Sosyal medyayı sallayan 15 şarkı

1 Mayıs 2021

Stream platformlarının kullanıcı sayıları her yıl artıyor, kişi başı ortalama müzik dinleme süresi devamlı düşüyor.

“Sosyal medya ve stream platformlarında en fazla dinlenen ve paylaşılan şarkılar” diye yazacaktım ama başlık için uzun olacaktı. O yüzden “sallayan” yazdım ve bu klişeyi kullandım. Neden basitçe “en çok dinlenen” yazmak yerine bu kadar açıklama yazdım? Çünkü hepimizin bildiği gibi şarkılar eskiden dinlenirdi, şimdi internet ortamlarında tüketiliyor. Tüketim işlemi ve dinleme aynı şey değil. Bugün müzik dinliyorum diyen çoğu insan, bir şarkıyı sonuna kadar sabredip dinleyemiyor. Şarkılar dinlemeden paylaşmak için, birilerine göndermek için ya da videolarındaki enteresan şeylere bakmak için varlar. Kötü bir şarkı Tik Tok’a uygun bir videoyla çıkarsa trend oluyor. İyi bir şarkı, videosuz ise çok ama çok nadir sesini duyurabiliyor. İlk 30 saniye dinlenirse şanslısınız!

Platformların ortalaması -kişisel fikrim- 1 dakikayı belki biraz geçer ki bu da günümüz gençlik kültürü için uzun bir süre sayılabilir. Bu durumu birçoğumuz “bugün çıkan pek çok popüler şarkıya bir dakikadan uzun katlanılamıyor” diye de tercüme edebilirsiniz.

Giderek daha az müzik dinleniyor

Şaka bir yana yapılan araştırmalar ve açıklanan raporlara dayanarak görüyoruz ki stream platformlarının kullanıcı sayıları her yıl artıyor, ancak kişi başı ortalama müzik dinleme süresi devamlı düşüyor. Yani daha fazla insan müziğe ulaşıyor, ama kişisel olarak giderek daha az müzik dinleniyor.

1950’lerde müzik radyoda dinlenir, az sayıda insan plak satın alırdı. 70’lerde kasetler hayatımıza girdi. Kişiselleştirilebilen ilk müzik deneyimiydi ve günümüzün müzik dinleme kültürünün temelinde yer alan kişisel müzik listeleri, ilk kez kasetle mümkün olmuştu. Müzik, 80’lerde kaset ve plaktan dinleniyordu. 90’larda CD’ler geldi ve en yaygın mecra oldular. Ta ki hepsi çöpe atılana kadar!

Stream platformları en önemli mecra

Yazının devamı...

Tadını sevdiğimiz kalitesiz şeyler

27 Nisan 2021

Vedat Milor damak zevkinin gelişmesiyle artık eskiden beğendiği sıradan ucuz ve basit tatların kendisine keyif vermediğini yazdı. Örnek olarak “Ucuz çikolata yerdim, artık zevk almıyorum” diye yazmış.

Açıkçası, herkes “Ne kadar elitsin, şusun busun...” tarafından girmiş konuya. Kimisi de “Sen zaten eleştirmen değilsin” gibi alakasız yerlerden vurmaya çalışmış. Twitter’da bir laf et ki linç etsinler. Hele ki siyaset dışında bir konuda iki laf ettiysen katmerli linç garanti. “Başka derdin mi yok?” lobisi başlıyor bunaltmaya.

Milor’un söylediği şey çok açık, damak zevki gelişince beğeni kriterlerin, beklentin de değişiyor. Bunu eşelemeye gerek yok zaten anlatıyor yazısında. Benim buradan yola çıkarak fark ettiğim, basit şeylerden alınan zevkin benim hayatımda önemli bir rol oynadığı oldu. Bir bakıma bakkaldan alınan gofretin artık zevk vermemesi bana üzücü geldi her şeyden önce.

Fırından çıkmış taze ekmek seviyorum. Ramazan pidesi seviyorum. Ucuz poğaça, açma seviyorum. Geçenlerde Doğu Londra’da bir pastanenin vitrininde peynirli poğaça gördüm. Derhal satın aldım. Bu poğaçanın içindeki peynir miktarıyla bizde bir tepsi börek açılır. Ama içinde düdük kadar peynir olan halis muhlis sokak poğaçasının keyfini vermedi bana. Boğaza yapışsa da (çay işte o yüzden lazım yanında), hamuru hınk diye mideye otursa da onun yeri ayrı. Zevksizim ya da anlamıyorum ama mutlu oluyorum (Milor da aynı şeyi ifade etmiş zaten).

