Haftanın albümü: “Sular Dar”

25 Nisan 2020

Can Güngör’ün “Sular Dar” albümü, şarkıcı söz yazarı geleneğinin 2020 yılındaki standartlarını belirliyor; bağırmadan söylenen şarkılar, dinleyende iyi bir kitap okuma hissi uyandırıyor

Can Güngör’ün 15 şarkılık yeni albümünün adı “Sular Dar.” Şarkıcı/söz yazarı veya kent ozanı diye tarif edilen alanda kendini ifade ediyor Güngör. Elbette onun böyle bir derdi olduğundan değil, biz illa tanımlayacağız ya karşımıza gelen müziği, o bakımdan.

Can Güngör’ün şarkıları kendi kendine yazılmış mektuplar gibi. Bazen birine hitap ediyor gibi görünse de bu -bana kalırsa- tamamen dramatik yapı icabı. Güngör karşısındakiyle çok sohbet edip tartışmalara girmeyi sevecek birine benzemiyor. Karşısındakine söylemek yerine kendine söylemeyi, havaya salmayı, suya yazmayı -ya da şarkı yazmayı- tercih edebilir.

“Bu Sular Derin”de “Uzun uzun konuşmasak, bir bakışta anlatsak”, “Yelkenlerim Sana Doğru”da “Ben konuşmam, konuşamam. İstesem de anlatamam” demesinden biraz anlayabiliyoruz.

Aşk, ilişkiler, insanlar hakkındaki şarkıları, kendi kuşağından dışarı pek de yansımayan kafa sesi olma özelliğine sahip. İnsanlar her yerde konuşuyor, her yerde yazıyor ve her yerde devamlı kendilerinden bahsediyor anlatıyor da anlatıyorlar. Sosyal medya onlarla dolu. Ama kafa seslerini, kalplerini Can Güngör gibi sanatçılar üzerinden belki anlayabiliriz. Ya da böyle bir derdimiz varsa bakacağımız yerlerden biri Güngör gibi sanatçıların şiirleri ve şarkıları olmalı.

Bugün yerli müzik sahnemizde var olan bütün indie zenginliğe rağmen eşine az rastlanan bir iş yapıyor “Sular Dar”. Şarkıcı söz yazarı geleneğinin 2020 yılındaki standartlarını belirliyor ve bu standartları yukarıya taşıyor. Kah kendine öğütler veriyor kah dışarıdaki kışı anlatıyor. Kah ağustosta bir akşamüstünü: “Ağzımda kumlar, sana dert anlatıyorum.” Ama her şarkıda mutlaka çok derinlerde bir yerde dinleyicisinin kalbine inmeyi başarıyor. Tarif ettiği bir imgeyle, bir melodiyle ya da davul sesiyle bunu başarıyor. İyi bir kitap okur gibi hissettim kendimi Güngör’ün albümünü dinlerken.

Bağırmayan şarkı söyleyen

Albüm sakin bir gitar sound’u üzerine inşa edilmiş. Prodüktörlüğü de Güngör kendisi üstleniyor. Ancak bu bir gitar/vokal albümü değil. Duyduklarım, müzikal açıdan Rufus Wainwright’tan Elliott Smith’e, Jack Johnson’a bir dizi sanatçıyı aklıma getirdi. Ed Harcourt gibi Brit’leri, Suzanne Vega’yı biraz da Bülent Ortaçgil’i. Bağırmadan şarkı söyleyen diğer bütün şarkıcıları da aklınızın bir ucuna getirirseniz Güngör’ün müziği hakkında -eğer ilk kez tanışıyorsanız- bir fikriniz olabilir.

Yazının devamı...

Herkes Lady Gaga seyrederken Jarvis Cocker’ın ev partisine takılmak

21 Nisan 2020

Online konserlerin sorunu... Atmosfer. Bir konseri konser yapan şey ortamdaki enerji. Etrafınızdaki insanların varlığını ve duygularını hissetmek, paylaşmak. Birileriyle tanışmak, görüşmek, karşılaşmak. Paylaşmadıkça sadece kendi başına yaşayınca ne zevki var? Konserden sosyalliği çıkarın, ne kaldı? Bağlamından kopmuş şarkılar. İşte online konserler biraz böyle geliyor bana. Kim konsere gitmek ve o ortamı yaşamak varken evde eşofmanla karşısında şarkı söyleyen birini izlemeyi tercih eder? (“Ben” diyenler, burada ayrılıp diğer haberlere geçebilir.)

