‘Evden çalışalım, ofise ne gerek var!’

23 Mart 2021

Geçenlerde okudum büyük şirketler, çalışanlarına pandemi geçse de evden çalışmaya devam demeye hazırlanıyormuş. Bunun anlamı, ofislerin hatırı sayılır derecede azalması demekse eğer, beraber düşünelim başka neler olabilir.

Her sabah işe gidip gelen insan sayısı azalacak. Bunun anlamı, herkesin bir araca ihtiyacı olmayacak. Servisler büyük ölçüde bitecek. Öğle yemeleri ofisteki binada ya da çevredeki restoranlarda yenmeyeceğinden bu amaçla tasarlanmış her iş, mekân, ofis de büyük ölçüde batacak. Ofis temizliği ve güvenlik de yok. Bu kalemler de çıkacak ilk aşamada hayatımızdan diyelim.

Peki ama ofise gittiklerinde bu hizmetleri alan çalışanlar evde bu hizmetlerden mahrum kaldıklarında yeme içme, güvenlik ve temizlik gibi kalemler kimin tarafından karşılanacak ve icra edilecek? Bu hizmetler işveren tarafından sağlanmayacaksa ek ücret olarak çalışanların gelirine eklenecek mi? Ofise giden biri yol parası, yemek parası, çay kahve parası vermiyor. Evde (yol hariç) bunların hepsini kendi karşılamak durumunda. Bu hesaplar yapılmakta mı acaba? Naif olabilirim ama yanıtlanması gereken sorular bunlar.

İşin maaşlara yansıyacak kısmından başka bir diğer konu da ofis deneyimi ve ortak akıl ile çözülen birlikte yapılan işlerin geleceği. Her iş evden yapılamaz. Video call da çözüm değil. Evet, yüz yüze görüşme imkânı olmadığında işe yarıyor ve hayat kurtarıyor ama kim her gün bin tane video call yapmaktan memnun? Bir sürü insan evden çalışmaya bayılıyor ama ofis pek çok meslek için şart. Ayrıca ne iş yaparsanız yapın, ev ile ofis arasına kalın bir çizgi çizmediğinizde ruh sağlığınızı yitirmeniz, sonuç olarak işinizi de hakkıyla yapamayacak olmanız söz konusu.

Pandemi sırasında ev içi şiddet olaylarının arttığı gizli saklı değil, bütün rakamlar internetten ulaşılabilir konumda.

Eski ofislere gitmeyelim, tamam. Ama o zaman yeni ofisler tasarlayın, oralara gidelim. Evden iş yapmanın geleceğin bu şartlarda ideal çözüm olacağına hiç ama hiç inanmıyorum. Ofis deneyiminin değişeceğine inanıyorum. Çalışma süresinin ev ile ofis arasında paylaşılacağını düşünüyorum. 

“Evden çalışalım”cılar herhalde herkesin doğru dürüst performans göstereceği bir evinin olduğu ön kabulünden hareket ediyorlar. Türkiye’de kendi odası olan kaç kişi var? O odada çocukları ya da diğer aile bireyleri tarafından rahatsız edilmeden kaç kişi konsantre olup çalışabilir? İşverenlerin evden çalışanlardan beklentisi değişmiyor ki? 

İşin sosyal yönü de hiç hesaba katılmıyormuş gibi geliyor bana. İnsanların başka insanlarla tanışma ve iletişime geçme şansını tamamen elinden alacak bir sistem bu. 

Yazının devamı...

İstanbul trafiği mi daha kötü, Londra trafiği mi?

21 Mart 2021

Kovid sırasında bir sürü sorunumuz vardı ama trafik bular arasında değildi. Londra 12 Nisan’da karantina tedbirlerinin hafiflemesini beklerken şehir de ufaktan hareketlenmeye başladı.

Mart başında okulların açılmasıyla birlikte, sabahları sadece koşucuları ağırlayan sokaklar gerçek sahiplerine iade edildi. Çocuklara. Okul yollarına düşen çocuklar ve veliler karantina sonrası sabahları ve akşamüstleri bir tür festival havası yaratıyor. Cidden bu kadar durgunluktan sonra gelen
bu cıvıl cıvıl harekete ve enerjiye bayılıyorum. Servislerde değil ama sokaklarda bu kadar çok çocuk olmasının bir açıklaması var.

