2020’nin 10 büyük yaz hit’i

6 Haziran 2020

Herkes evdeyken yaz hit’i olur mu? Olur. Herkes evdeyken ve tatil bir ihtimalken yaz tatilinde dinlenecek şarkılar yapılması mantıklı mı? Evet, mantıklı arkadaşlar, mantıklı

Yaz virüs dinlemiyor ve geliyor. Hatta geldi. Ne yapalım yani yazı iptal mi edelim? Müzik dünyası karantinanın ilk günlerinde hayli karamsardı. Bu dönemin ne getireceği kestirilemiyordu. İnsanların evlerinde sessiz sakin müzikler dinleyecekleri tahmin ediliyordu. Stream alışkanlıkları da bu tahmini doğruladı. Her yıl mart ayı itibarıyla radyolara ve internete bir bir düşen yaz şarkıları bu yıl geç geldi. Bir kısım sanatçı ve firma ileri geleni, sanırım “Salgın hastalıkta yaz şarkısını kim ne yapsın” diye düşündü. Bu durum değişti. Sanılanın aksine insanlar her ortamda dans ediyor ve eğleniyor. Maskeli partiler yapıyor, zoom’luyor ve bir şekilde çareler üretiyorlar. Şarkılar şu günlerde hızlandı. Tatil artık çok uzak bir ihtimal değil.

Listenizi yaptım:

“Break My Heart”-Dua LIpa: Dua Lipa’nın yeni albümü “Future Nostalgia” 27 Mart’ta yayınlanmıştı. Bu albümde yer alan “Break My Heart” diğer bütün single’ları solladı. INXS’ın “Need You Tonight”ından alınan sample’ı kullanan şarkı müthiş akılda kalıcı, enerjik, dinlemeye doyamıyorsunuz. Yılın en büyük yaz şarkılarından biri.

“RaIn On Me”-Lady Gaga, ArIana Grande: Lady Gaga’nın 29 Mayıs’ta yayınlanan “Chromatica” albümünün ilk single’ıydı bu şarkı. Şu ara her ne kadar bu albümden “Sour Candy”nin rüzgarı esse de sanırım “Rain On Me” bu yazın en büyük hit şarkılarından biri olacak. Gaga’nın albümü yılın en iyi dans albümlerinden biri. İçinde boş şarkı yok. “Rain On Me” ‘90’ların dans şarkılarını hatırlatıyor. Her büyük yaz hit’i, başka bir yaz hit’ini hatırlatır kuralı işliyor yani.

“Secret”-Regard: Tik Tok’ın meşhur ettiği isimlerden DJ Regard 2019 boyunca “Ride It” ile büyük bir popülerlik yakalamıştı. Gerçek adıyla Kosovalı Dardan Aliu, tek şarkılık isimlerden olmamak için hayli uğraşıyor ve çalışıyor. Geçen kış Londra’da bir partide izledim ve cidden çaldıklarından iyi müziğin dinlendiği sonucunu çıkardım. “Secret” yeni hit.

“Body Pump”-Aluna George:

Yazının devamı...

Şu günlerde alternatif kültür meseleleri

2 Haziran 2020

Mart başından beri hayat askıda. Evlerdeyiz ve bu geçici sürede salgını kontrol altına almakla uğraşıyoruz insanlık olarak. Evet, öncelik sağlık ama sanırım bu hafta itibarıyla yasaklar dünyanın pek çok bölgesinde hafiflemeye başlarken artık sıra başka konuları düşünmeye geldi. “Ekonomi nasıl düzelecek?” dışında da meseleler var.

Geçenlerde denk geldiğim bir makalede Brit kültürünü yaratan mekânlardan bahsediliyordu. Pub’lar, şehrin kıyısında köşesinde müzik çalınan, bir araya gelinen muhtelif mekânlar. Barlar, gece kulüpleri. Bodrumlar, hangarlar, depolar... İnsanların toplanıp müzik yapabildiği, kendilerini ifade edebildiği ve bir araya geldiği her yer.

