İlk yaz şarkısı Zeynep Bastık’tan

16 Mayıs 2020

Hâlâ yaz planları yapmaktan uzağız; ne zaman tatil yapabiliriz bilmiyoruz ama bir anlamda hayallerimizle yaşıyoruz. Böyle bir ruh halinde her şeyden önce umut demek yaz hit’i

Şöyle bir hava var ortamlarda: Aman zaten herkes evde, kimse dışarı çıkamıyor, tatil demeyin, yaz demeyin, kimseyi üzmeyin! E birader mevsim geldi ne diyelim, kış mı diyelim? Yaz günü evde oturun şarkıları, biz bunu aşarız, biz bize yeteriz temalı duygu selleri de bir yere kadar. Bünye hafiflik peşinde! Evde oturmaktan çıldıracak noktaya geldik.

Hâlâ yaz planları yapmaktan uzağız; ne zaman tatil yapabiliriz bilmiyoruz ama bir anlamda hayallerimizle yaşıyoruz. Açıkçası böyle bir ruh halinde yaz hit’i adayları her zamankinden daha fazla anlam taşıyor benim için. Her şeyden önce umut demek yaz hit’i. Eğlence, hafiflik, sıkıntıdan günlük itiş kakıştan kopuş demek. Yazı unutmaya değil hatırlamaya çalışmakta fayda var.

Artık cover’dan başka bir şey söylemeyeceğine inandığım Zeynep Bastık bir besteyle geldi bu hafta. “Her Mevsim Yazım”ın müziği ve sözleri Oğuzhan Koç’a ait. Bu güçlü pop şarkısı, bu sezon karşımıza çıkan ilk yaz hit’i adayı. Yaz mevsiminin de başlangıç vuruşu olsun.

Haftanın düeti

Düet demek biraz garip aslında! Daha çok ortak çalışma anlamına gelen “collaboration”dan hareketle “collab” deniyor. Biz iş birliği gibi sevimsiz bir ifade yerine düet diyoruz. Yoksa düet deyince benim aklıma birbirinin gözünün içinde bakarak romantik şarkılar söyleyen insanlar geliyor. Burada öyle bir durum yok.

Emir Can İğrek, müzik sahnesinde kendine has yeni yol açtı kendine. Pop, indie, arabesk, hepsini kafasına, keyfine göre kullandığı bir tarzı var. Bazen rock bazen pop bazen indie altyapılarla dikkat çekici ve hayli popüler bir sanatçı.

Rap âleminin tanınmış müzisyenlerinden Patron’la düeti enteresan. Şarkının adı “Darbe.” “Yasamam, Yürütmem, Yargım sensin” tadında gidiyor şarkı. İnsan aşkı darbe analojisiyle de anlatabiliyormuş demek ki! Popüler müzikte bir yenilik diyelim. Şu yaşadığımız devirde her kelimenin ağırlığı başka. Şarkı gündemi yoklamış geçmiş şöyle bir…

Yazının devamı...

Virüs gidici ama psikolojisi kalıcı

12 Mayıs 2020

Her gün rakamlar, istatistikler açıklanıyor. İngiltere’de şu kadar ölü var, Almanya düşüşe geçmiş, İtalya’da hastalık yavaşlamış, Amerika şöyle, Çin böyle...

Rakamların giderek anlamsızlaşıp sıradanlaştığı günler. Virüs mü geriliyor yoksa biz mi artık alıştık?

Haberlerin etkisi azaldı. Kelimelerin içi boşalmış gibi. Mesela günde önceden 1000 kişi ölen bir ülkede şu anda 100 kişi ölüyor diye sevinilebiliyor. Rakam 50 olsa göbek atılabilir. Her gün 20 kişi ölse konu bile açılmayacak artık.

Virüs bir noktada gidici ya da diğer gripler gibi sıradanlaşacak, aşı bulunacak evet, ama biz bu evde kalmalı yaşamı bırakıp nasıl eskiye döneceğiz?

İngiltere hükümeti pazar günü başbakanın ağzından aşamalı olarak normale dönüş planını açıkladı. Buna göre, evden çalışılması mümkün olmayan iş kollarındakiler artık işe gidebilecekler. Otomobil veya bisikleti tercih edin, toplu taşımaya binmeyin tavsiyesiyle geldi bu karar.

Bir sonraki aşamada ilkokulların açılması değerlendirilecek. Temmuz itibarıyla restoranlar, kafeler açılabilirmiş.