Her yerde online konserler aldı başını yürüdü. Instagram’ı açıyorum, bazen tepede neredeyse 30 tane canlı yayın uyarısı çıkıyor. Bir durun arkadaşlar, biraz dinlenin.

Şaka bir yana, evet, hepimiz evdeyiz ve evden konser çok mantıklı. Moral oluyor. Ama diğer yandan zaten evden konserlerin şu dönemde başarılı olmasının ve çok büyük kitleler tarafından izlenmesinin nedeni -biraz bariz olacak ama- insanların evde oturması. Yoksa insanları online konser için belli bir zaman diliminde cihazlarının başına toplamak büyük bir mücadele.

Canlı konserler yeni değil. Daha önce de vardılar. Festivaller canlı yayınlanıyordu. Evden online konserler daha önce yapıldı ve bitti. Bitmişti. Eve kapanma günlerinde bu konsept geri geldi.

Zaten bilet alıp gidilen bir konseri sponsor gelirleriyle canlı yayınlama uygulaması Coachella’dan Fujirock’a yapıldı. Bu tip finansman yapısı kurulduğu takdirde gene yapılır. Ama pek çok yorumcu gibi, bir şekilde evden verilen konserlerin gelecekte müzik sektörünü taşıyacağını düşünmek bana mantıksız geliyor. Üstelik ev konserlerinde herkes aşırı hesaplı bir ev halinde ve sırf bu yüzden bile ben bu konserlerde aşırı sıkılıyorum.

Hafta sonu Lady Gaga, Elton John, Stevie Wonder ve bir grup meşhur isim evlerinden canlı yayınlar yaptı. “Together At Home” adlı bu etkinlik çok izlendi, konuşuldu. Ama kendinden şarkılar ve müzikle ya da verilen mesajlarla değil, milyonlarca dolarlık servetleriyle bir sürü dev sanatçının ne kadar zevksiz ve ruhsuz döşenmiş evlerde yaşadığını ortaya koymasıyla söz ettirdi. Yerli ve yabancı basın, Lady Gaga’nın koltuğunu, John Legend’ın salonundaki perdeleri falan konuşuyor. Sırf bu yüzden bile aşırı sıkılmamı garip karşılamıyor, kendimden “Ben mi delirdim acaba?” diye şüphe etmiyorum.

Yazının devamı...

Özel hayat mı?

12 Nisan 2020

Apple ve Google dünyadaki akıllı telefonların yüzde 99’unun işletim sistemini sağlıyor. Dolayısıyla, bu iki firmanın korona salgını çerçevesinde bir iş birliğine gitmeye karar vermesi büyük haber çünkü -neredeyse- herkesi ilgilendiriyor.

Reuters’in önceki gün geçtiği habere göre (“Apple, Google plan software to slow virus, joining global debate on tracking”, 10 Nisan) iki teknoloji devi, virüsü kapmış olması muhtemel insanların belirlenmesinde ve bir an önce teste tabi tutularak tedavi edilmesine yarayacak takip uygulamalarına yol veren yeni bir girişim kararı aldı.

Ne gerek var takibe zaten herkes evde oturmak zorunda diyebilirsiniz. Neticede şu saatlerde Türkiye’nin belli başlı şehirlerinde sokağa çıkma yasağı var artık, iş o noktaya geldi. Gerçi iki günlük yasak ne iş yarayacak, bu yasak daha önce planlanamaz mıydı, yerel yönetimlere haber verilip koordinasyon sağlanamaz mıydı, insanların virüse karşı savunmasız halde ekmek su almak için sokağa dökülmesi önlenemez miydi gibi soruların yanıtları hâlâ havada. Ama evet, herkes evde otururken takip uygulaması ne işe yarayabilir diye sorulabilir yine de.