Bunların hepsi basit, ucuz ve kalitesiz şeyler ama hepsi güzeller. Çünkü bana eskiden yaptığım şeyleri, bulunduğum mekânları, o mekânları paylaştığım insanları hatırlatıyorlar. Bu mekânların ve insanların bir kısmı artık yoklar. Ama basit bir taze ekmek, pide kokusuyla, ucuz bir poğaça, kim bilir hangi yağ kullanılarak yapılmış vıcık vıcık bir açmayla onları geri getirebiliyorum. Belki başka bir ortamda büyüseydim istiridye kokusuyla duygusallaşacaktım ama kozmik sistem bana açmayı layık görmüş.

Dünyanın en iyi lahmacununu verseler, 80’lerin ilk yarısında Eminönü-Sirkeci sahilinde yanlarından maydanoz sallanan tahta kapaklı kutularda satılan pörsümüş lahmacun kadar lezzetli gelmez bana.

Üzerine basılmaktan kâğıt gibi incecik kalmış ucuz yağ kokan eser miktarda kaşarlı vapur tostu ve yanına demsiz vapur çayından daha “İstanbul” bir şey var mı?

Tavuk dönere hayatım boyunca girmedim. Ama ev yapımı, ne idiği belirsiz, kafa derisini terleten acılıktaki hardalın iki kaşınızın arasında yumruk gibi hissedildiği, yumuşamış salatalık turşusu dilimiyle servis edilen o en ucuz sosisli için de çok hislenebilirim.

Yazının devamı...

Z kuşağı eleştirisi

25 Nisan 2021

Kuşak haberleri birkaç yıl önce Y kuşağıyla yoğun ilgi görmeye başladı. Y kuşağı ne yer, ne içer? Ne giyer? 2013’te Gezi’den sonra merak edildi. Y kuşağı, çok affedersiniz, yaşlanıp önceden tahmin edilebilir ve pek tanıdık hale gelince, artık şimdi gözler Z kuşağında. Siyasi partiler onlardan nasıl oy alacağını hesaplıyor. Markalar Z kuşağına neyi nasıl satacaklarının hesaplarını yapmakta.

Velhasıl, Z kuşağı araştırmaları pek değerli. Z kuşağını anlamak çok önemli. Herkes bu kuşağı anlama peşinde.

Geçenlerde BBC Londra’da uzun uzun Z kuşağının pandemi dönemine denk gelen gençlik döneminin etkileri konuşuluyordu. Z kuşağının Y’lere göre daha büyük sorumluluklar alacağına inanıyordu konuşmacılar. Z kuşağı dünya meseleleriyle daha ilgiliymiş, kendilerinden daha büyük meseleler olduğunun farkındalarmış, sosyal sorumlulukları daha yüksekmiş.

Kovid döneminde gençliklerini yaşayamadan dağ gibi sorumlulukların altında kaldıkları bence de doğru. Karantina ilan edilen ve kurallarına gerçekten uygulanan ülkelerde son bir yıldır sosyal hayat diye bir şey kalmadı. 18 yaşındaki bir gencin hayatını düşünün. Ne okul var, ne arkadaşlar var, ne de sokak. Varsa yoksa internet.

Öte yandan, bütün bunların Z kuşağını kendiliğinden aziz yaptığını düşünmüyorum. Onları bekleyen büyük sorumluluklar ve sorunlar olduğu kesin. Dünyayı X kuşağı yönetiyor ve berbatlar. Berbatız. Ama Y kuşağının online politik duyarlılıklarının, sosyal medya efelenmelerinin ve giderek çığırından çıkan siyaseten doğruculuk saplantılarının dünyayı daha iyi bir yere götüreceğine emin misiniz? Ben değilim. Gördüğüm kadarıyla Z’ler de aynı yolun yolcusu.

Her şeyden önce Y’lerden başlayarak yeni kuşakların çalışma hayatına bakışının köklü biçimde değiştiğini görüyorum ve bu durum hayra alamet mi bilemiyorum. 90’lardan beri çalışıyorum ve değişimi gözlemleyebiliyorum.