Bizim mahallede bazı kafeler paket servis yapıyor. Kapısına gidip iki metre mesafe bırakarak kuyruğa giriyor, bir kahve ya da kurabiye alabiliyorsunuz. Dün sabah erkenden kalkıp, giyinip kuşanarak dışarı çıktık ve kuyruğa girdik. İki metre mesafeden küçük sohbetler yapıldı. Gülüşmeler, vesaireler. Karton bardakta bir kahve aldık diye bir sevindik, bir sevindik... Mesela bir restorana gitmek, bütün gece insanların arasında sosyalleşmek, bir sinema çıkışı bir şeyler yiyip içmek şu anda bana inanılmaz bir deneyim gibi geliyor. Hele festivale, konsere gitmeyi düşünemiyorum bile. Havaalanlarında, uçağa binip insanlarla dip dibe oturmayı becerebilecek miyim bir daha? İstanbul Havalimanı’nda yolcu sayısında nisanda yüzde 99 düşüş yaşandı diye bir haber vardı. Bütün dünyada da durum benzerdir herhalde. Peki yeniden dönecek miyiz eski tempoya?

Son iki aydır gerekmedikçe hiçbir şey yapmıyoruz. Sokağa çıkmak, işe gitmek, seyahatler. “Çok gerekmedikçe yapmayın!” E zaten öyle düşünürseniz hiçbir şey çok gerekli değil. Özlediğimiz pek çok şey o kadar da gerekli değil yani. İşte tam da bu kafa. Gerek var mı? Mecbur muyuz? Hayatımızda kanıksamış olduğumuz her kalem şimdi bu zorlu sınavdan geçiyor. Gerçekten gerek var mı? “Madem evden çalışabiliyorum, neden İstanbul’un kirini pasını, kalabalığını, trafiğini çekiyorum. Üstelik neden artık değişimden dolayı hiç de tanıdık gelmeyen bu kaosun içinde yaşamak için bir sürü para ödüyorum?” Pek çok insan bu düşüncelerle boğuşuyor. Eminim. Güneyde bir sahil kasabası hiç bu kadar mantıklı görünmemiştir.

Yazının devamı...

Geleceğin festivalleri

10 Mayıs 2020

Salgın çok şeyi değiştiriyor. Şu anda yaşadığımız en büyük değişiklik eve kapanma ve beraberinde gelen ev hali kültürü. Ama bir süre sonra sokağa çıkıp hayata geri dönüldüğünde bıraktığımız yerden devam edemeyeceğimiz gerçeği giderek belirginleşmeye başladı.

Pandeminin ekonomik etkileri her yerde konuşuluyor ve hissediliyor. Her iş kolu, her topluluk kendine yeni yollar aramaya ve hayatta kalma stratejileri geliştirmeye başladı. Elbette müzik sektöründe de köklü bir değişim yolda gibi duruyor.

Bugün pek çok yaz festivali ya seneye ertelendi ya da yaz sonu yeni tarihler vererek peşinen aldığı bilet paralarını geriye ödememenin
yollarını arıyor.

Mesela Londra’da mayıs sonu yapılan All Points East’e bilet almıştım. Yeni tarihler verilse de bu yıl yapılması zor görünüyor. Organizatörler geri ödeme yapmak yerine seneye indirimli bilet öneriyorlar. Sanırım Primavera Sound, Rockwerchter, Glastonbury ve Avrupa’daki bütün büyük yaz festivalleri için de durum aynı. Ancak seneye gideceğimiz festivaller, bizim bildiğimiz, alışkın olduğumuz festivallerden farklı olabilir.

Bundan sonra dip dibe, hiç hijyen olmayan şartlarında “hayatta kalmaya” çalışılan festivaller biraz zor görünüyor. Yani işin bütün neşesi kaçmış durumda. Salgının ikinci dalgası gibi olasılıklar konuşulurken kimsenin 2021 yazı dahil festivale gitmek isteyeceğini sanmam. Zaten sınırlardan geçişlere yeni ölçüler getirileceği, yolculuk yapanlara uygulanacak ağır karantina önlemlerinden bahsediliyor. Hafta sonu “bi festival yapıp” gelinemeyecek artık.

Turizmi çok zor bir dönem bekliyor. Peki, müzik endüstrisi nasıl ayakta kalacak? Konser ve turne gelirleri bu sektörün temel direğiydi. Bunu çekip alırsanız sistem hemen çöker. Ondan da öte, biz, yani müzikseverler, festivallerde canlı müzik dinlemekten hoşlanan insanlar nasıl

Yazının devamı...