Dünyanın pek çok büyük, kozmopolit şehrinde orijinal kültür bu tip yerlerden çıkıyor ve yayılıyor. Yeraltından çıkıyor, sesini duyuruyor, dönemine damga vuruyor ve ardından ana akımı şekillendiriyor. 20. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren alternatif kültür ve müzik bir arada işte bu yolu izleyerek insanlığın kalbini ele geçirdi.

Caz, rock, punk, metal, rap, elektronik... Bu kültürlerin çıkış hikâyelerinde hep mekânlar var.

Ve bu mekânlar artık kapalı. Uzun süre sonra belki açılacaklar ama devamlılıkta bir kopukluk olması muhtemel. Kimse kalabalık yerlere gitmeye istekli olmayacak bir süre daha.
Bu hafta itibarıyla İngiltere’de okulların bir kısmı, dükkânlar ve muhtelif iş yerleri açılırken artık konu bir noktada kültürel hayatı tartışmaya da geldi çattı.

Mekânlar sadece Brit kültüründe önemli değil elbette. Türkiye’nin son 30 yılda ürettiği alternatif kültür de pek çok mekân üzerinden şekillendi. Kemancı’dan Gitar’a, Captain Hook’tan Hayal Kahvesi’ne, Dogzstar’dan Peyote’ye, Flatline’dan Mojo’ya, Babylon’dan Arka Oda’ya, Trip’ten Karga’ya geçmişten geleceğe mekânlar rollerini ve görevlerini birbirlerine devrederek, zor şartlarda hayatta kalarak ama her zaman yeni fikirler ve yaşam tarzları üreterek yollarına devam ettiler. Bugün hepsi kapalı. Ayakta kalabilecekler mi, herkesin kalabalıklara karışmaya mesafeli olacağı bir yeni dönemde değişecekler mi? Yepyeni mekânlar  nasıl ortaya çıkabilecek ve alternatif kültür devamlılığını nasıl sürdürecek?

Guardian’da Tony Naylor’ın sorduğu sorular dünyanın pek çok şehri için geçerli olduğu gibi, İstanbul için, Ankara için, İzmir için, Bursa, Adana, Samsun, Eskişehir ve benzeri kentler için de geçerli.

Yazının devamı...

Koronanın iyi yanı

31 Mayıs 2020

Korona sayesinde “kişisel alan” öğreniliyor. Bu da pandeminin artısı olsun. Herkes “Hayat eskisi gibi olmayacak, artık dünya değişti” diye yüksek perdeden ata tuta konuşmakta. Valla bundan sonra hep evden mi çalışırız, uçağa değil arabaya mı daha çok bineriz, komple şehirleri terk edip kırsala mı gideriz, bilemem. Hayır, hobi olarak sosyologluk gene yapın, yapmayın demiyorum ama beni o kadar da ilgilendirmiyor bunlar.

Benim değişimden en çok beklediğim, en azından bizim gibi dip dibe yaşamayı âdet edinmiş toplumlar için, biraz mesafe. Azıcık mesafe. Kişisel alan. “Üstüme çıkma be adam” demeye gerek kalmadan, zaten üstüme çıkılmayan bir dünya. Mesafeli bir dünya. İki metre aralıklı bir dünya...

İnsanlara artık “Pardon, biraz ilerde durabilir misiniz?” demek istemiyorum. Bunu söyleyince kırk türlü laf anlatmak, kibar olmaya çalışmak falan bunları da istemiyorum. Bunların hiçbirine gerek olmamalı. Kimse kimsenin dibine girmemeli. Kimse tanımadığı insanlarla yapışık kardeş gibi yaşamak istemediği için yargılanmamalı.

Birbirinize iki metreden fazla yaklaşmayın deniyor ya. İşte koronanın koyduğu en müthiş ölçü budur. Gerisi fasa fiso. Yeni dünya, eğer böyle bir post-korona yeni dünya olacaksa, iki metre aralıklı olsun.