X kuşağı olarak biz “Bodrum katında yaşamaya razıyım, yeter ki bağımsız olayım, kendi hayatımı yaşayayım” derdik. Bağımsızlıktan ödün vererek anne babamızın imkânlarını kullanmayı istemezdik. Zor şartlarda çalışmak ve sebat etmek önemliydi çünkü ucunda özgürlük/bağımsızlık olarak adlandırdığımız bir bireysel emelimiz vardı. Elbette, demek ki aile evlerimizde rahat ve mutlu değildik. Ne yapacaksak kendi başımıza yapacağımıza inanmıştık bir şekilde.

Y kuşağı anne babasıyla yaşamaktan gayet memnundu. Az param olsun ama bağımsız olayım demiyordu. Önce konforum olsun diye düşünmekteydi. Belki anne babaları onları rahat ettirdikleri içindi, bilemiyorum.

Yazının devamı...

Türküler türkülerimiz

24 Nisan 2021

Aynı türküyle hem ağlayabiliyor hem de remiks versiyonuyla dans edip coşabiliyoruz; öte yandan, türküleri çok kolay harcıyoruz. Doğal kaynakları har vurup harman savurmak gibi geliyor bana.

Türküler, pop müzik açısından da alternatif sahnede de, rock’ta da bitmeyen bir kaynak, dipsiz bir kuyu. Ve elbette eşsiz bir hazine. Müzisyenlerin de işini aşırı derecede kolaylaştıran bir araç, eğer bu gözle bakacak olursak.

Türküleri cover’lamak beste yapmaktan daha kolay ve etkili. Halkın kalbine giden en kısa ve garantili yol. Yeni başlayan biri için de yılların sanatçısı için de aynı altın fırsat. Haluk Levent’in projesiyle bir kez daha gündeme geldi diye belirtmek istedim; şu ara pek daha da ağırlıkta türkü temelli işler. Aynı türkü aynı hafta hem ağlatan versiyonuyla hem de dans ettiren versiyonuyla listelere girebiliyor. Aynı türküyle hem ağlayabiliyor hem de remiks versiyonuyla dans edip coşabiliyoruz. Muhteşem bir fenomen.

Şu ara mesela “Dom Dom Kurşunu”nun İbrahim Tatlıses’in vokaliyle Emrah Karaduman tarafından yapılan remix’i uçuşlarda. Aynı anda Furkan Demir versiyonu da yayınlandı ve o da coştu. “Dom Dom Kurşunu remix” yazıp YouTube’da aratırsanız bayağı eğlenebilirsiniz remixler ve mashup’lar arasında.

Öte yandan, türküleri çok kolay harcıyoruz. Doğal kaynakları har vurup harman savurmak gibi geliyor bana bazen. Herkes hemen hiç düşünmeden türkülere koşuyor ve yardım alıyor. Sıradan akustik cover’lar, sadece vokale dayalı yorumlar, altyapıda en basit hazır pattern’larla yapılan dans yorumları... Türküler daha iyisini, özenlisini hak ediyor sanki. Bu da bir ara not olarak buraya düşülmüş olsun.

Haluk Levent’in türküleri

Haluk Levent, mayıs başında (sanırım Anneler Günü’ne denk gelecek şekilde) uzun bir aradan sonra ilk kez bir albüm yayınlayacak. Bu albüm “Vasiyet” adını taşıyor ve annesinin sevdiği türkülerin güncel yorumlarından ibaret. Albümde ağırlıklı olarak düetler var. İlk single bu hafta Melek Mosso ile birlikte söyledikleri bir Neşet Ertaş parçası “Zülüf” oldu. Sırada Hayko Cepkin, Cem Adrian, Ceylan Ertem gibi sanatçıların yer aldığı türküler var. Haluk Levent’in projesi elbette kendi tutarlılığı ve estetiği içinde bir bütün olarak derli toplu bir iş ve çok ilgi görecektir. Yine de türküler daha güçlü düzenlemeleri hak ediyor diye düşünmeden edemiyor insan.

Yazının devamı...

Somali mahallesi, Türk mahallesi

20 Nisan 2021

Geçenlerde bir haberde şaşkınlıkla ve biraz da negatif bir yaklaşımla Ankara’nın Kızılay semtindeki Somali mahallesinden söz ediliyordu. Somalililer burada kendi dükkânlarını açmışlar, herkes Somalice konuşuyormuş, Somalili bakkal, berber varmış. Ne büyük bir şaşkınlık. 2021 yılında hâlâ buna şaşıran, bunu garipseyen insanlar olması dikkate değer. Nereden geldiler, hangi yasal statülerde buradalar, hangisi kaçak, hangisi değil, bunu bilemeyiz. 