İngiltere eğitim sisteminde devlet okulları adres esasına göre öğrenci kabul ediyor. Evinize en yakın okuldan başlayarak en uzağına kadar bir dizi tercihte bulunuyor ve sonra merkezi yerleştirme sisteminin sonuçlanmasını bekliyorsunuz. Merkezi sistem sizi tercihleriniz arasındaki en yakın okula, olmazsa ikinci yakın, olmazsa üçüncü yakın okula yerleştiriyor. Tercihlerinizden hangisinde yer varsa oraya yazılmış oluyorsunuz. Okula en yakın oturan en avantajlı. Yani çocukların servislerle saatlerce süren yolculuklarla gidecekleri okullara taşınması gibi bir durum yok. Her çocuk yürüyerek gidebiliyor okuluna.

Bu elbette başka parametreleri devreye sokuyor. İyi okulların çevresinde emlak fiyatları hemen yükseliyor. Kısaca OFSTED olarak bilinen (Office for Standards in Education/Eğitimde Standartlar Ofisi) resmi kuruluş belli aralıklarla okulları teftiş ederek bağımsız raporlar oluşturuyor. Bu denetleme sonucunda en başarılı orta başarılı ve başarısız okullar derecelendiriliyor. Bu sistem sanırım İngiltere’deki emlak fiyatlarını belirleyen en önemli etken. Özel okullar tabii ki bu sistemin dışında, her birinin farklı sınavı ve beklentileri var.

Lafı şuraya getirmek istiyorum: Her şey birbirine bağlı. İyi okul, kalabalık nüfus ve cazibe alanı demek. Bunların olduğu yerde de trafik var. Okullar kapalıyken görünür olmayan bu durum benim gibi nispeten yeni Londralı Türklere “İstanbul’un trafiği mi daha kötü yoksa Londra’nın mı?” sorusunu sorduruyor şu günlerde.

Londra’da otomobil kullanan biri olarak gözlemlerim var. Bir defa İngiliz sürücüler Türklerden daha kibar. Daha az korna, daha fazla yol veren insan. İlk geldiğimde şaşırıyordum bu kibarlığa. Kibarlık bir kural. Yani insanlar trafik kurallarına uyuyor aslında. Ancak trafikte zaman geçirdikçe sürücülerin her yerde olduğu gibi burada da canavarlaştığına tanık oluyorum. Londra dışında çok daha kibar olunuyor. Londra’da biraz daha cangıl havası hâkim. Londra dışında korna hiç duymadım. Londra’da kornaya bayağı basılıyor. Elbette İstanbul’daki gibi bir şey değil. Yanlış anlamayın. İstanbul’da korna bir yaşam şekli. Burada mecbur olunca başvurulan bir şey.

Tali yoldan ana yola bağlanırken bizde kafayı çıkaralım, nasılsa yol verilir inancı vardır. Burada bunu yapana anında çarparlar. Çünkü kimse yolunda giden bir aracın önünün kesilebileceği ihtimalini düşünmez. Ehliyet eğitiminde de bu özellikle belirtilen bir konu. Yol sendeyse bas git. Yandan bir araba çıkacakmış gibi tedirgin olma! Çünkü çıkmaz. Herkes kurallara uyar. Ben yan yollardan yaklaşan araçları görünce yavaşladığımda ehliyet kurusundaki hocam hemen “Bas gaza, ne duruyorsun. Onlar duracak, sen değil” diyordu. Biz Türkiye’de karşı tarafa hiç güvenmeyiz, burada güveniliyor.

Yazının devamı...

İki dilli şarkılar

20 Mart 2021

Popüler müzik sahnesinde iki dilli şarkılar kendini daha fazla göstermeye başladı. Bir bakıma sanatçılar doğal bir süreçten geçiyor: Yerel ve global arasındaki sınırları enteresan bir biçimde kaldırmak da denilebilirSpanglish, İspanyolca-İngilizce sözleri olan şarkıları anlatmak için kullanılıyor. Korece ve İngilizce şarkılar da giderek yaygınlaşmaya başlayan bir uygulama. Bunu tanımlamak için özel bir tanım henüz duymadım. Ama K-Pop popülerleştikçe o da yakındır. Bir diğer olası uygulama Arapça-İngilizce olabilir. Örnekleri mevcut ama yaygınlaşmasına daha zaman var.