Bir keresinde iskelede vapuru bekliyordum. Önceki vapuru kaçırdığımdan, bir sonraki vapur için ilk sıradaydım. Yani kapının tam önünde duruyordum. Dışarı bakmak için cama iyice yaklaşmıştım. Camla aramda 30 santim vardı ve o anda yanımdan beni zorlayarak kendine yer açan biri önüme geçmişti. 30 santim bir karış eder. Neden bu adam, ben ve cam arasındaki bir karışa sığabileceğini düşünüyordu? Bizim eğitim sistemimizin hangi noktasında biz insanlara böyle bir bilgiyi aşılıyorduk? Anne babalar, geleneksel aile yapımız tam olarak ne zaman “Bir karışa sıkışabilirsin, birbirinize dokunabilirsiniz, sıkıntı yok” mesajı veriyordu masum bebeklerimize de bu kişi önüme geçmeye çalışıyordu beni dirsekleyerek? Neden bu normaldi ama buna itiraz etmek anormallikti?

Kişisel alan kavramının Amerikan kültüründeki köklerini anlatan bir yazı okumuştum. Bu normun temelinde özel arazi yatıyor. Hani kovboy filmlerinde arazisine girene sorgusuz sualsiz ateş eden çiftçiler vardır ya... “Burası özel arazi, hemen burayı terk et” diyen aksi adamlardan bahsediyorum. Hah işte o adamlar kendi özel alanlarını koruyorlar. Özel mülkün kutsal olduğu Amerikan kültüründe sıradan Amerikalı sistemin temelini tüfeğiyle korumakta. Kişisel alan işte böyle tüfekle korunarak elde edildiğinden kurumsallaşması da doğal. Nezaket ve medeniyet belirtisi değil sadece, tüfek zoruyla kazanılmış bir hak ve sistemin temel taşlarından biri. Birbirinin dibine girmiyorsun.

Ben bu kişisel alan meselesinde en büyük mağdurların kadınlar olduğunu da gayet iyi biliyorum. Dizini açarak oturan adam beni de rahatsız ediyor ama kadınlar için durum tartışmasız daha da berbat. Sosyal mesafesini koruyamayan medeniyetsiz yaratık bana da sıkıntı veriyor ama kadınların içinde bulunduğu durumda sırf -olmayan- kişisel alan kültürü yüzünden yedikleri taciz çok ama çok daha önemli ve acil çözülmesi gereken bir konu.

Geçen gün sosyal mesafeli namaz haberinin görseline bakıyordum. Camide herkes muntazam bir şekilde arada iki metre bırakarak dizilmiş, namaz kılıyor. Gayet medeni bir görüntüydü. Şimdi hastalık geçince eskisi gibi dip dibe, üst üste olunduğunda insanlar rahatsız olmayacaklar mı acaba? Ne iyiydi rahattık demeyecekler mi? (Bu retorik bir soru değil gerçek bir soru yanıtını bilmiyorum.)

Yazının devamı...

Toparlanma emareleri

30 Mayıs 2020

Müzik endüstrisinin toparlanma sinyalleri verdiği şu günlerde, bu yaz her şey için çok geç olsa da sonbahar ve 2021 için iyimser tahminler yapılıyor

Müzik endüstrisi ilk şokun ardından neredeyse iki ay sonra toparlanmanın sinyallerini veriyor. Bu yazın artık festivalsiz geçeceğinin anlaşılmasının üzerinden hayli karanlık senaryolar devreye girmiş, bir daha artık kimse festivale falan gitmez cümlesi telaffuz edilmeye başlanmıştı. Yasakların kademeli olarak hafifletilmeye başlandığı şu günlerde, özellikle Avrupa ülkelerinden gelen istatistiklerin gösterdiği, hastalığın gerilediği ve normale dönmeye yaklaşıldığı yönünde. Bu yaz artık her şey için çok geç, ama sonbahar ve 2021 için iyimser tahminler dolaşımda.