Ancak Türkiye gibi elini kolunu sallayanın girip çıktığı bir ülke de olsanız, Almanya gibi kapılara kilit takıp bekçiyle, polisle de korusanız, fark etmiyor. Gelecek olan geliyor. Belediye destekli pasaport alıp gene geliyor. 

Bakın Somali mahallesine, Suriye sokağına, Afgan esnafa şaşıran, hayret edene bir örnek Londra’dan vereyim. Kentin doğu bölümünde ve kuzeyde belli sokaklara, ana caddelere gittiğinizde kendinizi Ümraniye’de ya da Bayrampaşa’da hissedebileceğiniz çok yer var. Ben bazen fazla İngilizlikten bunaldığımda ve memleketi özlediğimde sosyal medyaya bakıp içimi karartmak yerine (çünkü bu kavga dövüş aslında memleketin gerçeğini çok da yansıtmıyor bana kalırsa, bu ayrı bir tartışma) Dalston’da geziniyorum biraz. Umut 2000 Ocakbaşı (bazılarına göre Türkiye’deki benzerlerinden daha iyi), Mangal II (dereotlu mayonez ve uskumrulu balık ekmek şahane) derken bir anda Türkiye’ye gelmiş oluyorum. 

Hafiften İngilizleşmemiş, menüsüne deneysel renkler katmamış, tam tamına Türklük aradığımda da Harringay var.

İkitelli’de gazete çevresinde öğle yemeği yediğimiz mekânları anımsatan onlarca bol kepçe lokantası, irili ufaklı kebapçı ve börekçi var burada. Terzisi, boyacısı, muslukçusu ve bilumum farklı farklı esnafı saymıyorum. 

Hiç İngilizce bilmeye, konuşmaya da gerek yok. Market desen Türk ürünü dolu. Beyaz peynirin, sucuğun âlâsı var. Yaprak sarma bile bulabiliyorum istersem.

Ayrıca Leyla’ya Eti Puf’u tanıttım, bayıldı. Türk yemeği olarak adlandırıp sevdiği tek şey Eti Puf. 

Merak ediyorum, Ankara’da, İstanbul’da Afrikalıların, Suriyelilerin veya farklı milletlerden göçmenlerin yoğun olduğu sokaklara hayret edenler, Londra’daki bu Türk mahalleleri için ne düşünür? Almanya’da, Fransa’da, Avrupa’nın dört bir yanında olduğu kadar, denizaşırı ülkelerde de bolca karşılaştığımız Türk mahalleleri, sokakları bizim nasıl içimizi ısıtıyorsa ve yönetimler buralara

Yazının devamı...

‘Sound of Metal’ notları

18 Nisan 2021

Ne zamandır yapılacak işler listemde olan “Sound of Metal”ı sonunda izledim geçen hafta. Çok beğendim. Müzikle değil insanla ilgili olduğu için sevdim. 

Filmde Riz Ahmed, Ruben adlı davulcuyu canlandırıyor. Ruben bir metal davulcusu ve yıllarca yüksek sese maruz kaldığından işitme duyusunu kaybetmeye başlıyor. Bu durum hayatını kökünden değiştirecek. Ama acaba Ruben bu değişime uyum sağlayabilecek mi? Bu soru hepimizin her gün, her gün, her gün kendine sorduğu bir soru değil mi? 

Müziği ve müzisyenleri anlatan filmlerden uzak duruyorum. Çünkü müziğini sevdiğim insanları yakından tanımaktan korkuyorum. Müziği seviyorum ama müzisyenleri seviyor muyum, emin değilim. Aslında elbette seviyorum ve saygı duyuyorum. Ve bu saygımı kaybetmek istemiyorum. Çoğu zaman beklediğimden sığ bulmaktan korkuyorum onları ve en önemlisi zihnimde müzikleriyle oluşan imajın gördüklerim ve öğrendiklerim yüzünden değişmesinden korkuyorum.

Woody Allen’ın ya da Roman Polanski’nin filmlerini onlar hakkında bir sürü şey bilmeden izlemek daha keyifli, bilmem anlatabiliyor muyum. 