Dünya popüler müzik sahnesinde Latin coğrafyası, Güney Kore’nin, Afrika’nın etkisi arttıkça iki dilli şarkılar da kendini daha fazla göstermeye başladı. Eskiden global Latin starlar Latin pazarları için İspanyolca, global ve Batı pazarlarına hitaben de İngilizce şarkılar hazırlardı. Aynı şarkının iki farklı versiyonu olması da görülmemiş bir uygulama değildi. Christine and the Queens aynı albümü İngilizce ve Fransızca olarak iki farklı dilde yayınladı birkaç yıl önce. K-Pop’ta pek çok şarkı iki farklı dilde yayınlanıyor.

Ancak bu farklı coğrafyalar global sahnede giderek etkisini artırdıkça çift dilli şarkılar yazmak da bir mecburiyet oldu. Aynı şarkının iki versiyonu yerine artık tek versiyon yapılıyor. Çünkü yapılabiliyor. Ortam buna uygun. Pazarları birbirinden ayırmak yerine birleştirme yönünde bir çaba ve gidiş var. Selena Gomez’in DJ Snake ile yaptığı “Selfish Love” böyle bir parçaydı mesela geçen ay. BTS ve BLACKPINK son dönem pek çok şarkılarında artık bu şekilde ilerliyor. Böylece dünya çapında daha geniş kitlelere tek bir şarkıyla ulaşılmaya çalışılıyor.

Bizim çift dilliler

Öte yandan bizde de var çift dil. Ezhel bir süredir bu tip şarkılar yapıyor. Türkçe, Almanca, İngilizce birlikte kullanılıyor bu şarkılarda. Pek çok Türk-Alman rap ortaklığı bu tip şarkılarla kendini gösteriyor.

Bir bakıma sanatçılar doğal bir süreçten geçiyor. Yerel ve global arasındaki sınırları enteresan bir biçimde kaldırmak da denilebilir. Bu gelişmede sanatçılar kadar önemli faktör elbette ön yargılarından ve kalıplardan giderek kurtulan ve kulağı yeniliklere açık dinleyici. O hazır olduğunda her türlü değişim mümkün.

Yazının devamı...

Grammy ödülleri

16 Mart 2021

Nerede bir ödül varsa orada tartışma vardır. Bunu biliyoruz. Liste yaparsın, “Ama benim şarkım neden yok?” gelir. Yılın en iyi albümleri dersin, “Ama benimki de iyiydi. Neden koymadınız, kimden para aldınız?” gelir. Yılın en çok satan albümleri listesi yaparsın, “Neden illa çok satanlara yer verdiniz, popülerlik tek kriter midir?” gelir. Bir şey yap, ortaya koy ki birileri itiraz etsin. Nasıl derler, eşyanın tabiatı böyle.

2021 Grammy ödüllerine bakınca şaşırmanın nedeni bu tip gerekçeler değil. Yani bunları çok iyi bilen biriyim ama gene de Grammy’leri kimler almış bakıyorum, adaylara bakıyorum. Bu mudur yani demekten kendimi alamıyorum.

Bir defa, yılın albümü, yılın kaydı, yılın şarkısı dallarında The Weeknd’in “After Hours” albümü adaylar arasında yer almıyor. Bu ana kategorileri boş verin, albüm başka hiçbir kategoride yer almıyor. 2020’de yayınlanan belki de en iyi albüm, pop albümü. En çok stream edilen albüm. Neredeyse bütün platformlarda listenin en tepesinden haftalarca inmemiş şarkılar. “Blinding Lights” Billboard Hot 100 listesinde 52 haftadır ilk 10’da yer alıyor. Bu kadar büyük bir albüm nasıl görmezden gelinebilir? Grammy 2021 adayları Kasım 2020’de açıklandı. Albüm martta yayınlanmış. Yani herhangi bir teknik sorun da yok. Zaten The Weeknd de gerekeni yaptı ve ödülleri boykot etti. Bundan sonra hiçbir şarkısının adaylık başvurusu yapmayacağını söyledi.

“Grammy’ler kokuşmuş. Hayranlarıma, bana ve endüstriye şeffaflık borçlusunuz” mesajını paylaştı Twitter’da.

Her yıl beni düşündüren bir diğer ödül de en iyi yeni sanatçı ödülü. 2019’da bu ödülü Dua Lipa almıştı. Dua Lipa 2019’da yeni bir sanatçı değildi. Belki 2016’da yeni sanatçı olabilirdi. Bu yıl aynı ödülü Megan Thee Stallion’a verdiler. O da yeni bir sanatçı değil. 2017’den bu yana faal. Yeni bir sanatçı ancak milyonlarca kez stream edilirse Grammy’lerin kadrajına girebiliyor.