Festicket’ın, İngiltere, Fransa, Almanya ve Hollanda’da 110 bin festival katılımcısıyla yaptığı anketin sonuçlarına göre, “Karantina kalktıktan sonra ilk 6 ay içinde bir festivale katılırım diyenlerin oranı yüzde 89. Bu grup içinde 1-3 ay sonra katılırım yanıtını verenlerin oranı yüzde 66. Yüzde 30’u ise karantina kalksın hemen katılırım demekte. Açıkçası eve kapanmaktan o kadar sıkıldık ki, şu anda korsan festival ve etkinlik düzenlense eminim binlerce insan koşarak gider. Neticede markete gidiyoruz, bu da bir ihtiyaç!

Değişim yolda

Dans ve kulüp aleminin etkin oluşumları şu ara hayli zor durumda. Parti demek sosyal mesafenin tersi demek. Karantina kalktığında dahi partilerin kendine gelemeyeceği, sadece yüzde 40 kapasiteyle devam edileceği ve düzenlenen organizasyonların ticari açıdan artık anlamlı olmayacağı açıklandı geçenlerde. Bu açıklamayı yapan Night Time Industries Association, İngiltere’de 200’den fazla işletme, kulüp ve organizasyonu temsil ediyor. Londra, başta İngiltere olmak üzere, dünyada alternatif kültürün üretildiği en önemli merkezlerden biri. Kulüp ve partiler de bu canlı, her daim renkli ortamın ev sahipleri. Kültürel açıdan önemli bir değişim yolda ve bu herkesi etkiler gibi duruyor.

Çember içinde dans

Sosyal mesafeli parti fikirleri havada uçuşuyor diğer yandan. Almanya’da denenmiş bir model var. Yaygınlaşmasına çalışılıyor. Yerlere çemberler çizilmiş, herkes onların içinde maskelerle dans ediyor. Bana sıkıcı geldi. Ama en azından açık havada bu tip etkinlikler yapılabilecek mi göreceğiz. Elbette bu kadar tedbir, gece hayatının ruhuna ters. Diyorum ya kültür hafiften değişiyor. 2020 sonbaharında bazı açık hava etkinlikleri düzenlenecek ve sanırım bunlar sırasında çeşitli pilot uygulamalar devrede olacak. Asıl geri dönüş için 2021 yazını beklemek gerekecek. Elbette şu ara kuvvetle köpürtülen ikinci dalga gelmezse! Her şeye rağmen bir toparlanma, hareket ve heyecan rüzgârı esmeye başladı. İnsanlar bir araya gelmenin müzikle bağ kurmanın yollarını bir şekilde bulacak.

Yazının devamı...

40 yıllık şarkılar

23 Mayıs 2020

Ezginin Günlüğü’nün 40 yıllık 20 şarkısının 20 sanatçı ve grup tarafından yorumlandığı albümde; eserler müzikalitelerinden kaybetmeden, günümüz dinleyicisinin beğenisine uygun bir şekilde hedefi tutturmuş

40 Yıllık Şarkılar Ezginin Günlüğü” adlı albüm bir aksilik olmazsa mayıs sonunda yayınlanıyor. 1982’de kurulan grubun günümüze uzanan zaman zarfında bestelediği şarkılardan seçilen 20’sini, 20 değerli sanatçı ve grup yorumladı. Bu albümde yer alan şarkılardan bir kısmını dinleme fırsatı buldum. İzlenimim, bugüne kadar yapılan en başarılı tribute albümlerden biri olabilir. Bu tip albümlerde çoğu zaman niyet iyi ama akıbet maalesef fena olur. Bunun da birçok nedeni var elbette. Ya şarkıları yorumlayacak gruplara yeterli zaman verilmez ya da gruplar bu işe yeteri kadar eğilmez. Şarkıyı şöyle bir söyleyip “yorum yaptık” diye düşünürler. Velhasıl bu işler acele sevmez. Ezginin Günlüğü şanslı bir ekip ki bu albüm hedefini bulmuş. Yorumlar özgün, orijinal eserler, günümüzün dinleyicisinin kulağına uygun bir şekilde ve müzikalitelerinden de kaybetmeden yeni ufuklara açılmışlar. Zaten amaç bu olmalıydı; herkes memnundur diye düşünüyorum.