Film hakkında hiçbir şey bilmeden bu sebepten ön yargılıydım. Ama film müzikle ilgili değil. Böyle bir derdi yok. “Sound of Metal”ın doğrudan insan ile ilgili olması, bir sahne ne de bir türün arka planını açıklamaya girişmemesi hoşuma gitti. Ne gereksiz bir yüceltme ne de boyundan büyük laflar ve fikirler var bu filmde. 

En çok etkilendiğim iki sahneyi anlatmadan geçemem. Spoiler olabilir izlemeyenler dikkat etsin:

Birincisi, Paul Raci’nin canlandırdığı Joe karakterinin Ruben’e (Riz Ahmed) sağırlıkla ilgili konunun özünü anlattığı sahne. Konu burası değil (kulaklarını gösterir), burası (kafasını işaret eder). 

Yazının devamı...

Neogazino halleri

17 Nisan 2021

Madrigal’in “Neogazino” adlı albümü geçen hafta yayınlandı. İlk single “Ne Zamandır Sendeyim” bir haftadır çalma listemin üst sıralarında. Kökleri, 2007 yılına uzanan Madrigal 2020 Mart’ında tam da dünya karantinaya girerken yayınladığı “Seni Dert Etmeler” ile hatırı sayılır bir popülerlik yakaladı. Şarkı son bir yılın en çok dinlenen Türkçe Indie şarkılardan biri oldu. Geçen hafta gelen uzunçalar albüm, açıkçası merakla bekleniyordu. Madrigal’in synthe’lerle donanmış chill dans müziği albümün geneline hâkim.

Türk Indie gruplarının synthe’lere yolculuğu sanırım Yüzyüzeyken Konuşuruz’un “Akustik Travma”sıyla iyice ivme kazandı. Madrigal’in müzikal estetik anlayışı benzer şekilde evrimine devam etmiş. Madrigal’in ilk başlardaki temel enstrümanları kullanan grup müziği anlayışı zamanla synthe’ler arasında kaybolup gitmiş. Şu anda Türk indie sahnesine hâkim bu durum, Madrigal’in yedi şarkılık konsept albümüne çok güzel denk düşüyor. Ağır synthe örtüsü altında elbette kayda değer bir bestecilik, söz yazarlığı var. “Dip” yumuşak dans beat’iyle en beğendiğim şarkılardan biri oldu. “Bambaşka” funk altyapılarıyla günümüze hâkim 70’ler disko estetiğine ufaktan dokunmuş. “Bizim Olsalar Yeter” iyi işlenmiş, gitar sound’unu kullanan bir balat. Girişteki M.I.T. ve Outro, 80’lerin Türk filmlerinde kullanılan arka plan müzikleri hatırlattı. 80’lerin hayaleti albümün her yerinde var zaten, yanılmıyorsam.

Türkiye’de nostalji, daha açık ifadeyle geçmişe özlem, sanatta ve sanatsal işlerde önemli bir tema haline geldi. 20’li yaşlarındaki dinleyici dahi nostaljik parçaları seviyor. Bunun altında elbette güncel şartlar, memleketin içinde bulunduğu olumsuzluklardan bir tür kaçış arzusu var. Madrigal, nostaljiyi kullanarak mesajını veriyor. Hem sound hem içerik olarak güncel bir albüm “Neogazino”. Hafta sonu kulaklığınızdan eksik etmeyin.

Haftanın şarkıları

Kahraman Deniz’in kasım ayında yayınlanan “6” adlı albümünde yer alan “Ha Gayret” adlı şarkıya çekilen video, bu hafta internete konuldu. Albümü hatırlamak ve tekrar dinlemek için güzel bir fırsat. Deniz’in “Ha Gayret”i blues tonları hissedilen klasik anlayışta bir rock baladı. Her şeyin birbirine benzediği müzik sahnemizde değişik bir soluk. İçinde kısa bir gitar solo var. Yeni nesiller unutmuş olabilir not düşeyim; gitar diye bir enstrüman var arkadaşlar. Ve şarkılarda eskiden gitar sololar olurdu. Bu şarkıda da karşımıza çıkıyor bu eski gelenek.