Oysa yeni sanatçı ödülü bunu hak eden yeteneklere dikkat çekmek amaçlıdır. Ama Grammy’lerde önce dikkat çekiyor, sonra yeni oluyorsunuz. Bu yıl en iyi yeni sanatçı adayları arasında Kaytranada vardı. Kaytranada 2016 ve 2019’da iki uzunçalar albüm yapmış çok yetenekli bir isim ama bu yıllarda kadraja girememiş, 2021’de adaylar arasında yer almış. Bu yıl yılın en iyi kaydı ödülünü alan Billie Eilish’ten daha küçük ve ondan neredeyse beş yıl önce müziğe başlamış biri.

Billie Eilish geçen yıl haklı olarak bir sürü Grammy almış ve yıla damgasını vurmuştu. Bu yıl da en iyi kayıt ona gitti. Herhalde itiraz edemeyeceğim tek ödül. Şarkı da kayıt da şahane.

Yılın en iyi albümünü “Folklore” ile Taylor Swift kazandı. Dua Lipa’nın “Future Nostalgia” adlı albümü adaylar arasındaki en güçlü rakipti. “After Hours”un olmaması zaten komik.

Yazının devamı...

Eski hayatımıza dönüş!

14 Mart 2021

Kovid sonrası dünya nasıl olacak? Aşılanmalar devam ederken, pek çok ülkede ve Türkiye’de de yasaklar hafiflerken, yeni gündem şimdi bu. Hayata geri döneceğiz de nasıl döneceğiz? Bir yıldır evdeyiz. İş değişti, aile hayatı değişti. Sosyal yaşam değişti. Huyumuz, suyumuz değişti. 

Sağlığımızı düşünerek özgürlüklerimizden vazgeçtik. Onları devletlere, hükümetlere devrettik. Çık diyorlar çıkıyoruz. Gir diyorlar giriyoruz. Önceki gün Güney Londra’da kaçırılıp öldürülen genç kadının ardından kadın hakları örgütleri gösteri düzenlemek istedi, polis Kovid’i gerekçe göstererek izin vermedi. Bu arada her yer böyle. Hükümetler bu lüksten vazgeçebilecekler mi acaba? Bu arada evet, kadınlar her yerde tehlikede. Ne ülke, ne coğrafya ne din fark ediyor.

Britanya’da 23 Mart’ta pandeminin yıl dönümü anması yapılacak. Geçtiğimiz yıl bu ülkede hayatını kaybeden 125 bin kişi anılacak. Bir saygı duruşu hazırlanıyor. 

Öte yandan, hükümetin karantinayı nisanın ilk haftasında yumuşatma kararı almasıyla birlikte insanlarda büyük bir heyecan ve coşkuyla beraber bir tür endişe de ortaya çıktı. Sokağa çıkmakla başa çıkabilme endişesi. Eski hayata dönme anksiyetesi ya da buna benzer özel bir ismi olacaktır bu sendromun. 

Şu anda Britanya’da her yerde akıl sağlığını korumayla ilgili yayınlar yapılıyor. Her gün bir uzman bu konuyla ilgili bir gündem ortaya atıyor ve her yerde bu tartışılıyor. Hastalıktan kurtulup sağ kalanlar acaba akıl sağlıklarını koruyabildiler mi? Karantina döneminde artan aile içi şiddet vakaları azalacak mı? Yoksa kötü alışkanlıklar kalıcı mı? Göreceğiz.

Türkiye’de önlemler hafiflerken, herkes gördüğüm kadarıyla pandemi yokmuş gibi takılırken, İngiltere’de bu hafifleme daha yeni oluyor. Çünkü aç kapa politikası çok yıpratıcı ve insanlar bir tane daha aç kapa gelirse bence sokağa dökülürler. Hükümet de bunu bildiğinden temkinli olmaya çalışıyor. Ancak baskı büyük. Ekonomi küçüldükçe küçülüyor ve işsizlik inanılmaz boyutlarda. 

Bununla birlikte, restoranların, kafe ve barların açık alanda hizmet vermeye başlayacak olmasıyla bir rezervasyon çılgınlığı yaşanıyor.

12 Nisan’da açık havada hizmet başlayacak, 17 Mayıs’ta iç mekânların da açılacağı açıklandı.

Yazının devamı...

