barklarından olan kaç yüzbin Azeri göçmen de 1990’lardan beri bir büyük acıyı yaşıyorlar.
Hiç biri unutulamaz acıların.
Biliyorum, acılar birbiriyle mukayese de edilemez. Doğru olan, bir yandan acıları karşılıklı olarak anlamaya, acılara karşılıklı olarak saygı göstermeye çalışmaktır.
Ama öte yandan uzak veya yakın geçmişte yaşanan acıların ya da tarihin bugünü esir almasına da kırmızı ışık yakmaktır, doğru olan...
Devlet adamlığı da bunu gerektirir.