Şimdilik üçte üç!

Bu albümden ilk single Dolu Kadehi Ters Tut tarafından yorumlanan “Duvar” adlı şarkıydı. Ardından Gripin’in yorumuyla “Ebruli” geldi. Bu hafta iki rock yorumdan sonra üçüncü şarkı olarak Sedef Sebüktekin’in yorumuyla “Yastıklı Şarkı”yı dinledik. Bu da farklı bir tarzda başarılı bir düzenleme olarak karşımıza çıktı. Üçte üç! Albümde Zeynep Bastık, Harun Tekin, Pinhani, Cihan Mürtezaoğlu, Can Bonomo, Melek Mosso, Rubato, Fikri Karayel gibi farklı üslup ve geri planlara sahip sanatçılar var. Hepsi de bu güçlü besteleri, yeni şarkı yazar gibi özenle yorumlamayı başarmış gibi duruyor. Bu müzikal çeşitlilik renk getirmiş. Bütün yaz elinizin altında bulunduracağınız bir çalışma.

Yeni “samimiyet”

maNga’nın “Zor” adlı yeni şarkısı klibiyle geldi. Şu dönemde herkes evden, telefon kameralarıyla kolayca çekilmiş hayran videoları yapmaya başladı. maNga da daha önce canlı söylediği ama ilk kez yayınladığı “Zor”u bu şekilde bir kliple yayına vermeyi tercih etti. Bu tip klipler bir mecburiyetten doğdu ama hiç de fena olmadı. Artık kimse şaşaalı giysiler içinde süslü püslü klipler yapmıyor. Eşofman, don-atlet ev halini görüyoruz bütün yıldızların. Makyajsız şiş suratlar arka planda dağınık salonlar. Yani gerçek hayat! Gerek sinema âlemi olsun gerek müzisyenler olsun bu tip bir “hakikilik” havası hâkim oldu. Bu durum bestelere de yansır mı göreceğiz. Herkes “yeni normal”den bahsededursun aslında hadise yeni bir gerçeklik ve samimiyet üzerinde yoğunlaşıyor bir yandan da. Ama bu durum rap’i pek kapsamıyor, onlar Şahin’e de binseler, kuru ekmek de yeseler, sokakta da yatsalar “rolli”lerinden kopamıyorlar.

maNga’ya geri dönersek “Zor” her şeyi yerli yerinde düşünülmüş klasik bir rock baladı. Eskiden “slow rock” denirdi. Rock gruplarının yavaş tempolu duygusal şarkılarının yaygınlaşması konsept olarak 80’lerin ortası olmalı. Karışık kasetler bu tip şarkılarla doluydu. Daha sonra bu “gelenek” bitti gitti. Ta ki birkaç yıl öncesine kadar. Bugünlerde “slow rock” gene çıkışta. Daha doğrusu sakin, sessiz, yumuşak, yavaş müzikler; tür ne olursa olsun Türkiye’de başarı şansına sahip. Gözlemim bu yönde. “Zor” da tam buna denk gelmiş. Popüler olacaktır.

Yazının devamı...

Maskeli date ve evde bayram keyfi

23 Mayıs 2020

Yetişkin İngilizlerin yüzde 50’si salgın kurallarına uymuyormuş. Gerçekten de herkes normal hayata dönmüş gibi. Tek fark, maske. O da bazen var. Mesela marketlerde alışverişlerde artık maske takan tek kişi ben oluyorum genellikle ve buna fena halde canım sıkılıyor. “Neden bir tek ben takıyorum, çıkarsam olmaz mı? Yeter artık, sıkıldık ey halkım” diyorum. Ama halk (yani karım) izin vermeyince maskesizlik başka bir bahara kalıyor.