Yeni şarkılar arasında

13 Mart 2021

Ceylan’ın arabesk sevenlere bir hediyesi var; Teoman ile Kalben haftanın ilginç düetlerinden birine imza atıyor. İşte en yeni single ve albümlerden notlar, gözlemler...

Klasik arabesk türde şarkılar artık pek gelmiyor. Onun yerine arabesk, rap, rock, pop türleri içinde kendini gösteriyor artık. Bunu bildiğimden ne zaman klasik bir arabesk şarkı çıksa ilgileniyorum.

Ceylan; bu hafta arabesk sevenlere “Birileri Kandırmış” adlı bir şarkı hediye etmiş. Terk edilen kişi (bu durumda Ceylan) şarkıda “Suçumu söylemeden gitti” diyor ve “Birileri kandırmış, yoksa gitmezdi” diye devam ediyor. Bu sözler inanın sadece arabeskte olur. Başka hiçbir müzik türünde gidene bu kadar iyi davranılmaz. Bir “Hoşça kal” bile demeden pılını pırtısını toplayıp giden sevgili bu kadar korunup, kollanmaz. Değerli arabeskçiler sizi terk eden kişilerle daha az empati kurup onlara biraz daha kötü davranabilirsiniz bence.

Teneke kalplilere

Teoman ile Kalben, haftanın ilginç düetlerinden birine imza atıyor. “Robot Kozmonot”, kalbinin yerinde teneke olan ve sevmeyi bilmeyen birini anlatıyor. Bu analojiyi sevdim ama tenekeden dahi kalbi olmayan bir sürü insan var ortalıkta! Teneke kalp duygusallıkta bayağı üst bir seviye bizim memlekette. Vokal anlayışını gitgide Serge Gainsbourg-Tom Waits çizgisine çeken Teoman’ı uzun zamandır bu şarkıdaki gibi üst perdeden çığlık atarken duymamıştım. Özlemişiz.

Zen-G ve Bayhan

Tahribad-ı İsyan’dan tanıdığımız, artık solo çalışmalarıyla izlediğimiz Zen-G ve Bayhan, evet Popstar Türkiye’de yıldızı parlayan arabeskçi Bayhan’dan söz ediyorum. Şarkının adı “İstanbul” ve ağır bir arabesk trap parçası olmuş. Zen-G’nin bu hafta yayınlanan “Zengbej” adlı uzunçalarında yer alıyor. Zen-G, çocukluğundan başlayarak İstanbul’da yaşadıklarından bahsediyor.

Yazının devamı...

Meghan ve Harry

9 Mart 2021

Kendi hayatlarını özgürce yaşamak ve basının odak noktası olmaktan kurtulmak için kraliyet ailesindeki görevlerinden feragat eden ama unvanlarından feragat etmeyen Sussex dükü ve düşesi Meghan ve Harry çifti Amerikan televizyon yıldızı Oprah Winfrey’ye konuştu.

Oprah’nın şovu herhalde dünyada en fazla izlenen televizyon programlarından biri. Şu anda İngiltere’de her evde bu konu konuşuluyor. Sanırım Amerika’da da. Çünkü o kadar ustaca ortaya atılmış, o kadar iyi hesaplanmış bir hamle ki insanlar konuşmasın da ne yapsın?

İçinde ırkçılık sosu var, kadın düşmanlığı sosu var. Zaten röportaj tam olarak Dünya Kadınlar Günü’ne denk gelmiş tesadüfen. Özgürlükler var. Genç ve güzel bir çiftin (burada odak noktası Meghan) çektiği acıları sonunda dile getirme cesareti var. “İntikam soğuk yenen bir yemektir” var. Magazin basınına eleştiri var. Oprah da bir nevi magazin basını ama bu şu anda konu dışı. Kraliyet ailesine karşı halktan birinin dik duruşu var. Var da var...

Yeryüzünde bugün siyaseten doğruculuk başlığı altında yer alabilecek bütün başlıklar tek bir olayda bir araya gelmiş. Siyaseten doğruculuğun atom bombası gibi bir şey söz konusu olan. Ve elbette etkileri inanılmaz. Brexit’te ikiye yarılan Britanya’nın tam olarak çatırdadığı noktaya indirilen bir balta darbesi olarak da görebilirsiniz Meghan ve Harry’nin röportajını.

Doğrusu, bu çaptaki bir mega-ultra magazin olayına dair hiçbir şeyin tesadüfi olmadığını bilecek kadar uzun yaşadık. Oprah’nın Meghan’a “What” demesi ne kadar doğal ve içtense, bu röportaj da o kadar doğal ve içten. 