Bu iş birliği eve kapanma sonrası normale döneceğini hayal ettiğimiz dünyada işe yaramak üzere tasarlanıyor. Bir noktada yasaklar bitse de hayat olağan akışına girse de virüsün hortlama tehlikesi var. Veya başka bir virüsün aynı etkiyi yaratma ihtimali söz konusu. Dolayısıyla, korona tecrübesinden hareketle gelecekteki herhangi benzer bir durumda bu tip takip teknolojilerinin işe yarayacağı düşünülüyor.

Yazının devamı...

Popçuların şafağı

11 Nisan 2020

Türkçe pop açısından hayli verimli bir hafta. Geçen haftalarda salgın yüzünden pek çok büyük sanatçı albüm ve single’larını son anda geri çekti, yayın tarihleri ertelendi. Ama bu yanlış bir karardı; çünkü insanlar eve kapanmış olsalar da müzik dinlemeye devam ediyorlar. Stream platformları eve kapanma sürecinin ilk haftalarında streamlerin hafifçe geri çekildiğini gördüler, ancak bir süre sonra insanlar yeniden ve eskisinden daha fazla müzik dinlemeye başladı. İlginç olan ise başlarda sadece sakin, sessiz müzikler dinlenirken bir süre sonra artık hareketli müziklerin de dinlenme oranının artmasıydı. Bu alanda yayınlanan haberlere bakılırsa insanlar evde parti yapmaya ve günlük egzersizlerini hareketli parçalar eşliğinde yapmaya başladı. Bu kısa girizgâhın ardından sadede geleyim: Yeni pop şarkıları ufaktan baharın da yaklaşmasıyla gelmeye başladı. Şu ara normal şartlarda yazın hit olacak şarkıların ufaktan gelmeye başladığı dönem.

“Arab Trap” çılgınlığı

Arab Trap, Arabic trap, Türk Trap… Bu başlıkları internette ya da stream platformlarında arattığınızda karşınıza enteresan listeler ve sanatçılar çıkıyor. Biraz daha detaya inerseniz bu müziğin en büyük prodüktörleri arasında Serhat Durmuş, Fatih Yılmaz, Amorf, Barış Dede, Mazlum Uruç gibi pek çok Türk isme rastlıyorsunuz. Teknik olarak dinlendirici “chill” tonlarında ya da hafifçe dans ettirecek, trap ortak paydasında buluşan bol sample’lı müzikler, remiksler gibi geniş bir tanım getirmeye çalışayım hiç dinlememiş olanlara.

Bu tarzdaki parçalarda pek çok Türk şarkının, eski film müziklerinin, türkülerin de sample’ları kullanılıyor. Arap coğrafyasında ve Türkiye’de azımsanmayacak bir kitle tarafından dinleniyor bu müzikler. Detaylara ayrı bir yazıda girmeye çalışacağım.

Yazının devamı...

Biz evdeyken

7 Nisan 2020

Bahar geldi. Çiçekler açtı. Ağaçlar coştu. İngiltere’de geçen hafta sonu güneş çıkınca moraller biraz yerine geldi. Burada güneşin çıkması önemli bir gündem. Günlük konuşmalardaki basit bir “muhabbet açıcı”dan fazlası. Evet evdeyiz. Ama spor amaçlı yürüyüşler yapılabiliyor. Suratlar pembeleşti geçen hafta sonu. Nedensiz bir iyimserlik havası esti.


Herkes kendince bu yeni durumla başa çıkmaya çalışıyor. Kimi “Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” diyor, kimi de “eskiye dönüş”, “normale dönüş” gibi ifadeleri kullanırken hayli inandırıcı olabiliyor. Kimi ölesiye pesimist, kimi ölesiye naif ve optimist.

Bütün bu manzara içinde en çok insanların evde kaliteli vakit geçirme çabalarına hayranım. Pek çoğumuz, her gün Dostoyevski okuyup bağımsız film izlemek isteyen ama bunun için fırsat bulamayan insanlarmışız gibi davranıyoruz. “Madem evdeyiz, o zaman şu klasikleri bir bitirelim” gibi cümleleri çok görüyorum. Bu cümlelerdeki naiflik ve hevesi anlamamak mümkün değil. Hayatlarımız iş yerlerinde çalışarak geçiyor. Kimse gerçekten yapmak istediği şeyleri yapmaya vakit bulamıyor. Daha da ötesi, kimse ne yapmak istediğini bilmiyor ya da hatırlamıyor. Şimdi evde oturunca unutulan sorular üzerimize boca ettiler kendilerini.