Geçen gün elbisesiyle aynı desende bir maskeyle yolun kenarında bekleyen ve ara ara saatini kontrol eden bir kadın gördüm. Belli ki birini bekliyordu. Biraz sonra kadın önünde aniden duran arabaya bindi ve direksiyondaki maskeli, şık giyimli adamla selamlaştı. Maskeli olduklarından birbirlerine gülümsediler mi göremedim ama muhtemelen maske altından gülmüşlerdir. Birlikte yola devam ettiler. Her hallerinden ve vücut dillerinden hemen anlaşılacağı üzere bu bir akşam çıkmasıydı. Evet, yetişkinler gevşedi, evet yetişkinler sıkıldı ve evet yetişkinler maskeli date’lere çıkıyor.

Parklar, yürüyüş alanları ağzına kadar dolu. Kafeler ve bazı pub’lar paket servis yapıyor, kapılarının önüne kurdukları tezgâhlarda basit yiyecek ve içecekleri satıyorlar. Konuştuğum pub sahiplerinin hep suratı asık. Ne zaman açılacaksınız diye sorunca canları sıkılıyor, gözleri buğulanıyor, uzaklara doğru bakıp “Kimse bilmiyor” diyorlar. Öte yandan, kafelerde çalışan gençlikte böyle bir endişe pek yok. Onun yerine yeniden dükkân açmanın verdiği neşe ve heyecan var. Açıkçası, sabahları bir bardak kahve ve yanına bir kurabiye almak ve o esnada iki çift laf etmek için herkes yanıp tutuşuyor. Bazen bu tip mekânların önünde uzun kuyruklar oluyor. İhtiyaç kuyrukları bunlar. Ama yeme içme değil, muhabbet ihtiyacı...

Geçenlerde denk geldiğim başka bir haberde eve kapanan genç yetişkinlerin yarısına yakınında depresyon belirtileri görüldüğü ifade ediliyordu. Sanırım bu da İngiltere’de ofislerin açılmasının ardından insanlardaki gevşeme havasını açıklıyor. Evde oturmak ağır gelmeye başladı. Öte yandan, başka bir gelişme var son günlerde. Havalar. “Bizi hep bu güzel havalar mahvetti” misali İngiltere’deki eve kapanma mecburiyetinin en büyük rakibi havalar şu ara. İngiltere’de sıcaklığın 26 derece olması bizdeki “Libya’dan çöl sıcakları geldi”yle aynı şey. Geçenlerde bir komşum siz Türkiye’de sıcaklarla nasıl baş ediyorsunuz diye sordu. Geçen yaz Marmaris’e gittiğinden bütün memleketi öyle sanması doğal ama tabii biz İstanbul’da ağustoslarda 40 dereceleri görmüş bir milletiz, haklı soru. Dedim ki:

Yazının devamı...

Karantina günlerinde kitap kendini yeniden kanıtladı

19 Mayıs 2020

Dünya milyarlarca doları eğlence endüstrisine aktarsa da, stream platformları harıl harıl yeni yatırımlar yapsa da, artık istediğimiz film, dizi, müzik bir tık uzakta olsa da bunların hepsi tek bir şeyi ortaya koyuyor: Kitabın yerini hiçbir şey tutmuyor.

Öyle ki artık kitap okumayıp film ve dizi izlediğim saatleri -ki evde otururken çok izleniyor- resmen çöpe atılmış hissediyorum. İmkân varsa e-kitap da değil, kâğıttan kanlı canlı (!) bir kitabı sayfalarını çevirerek okumanın keyfi hiçbir şeyde yok. Ne internet bağlantısı, ne şarj derdi. Her zaman yanında ve sana sadık... 

Klasikler ve polisiyeler çok daha fazla okunuyormuş şu ara İngiltere’de. BBC’nin haberindeki veriler evde kapalı kalanların yüzde 30’unun eskiye oranla daha fazla kitap okuduğunu ortaya koymuş.