“The Crown”ı izleyenlerdenseniz İngiliz kraliyet ailesinin iç yüzünü biraz olsun anlamışsınızdır. “Kol kırılır, yen içinde kalır”cı, “Burası eğlence değil, ülkeye hizmet yeridir”ci bir anlayış söz konusu. Yönetmeye değil idare etmeye yönelik bir anlayış. Hiçbir şey yapmamanın yapılacak en iyi şey olduğuna inanan (diziye göre) bir Kraliçe. Ve her şeyden öte, kraliyetin bir gün sona ermesinden aşırı derecede korkan bir kraliyet ailesi. Dünyadaki ve ülkedeki gelişmelere bu açıdan bakan, olayları bu gözlükle okuyan bir ofis. Bence bu olayı da bu şekilde ele alacaklardır.

Elbette The Crown, Kraliçe’yi vatana hizmeti her şeyin üstünde tutan biri olarak resmediyor ve kendisine yöneltilen eleştirilerden de bu bahaneyle kurtarıyor. 

Diana hadisesinde dizi hakkaniyetli olmaya çalışıyor ama neticede gerçekten ne olduğunu bilmeye imkân yok. Diziyi izlerken bazen Charles’a sinir oluyor insan bazen de Diana’ya, bazen Kraliçe’ye.

Yazının devamı...

CD’lerimi attığım gün

7 Mart 2021

Müzisyenlerin kripto para üzerinden albümlerini pazarladığı yani yepyeni bir formata imza attığı hafta, 90’lardan bu yana evde bir şekilde biriken CD’lerime veda ettim. İkisi aynı haftaya geldi. Bunun kozmik bir anlamı var mı bilmiyorum. Kendimi hafiflemiş hissediyorum.

CD’lerimi çalışma odamda ya da salonun bir köşesindeki raflarda göreceğim bir yerde tutmak hoşuma gidiyordu. Bir şekilde plaklar gibi “cool” olmadıklarını ve asla olmayacaklarını biliyordum ama bu konuyu tartışmaya pek açmıyordum.

CD’leri zamanında muhtelif yerlerden, muhtelif fiyatlara ve muhtelif durumlarda satın almıştım. Hepsi bana, aynı plaklar gibi, bir şeyleri hatırlatıyordu. İşin bu yönünü önemsiyordum. Bunu seviyordum.

Son 5-10 yıl içinde çok taşındım. Farklı mahalleler, farklı şehirler, farklı ülkelerde bulunan birbirinden farklı boyutta, şekilde ve haletiruhiyede evlere sığışmak için pek çok eşyamızı geride bıraktık. Verdik, sattık ya da attık. Kişisel eşyalarımızın evdeki eşyalar içindeki payı giderek azalırken çocuğumuzunki her geçen gün arttı. 

Her gittiğimiz evde eşyalarımız biraz daha değişti. Adeta fazlalıklardan kurtulduk, eledik eledik sadece en sevdiklerimizi, asla vazgeçemeyeceklerimizi yanımıza almayı öğrendik. Kırmızı çizgiler oluştu. Benim kırmızı çizgim plaklar, amfi, hoparlörler, CD’ler ve koltuğumdu. Bunları yıllardır tartışmamıştım. 

Geçen ay yeniden taşınınca kırmızı çizgilerimi sorgulamaya başladım. Evde yer olmadığından değil, CD ve plak kolilerini ve bunları koyduğum rafları oflaya poflaya merdivenlerden yukarı çıkaran taşınma şirketi elemanlarına bakarken sorguladım bu kırmızı çizgilerimi. 

Bu raflar, binlerce CD, yüzlerce plak... Neden bunu yapıyorum ben? Telefonumda bunun yüz bin katı müzik varken elimin altında, neden bu eziyet? Kime neyi kanıtlamak için? Bu hoparlörler, bu amfi, bu pikap. Bunun beşte bir kadar yer kaplamayacak ama daha iyi ses verecek bir sürü yeni sistem var. 

Artık evde müzik dinlemek diye bir alışkanlık mı kaldı ki? Herkes kendi ekranı ve kendi kulaklığına sahip ve bununla gurur duyuyor. Salonda sesi açıp koltuğuna oturup müzik dinlemek yer ve zaman israfından başka bir şey değil günümüz dünyasında. 

Yazının devamı...