Can Bonomo’nun yeni şarkısı “Kaplan” Avrupa Müzik etiketiyle yayınlandı. “Kaplan” Bonomo’nun hafifçe karanlık sulara doğru aktığı bir şarkı. Arka planda bir şehir siluetiyle ön planda tepesinde kara bulutla bir adam görülen albüm kapağı, şarkının hissini gayet iyi aktarıyor. “Egzama kaplı kaplan/uyku gelmedi haplan”. Bonomo’nun şairliğiyle besteciliğinin güzel bir karışımı. Belli ki yeni yollar arıyor Bonomo.

“Sabotage”,

Yazının devamı...

Bu yazıyı soğuktan titreyerek bir kafeden yazıyorum

13 Nisan 2021

Parmaklarım soğuktan mosmor oldu ama çok mutluyum çünkü aylardır evde kapalı kalmaktan, parklarda bomboş sokaklarda amaçsızca yürüyüş yapmaktan herkes gibi bıkmıştım. En sevdiğim yer olan kafeye/kafelere kavuşmuş oldum. 

Restoranlar, kafeler, pub’lar uzun süre sonra ilk kez dışarıda servis verebiliyorlar bugün itibarıyla (12 Nisan). İngiltere’de normal hayata geçişin ilk somut adımı atılırken, açıkçası, bu kadar heyecan beklemiyordum. İnsanlar kapalı tutuldukları kafeslerden kaçan yabani hayvanlar gibi evlerden çıkıp yeni açılan mekânlara koşuyor.

Bizim mahallenin ana caddesindeki kafelerde sabah erken saatlerde dışarı konulan masalar anında doldu. 12 Nisan’da ve kafelerin dış mekânlarının açıldığı gün kar yağması da tabii küçük bir detay ama vermeden geçemeyeceğim. Hafta sonu güneşli olan hava tam bahar geldi diye düşünürken, mekânların dış bölümlerinin açıldığı gün kar yağdı. Bulutlu, 2.5 derecede, rüzgârın altında, kafe önü masalarda bilgisayarlar açık, oturuyoruz, titriyoruz ve biliyorum gülünç durumdayız ama herkes mutlu.

Pub’ların durumu daha ilginç. 11 Nisan’ı 12’ye bağlayan gece yarısı bazı pub’ların kapılarında kuyruklar oluştu. 12 Nisan’a geçilir geçilmez biralar doldurulmaya başlandı ve bahçelere insanlar üşüştü. Gece yürürken pub’ları ışıl ışıl aydınlık görmek çok keyifliydi. Bu sanırım normalde 11’de kapanan pub’ların tarihinde özel bir gün olmuştur.

12 Nisan haftası her yerin açılacağını bildiğimizden bir yere gidelim ve bahçede de olsa sosyalleşelim diye bir aydır uğraşıyoruz ama tek yapabildiğimiz yalvar yakar mahalledeki bir pub’ın bahçesinde dört kişilik yer ayarlamak oldu. Her yer dolu. Çoğu restoran rezervasyon için aradığınızda temmuza gün veriyor. Adeta devlet hastanesi.

İngilizler pandemi sırasında kendi ülkelerinde tatil yapmayı öğrenince normalde kimsenin uğramadığı kasaba motelleri, köy pub’ları dahi tabiri caizse “fulün fulü”.

2021 yazında sıcak ülkelere tatile gidip gidemeyeceklerini henüz bilemeyen İngilizler rezervasyonları yurt içinde yapıyor ve “hafta sonu kaçmalık” mekânların da tamamı yaz sonuna kadar dolmuş durumda. Bu sefer de dışarı çıkamamaktan değil, çıkınca bir yere gidememekten şikâyet edeceğiz herhalde. 

Bu satırları yazarken buradaki arkadaşlarım Whatsapp’tan görsel yağdırıyor. Restoran, kafe ve pub’larla birlikte alışveriş merkezleri ve mağazalar da açıldığından asıl büyük izdiham oralarda yaşanıyor. Kapıları kırarak içeri giriyor insanlar sweatshirt, pantolon, ayakkabı almak için. İtiraf ediyorum, alışverişte bir şey denemekten nefret ederim ama online alışverişte gelen paketi aç, içinden çıkan sweatshirt’ü giy, küçük gelsin, geriye koy, çıkartmasını yapıştır, yeniden paketi geri gönder, para yatmış mı diye kontrol et, bıkmıştım. Mekânda iki dakika sürecek bir konu böyle haftalar sürüyor. Alışverişle alakası olmayan senede bir ya da iki kez bir mağazaya giren ben bile seviniyorum, gerisini siz düşünün.

Yazının devamı...