Öte yandan, çoğumuz ufak ufak artık evde oturmanın ilk haftalarındaki heyecanı kaybetmiş durumdayız gibi gelmeye başladı. Yarıda kalan kitaplar bir türlü ilerlemiyor. Filmler sarmıyor. Buna karşılık, “junk” internet sitelerinde, sosyal medyanın en boş odalarında daha fazla dolaşılıyor. Evde kaliteli zaman geçirme çabaları ufaktan “Bu iş
bitse de hayatımıza geri dönsek”lere doğru geliyor.

Ben bu olayı son derece bilimsel (!) olarak şu şekilde gözlemledim. Evde ekmek yapılmaya başlandı bizde. “Bundan sonra hep kendi ekmeğimizi yapalım”, “Bir daha endüstriyel ekmek mi, asla”lar havada uçuştu. Geceleri saatler kuruldu, mayayı karıştırmalara, hazırlamalara girişildi. Aman maya aç kalmasın. Aman mayanın ısısı doğru olsun. Aman maya üzülmesin, kırılmasın. Neticede evet, bir süre önce dalga geçtiğim evde ekmekçilik bize de sirayet etti. Ve bu sayede harika ekmekler yapıldı. Ancak, sadede geleyim. Geçen hafta evde ekmek bitti. Çünkü mayaya un ekleme saatini kaçırınca (teknik terimi bilmiyorum kusura bakmayın) maya sizlere ömür oldu. Ve ben markete gidip ekmek aldım.

Yazının devamı...

Müzik emekçileri yeni yollar arıyor

4 Nisan 2020

Yeni salgın yüzünden kaç hafta, kaç ay daha evde kalacağız belli değil. Sosyal hayat durduğunda konserler de duruyor ve bundan etkilenen kırılgan müzik sektörü yeni gelir oluşturma çabası içinde

 

Müzik emekçileri, şu aralar her zamankinden çok daha fazla ve çok daha büyük bir sıkıntının içinde. En hassas, en kırılgan sektör müzik sektörü. Toplumda ne olursa, gündemde ne varsa ilk önce müziğe, müzisyenlere ve sektörde çalışan emekçilere yansıyor. Her gün tabiri caizse hop oturup hop kalkan bir camiadan, binlerce on binlerce çalışandan ve ailelerinden söz ediyorum. Sanatçılar bu sektörün görünen yüzü ama bir de görünmeyen yüzü var. Bir konser iptal olduğunda ışıkçısından, şoförüne, yeme içme lojistik çalışanından, temizlik işçisine kadar çok değişik kademelerde çalışanlar zarar görüyor. Ve bu zararı hiç kimse umursamıyor. Yıllardır bu sektör ne devletten bir destek almıştır ne de finansal kolaylıklar sağlanmıştır kendilerine. Aksine en fazla vergi de müzik sektörüne ödetilir. Buna rağmen gündem kızıştığında herkes işine gücüne devam eder ama konserlerin durması, projelerin ertelenmesi beklenir. Bu saçmalık hiç azalmadı, düzelmedi maalesef.

Domino taşları gibi

Neyse uzatmayayım, bugün, yani salgın dolayısıyla her zamankinden daha da zor durumları müzik emekçilerinin. Çünkü ne kadar süreceği belli olmayan bir eve kapanma devam ediyor. Kaç hafta, kaç ay daha bu durumda kalacağız belli değil. Sosyal hayat durduğunda konserler duruyor ve sistemi oluşturan domino taşları sırayla bir bir yıkılmaya başlıyor.

Bu zor dönemde bütün dünyada müzisyenler ellerinden gelen tek şeyi yapmaya odaklandılar. Online konserler. Herkes evde olduğundan zaten konserler evden gerçekleşiyor, her şey konsepte uygun. Öte yandan seyirciler de mecburen evde olduğundan, sanırım en yoğun katılımlı online konserler şu aralar gerçekleşiyordur.