Ben ilk kez 20’lerimde okuduğum “Tutunamayanlar”ı tekrar okumaya başladım. İnsan olağanüstü durumlarda daha temel metinlere başvurma ihtiyacı hissediyor belki biraz da ondan böyle yaptım. Klasik eserler onları her okuduğunuzda kulağınıza yeni sırlarını fısıldayarak ilginizi çekmeyi her zaman başaran süper metinler. “Tutunamayanlar” hakkında ne diyebilirim bilmiyorum. Her satırı bugün yazılmış gibi. Her cümlesi, her iç sesi, her pişmanlığı, yenilgisi ve her hayal kırıklığıyla kahramanlar bugün hâlâ yaşıyorlar. 1960’ların, 70’lerin Türkiye’sine ışınlanayım, o dönemin insanlarının zihnine bir daha gireyim, mahalle mahalle sokak sokak keşfedeyim, belki yeni yerler bulurum diye okumaya başladım. Bula bula günümüzün insanını buldum. Sırada şu ara BBC’de başlayan dizisiyle sosyal medyada fırtınalar koparan “Normal People” var. Diziyi izlemek yerine, ne zamandır sırada bekleyen bu kitaba girişeceğim şimdi geç kalmış olsam da.

Kitaplarla ilgili BBC haberini incelerken, Cem Erciyes’in Gazete Duvar’daki yazısına denk geldim. D&R 1 Haziran’da tüm mağazalarını açacakmış. Cem yazısında Türkiye Yayıncılar Birliği’nin açıkladığı 2019 Kitap Raporu’ndan bilgiler aktarıyor. 2019’da yayıncılık yüzde 5.3 büyümüş.

Kültür yayıncılığı çerçevesinde 68 bin 500 yeni kitap yayımlanmış. 148 milyon adet baskı yapılmış. Umut verici rakamlar. Sanırım tüm dünyada kitaplara ilgiyi genç kuşakların kitaplarla olan ilişkisiyle anlamak lazım. İngiltere’de 18-24 yaş aralığındaki kesimin eskiye göre daha fazla kitap okumaya başladığı belirtiliyor. Bunu sadece evde oturmaya bağlayamayız diye düşünüyorum. Zira ben kızım Leyla sayesinde çocukların nasıl kitaba meraklı olduklarını görebiliyorum. Bu vesileyle uçsuz bucaksız bir çocuk kitapları dünyası olduğunu fark ettim. Ve inanın bu dünyaya adım atmak yetişkinler için de çok heyecanlı olabiliyor. İnanılmaz çeşitlilikte hikâyeler ve kahramanlar var. Çocuğunuzla iletişim kurmanın sanırım en iyi ve garantili yolu ona kitap okumak ya da onunla birlikte kitap okumak sanırım. “Yeni nesiller kitap nedir bilmeyecek, sadece iPad ile yaşayacaklar” diyenlerin de ne kadar haksız olduğunu görmüş oldum. Çocuklar neye, ne zaman ihtiyaçları olduğunu çok iyi biliyorlar.

Cem Erciyes yazısını hafif karamsar bitirmiş. “2019’un pırıltılı rakamları ne zaman geri gelir, tahmin etmek kolay değil” demiş.

Bana kalırsa, yenilmeyen, yılmayan, yolundan şaşmayan eski usul bir süper kahraman gibi kitap. Yenilmesi mümkün değil.

Yazının devamı...

Evde oturanlara muhtelif reçeteler

17 Mayıs 2020

Sokağa çıkma yasağı devam ederken, evde sıkıntıdan cinnet geçirmemek ufak bir ihtimal ama mümkün. Reçetenizi yazıyorum.

The Last Kingdom her türlü macera ruhunu tatmin eder. Çocukken şövalyelere bayılırdık. Netflix’in bu eğlencelik yapımında daha da eskilere gidiyoruz. 9. yüzyıl, Vikingler İngilizleri sağlı sollu ataklarla bunaltmış. Saksonlar bir türlü bir araya gelemiyor. Çekişmeler entrikalar, güç savaşları. Ölçek ne olursa olsun bunlar ilgi çekiyor zaten. Onun yanında kendi ölçeğinde adalet dağıtan bir kahramanın peşinden giden her iki taraftan da pek çok insan var. Açıkçası, ben bu diziden çok şey beklemeyerek başladım. Lay lay lom, arada bakarım, o çağları zaten severim diye düşünüyordum. Ayrıca içinde Vikingler olan bir şeye ilgi duymamak mümkün değil. Sardı. Uthred karakteri, tam olarak bir Battal Gazi, Malkoçoğlu, Kara Murat gibi bir şeye dönüştü. Ancak tabii Uthred hem bilek gücü, hem akıl hem de diplomasiyi kullanıyor. Taraflardan birine ölümüne bağlı değil. Küçükken kaçırılıp Vikingler tarafından büyütülen bir Sakson olduğundan her iki kültüre de bağlı. Bu yüzden de değerli. Olayları farklı açılardan görebiliyor. Ayrıca, ileri geri büyük büyük laflar edip kimseye dayılanmıyor. Vaftiz edilmiş, ama Hıristiyan değil, Viking tanrılarına inanıyor. Ve bizim aynı dönemdeki kahramanlarımızdan farklı olarak kendi yolunu çizme peşinde. Hakkı olan toprakların mücadelesini veriyor. Bu farklar dışında kişilik olarak bir adet Kara Murat yaratmışlar. Belki de ondan bu kadar sardım ben bu diziye. Basit bir eğlence dizisinden gözlemler bu kadar bi bakarsınız daha bakmadıysanız.

Müziğe gelince... Elektronik sevenler Fout Tet’in yeni albümü “Sixteen Oceans”’ın her yerinden kalite akıyor. Caribou’nun “Suddenly” adlı LP’si baştan sona roman gibi şiir gibi, hatırlatayım.

Evde spor yapan ve kulağında coşkulu müzikler isteyenlere Prospa’nın yeni single’ının “Ecstasy” ardından BB’den “Hey Ladies”, üzerine Regard’dan Secrets, Don Diablo’dan Inside My Head, Oliver Heldens’den Details, Imanbek ve Martin Jensen’den I’m Just Feelin’, Heyden James ve Icona Pop’tan Right Time, Groove Armada’dan “Get Out on the Dancefloor” (evet yeni şarkı), Jonas Blue ve Paloma Faith’den “Mistakes”, Jax Jones’dan “Tequila” o da kesmezse Offenbach ve Quaterhead’den “Head Shoulders Knees & Toes” öneriyorum. Bunlar ve bunlara dayalı tavsiyelerle dört gün evde sıkılmanıza imkân yok. Gene de bunlar kesmez diyenlere Tiesto’nun önceki gün yayınlanan “London Sessions”ını yazayım reçete olarak. Baştan sona “o zaman dans!” modu. Yedek olarak Matoma’nın yeni EP’si “RYTME” de beklesin.

Rock sevenler Avustralya Perth çıkışlı Great Gable yeni favoriniz olabilir. Tame Impala’nın hemşehrisi genç elemanların 2020 EP’lerinin adı “Modern Interactions”. “Blur” adlı son single’larını da yazmışım köşeye “bu iyiymiş” diye. Cidden iyiymiş.

Caz sularında gezinenler için şu ara yayınlanan en güzel şey Tom Misch, Kamaal Williams imzalı “What Kinda Music”, dinlemeye doyamıyorum. Evde partilemek isteyenlere önerim hiç tereddütsüz Éclair Fifi’nin Soundcloud sayfası. Radyo kayıtları dahil hepsi şahane. Düşük yoğunluklu parti ortamlarında değerlendirilmek üzere kenarda bulunsun.

Kaliteli yerli rap dinleyeyim derseniz, ki demeyebilirsiniz ama ben gene tavsiye edeyim, 2019 sonunda yayınlanan Ufo 361, Ezhel iş birliği “Lights Out”tan daha iyi bir albüm gelmedi henüz 2020’de. Havaya girerseniz kafaları sallaya sallaya dinlersiniz.

Kaliteli popa ihtiyacım var şu günlerde diyorsanız Charli XCX’in albümü “How i’m feeling now” taze çıktı. Indie soul ile ilgilenebileceklere önerim Arlo Parks’ın “Black Dog”u. Bomba... Güzel singer songwriter arayanlar Maisie Peters ismini not etsin.

Yazının devamı...