Peki, bu durum müzisyenler ve müzik emekçilerine nasıl yarayabilir, onların dertlerine biraz olsun nasıl çözüm olabilir? Youtube’un ve benzeri platformların izlenme üzerinden gelir sağlayan modelleri zaten var. Ama bu sistemin yanında başka ne yapılabilir diye düşünenler de bulunuyor. Can Kazaz bunlardan biri. Sanatçı vereceği online konseri Patreon üzerinden gelirlendirerek bu geliri emekçilere dağıtacak. Patreon bağımsız projelerin kullanıcılar tarafından desteklendiği bir platform. Bu fikir şu günlerde sanatçılar için önemli bir gelir modeli olabilir mi doğrusu bilemiyorum. Ama bu güzel ve anlamlı girişimi haber vermek istedim. Adres https://www.patreon.com/cankazaz.

Yazının devamı...

İsveç neden eve kapanmadı?

31 Mart 2020

Geçen cuma Stockholm’de çekilen ve muhtelif gazetelerde karşıma çıkan fotoğraf “eski ve güzel” dünyamızın bir yerlerde hâlâ yaşatıldığını gösteriyordu. Masaları dışarı taşan cıvıl cıvıl bir restoran, prosecco’lar, şaraplar, masalara servis yapan güler yüzlü garsonlar ve elbette birbirleriyle hararetli muhabbetlere girişmiş neşeli cuma akşamı insanları. Stockholm’de eve kapanma yok. “Evdekal” ya da “Hayat eve sığar” dememişler. Hayat normal bir şekilde bütün hızıyla ve neşesiyle baharı karşılıyor. Bütün Avrupa ülkeleri eve kapanmışken, başkentler, Batı kültürünün merkezi olmuş efsane kentlerde sokaklar güvercinlere kalmışken Stockholm sanki başka bir dünyada başka bir zaman diliminde.

Komşu ülkeler halkı eve davet etmişken, İsveç’in bu kararının temelindeki fikir sanırım bugün herkesin merak ettiği bir konu. İngiliz basınında pek çok yerde bu konuyla ilgili haberler yayımlanmasının nedenlerinden biri, İsveç Kamu Sağlığı Ajansı’nın mart başında İngiltere’ye dair hayli kötümser öngörüleri olmalı. O dönem Boris Johnson’ın henüz Kovid-19 olduğu anlaşılmamıştı. Kendisi İngiltere’nin kapanmak yerine normal hayatına devam etmesi gerektiğini söylüyor, bir süre sonra kalan sağlarla yolumuza devam ederiz mantığıyla yani meşhur “sürü bağışıklığı” prensibine dayanarak hareket edeceğini anlatıyordu. İşte bu dönemde İsveç Kamu Sağlığı Ajansı, eğer herkes evlere kapanmazsa İngiltere’de 250 bin kişinin öleceğini söylemişti. Bugün İngiltere evlere kapalı ve altı aydan önce normale dönülemeyeceği dünkü basın toplantısında hükümet tarafından açıklandı.

Peki ama İsveç başkasına tavsiye ettiğini neden kendi yapmıyor? Guardian’daki haberde devlette çalışan bir salgın uzmanıyla görüşülmüş. Anders Tegnell, “Bizde salgın çok gelişmedi, bu seviyede kaldığı sürece kapanmaya ve hayatı durdurmaya gerek yok” şeklinde konuşuyor. İsveç’te 92 ölü, 209 hasta var. Bu rakamlar elbette siz bu yazıyı okurken değişmiş olabilir ancak İsveç düşünce tarzıyla ilgili bir fikir verebilir.

Bir diğer neden olarak eve kapanmanın daha büyük sosyal sıkıntılara neden olacağı belirtiliyor. Mesela sağlık sisteminde çalışanların büyük kısmı çocuklarını kreşlere ya da okullara gönderiyor. Eğer çocukları eve yollarsanız sağlık hizmetlerinde sıkıntı yaşanacak deniyor. Öte yandan, herkesin bireysel önlemlerini alması yeterli diyen de var. Yani İsveç devleti halkına güveniyor. Bir diğer görüşe göre, İsveç devlet yapısı birbirinden bağımsız, hükümete daha az bağımlı otonom kurumlardan oluşuyor. Bir elin her şeyi tek bir yerden kontrolü imkânsız.

Yazının devamı...