Nilipek’in “Mektuplar” serisi

9 Mayıs 2020

Nilipek, “Mektuplar” adını taşıyan iki albümlük bir seriden oluşan yeni albümünde yaşadıklarından hareketle daha net hikayeler anlatıyor: “Artık arkasına saklandığım bir anlam bulutu yok”

Nilipek’ten bu köşede yıllar önce ilk bahsettiğimde onun kim olduğunu daha fazla anlatmak zorundaydım. Çünkü meraklı bir kesim dinleyici dışında onu kimse tanımıyordu. Bugün aynı şeyi söyleyemeyiz. “Mektuplar I”, iki hafta önce yayınlandı. Bu hafta ikinci mini albüm “Mektuplar II” de peşi sıra geldi. Nilipek her zamanki sakin vokaliyle buna tezat güçlü mesajlar verme peşinde. Sesini yükselterek değil, kelimelerin gücüyle hikayelerini anlatmaya çalışıyor. Albümde davulları Berkay Küçükbaşlar, gitarları Can Aydınoğlu, basgitarı Umut Çetin, trombonu Işık Üstündağ, klavyeleri Alican İpek üstleniyor. Çağlar Haznedaroğlu (keman), Hakan Güven (keman), Öykü Koçoğlu (viyola), Gözde Öcal (çello) ve Taylan Aygar (kontrbas) katkıda bulunan diğer isimler.

“Mektuplar’ı hazırlarken nasıl bir dönemden geçtin” diye sorduğumda albümde yer alan şarkıların duygusal olarak çok yoğun bir dönemin sonucunda ortaya çıktığını öğrendim. “Önceki albümlerde sözler ve müzik daha durum ve duygu odaklıyken, bu albümde daha olay bazlı ve daha net diyebilirim. Arkasına saklandığım bir anlam bulutu yok, o açıdan epey çıplak hissediyorum aslında.”

“İçimde tatlı güzel bir his var”

Nilipek Fransız popundan, 1940-50’lerin film müziklerinden, 90’lar ve 2000’lerin başı pop ve alternatif müziğinden etkilenmiş. Son albümden bu yana hayatında bazı şeylerin değiştiğinden söz ediyor: “Mektuplarla ilgili söylediklerim de biraz açığa vuruyor aslında; duygusal olarak yoğun bir dönemdi. Her şey biraz daha dengelenir dengelenmez de bu defa iş olarak yoğun bir dönem başladı; çok fazla konser verdik, her yere gitmeye çalıştık, film müziği yaptık, ‘Mektuplar’ı kaydettik… Hepsi bir arada oldu, son iki senenin nasıl geçtiğini algılayamıyorum o yüzden, sadece içimde tatlı, güzel bir his var.”

Nilipek eve kapanma günlerini fırsat olarak değerlendirenlerden anladığım kadarıyla:

“Dinlenme, hem de bilgisayar başındaki işlerimi halletme fırsatı buluyorum bu süreçte. Kesinlikle böyle olmasını tercih etmezdim tabii, ama uyum sağladım hızlıca, benim için iyi oldu. Belli rutinler oturttuk, o rutinlere ne kadar ihtiyacımız olduğunu bana hatırlattı evde olmak.

Eve kapanma dönemi sona erdiğinde en çok stüdyoya dönecek olmaktan heyecan duyuyor. Ve bu albümü canlı çalmak için çalışmalara başlamaktan. “Konserlerle ilgili epey planımız vardı ve hepsini askıya aldık, tekrar çalıp söyleyebildiğimiz zamana dönmek istiyorum.”

Yazının devamı...

Kovid-19’la gelen özgürlük: Ev hali

3 Mayıs 2020

Şu ara en sevdiğim şey, çocuk kitapları okuyan ünlüler. Bütün dünyada pek çok dizi ve filmden tanıdığımız oyuncuların ya da tanınmış karakterlerin ellerinde bir çocuk kitabıyla bahçelerinde, balkonlarında, salonlarında, çalışma odalarında basit bir telefon kamerasının karışına geçerek çocuk kitaplarını okumaları açıkçası içimi ısıtıyor.

Hani Adile Naşit’imiz kuzucuklarına masallar anlatırdı ya. İşte onun farklı versiyonları gibi düşünün. Geçen gün Leyla, David Tennant’ın okuduğu “Highway Rat” kitabına doyamadı, defalarca baştan izlemek istedi. Bu açıkçası bizim de işimize geliyor çünkü ekrana baksa dahi en azından kitap dinlemiş/okumuş oluyor. Bu aynı zamanda kendimize ayıracağımız bir 15-20 dakikamız var demek. 15-20 dakikanın ne kadar değerli olduğunu, bu sürede nelerin halledilebileceğine inanamazsınız. Bazen bitmemiş bir yazı can havliyle bitiyor, bazen değerli bir video görüşme demek bu. Veya haberlere bakmak için altın bir fırsat. Bazen bir duş.

Doğrusunu isterseniz, bu videoların artması bir tür seferberlik ve dayanışmanın ifadesi. Özellikle çocuklu aileler evde yepyeni bir düzene geçmiş durumda. Kimileri alıştı, kimileri hâlâ bocalamakta. Gerçek olan şu ki okul olmayan bir dünyada evde çocuklarla kapalı kalmak, onlar hakkında daha fazla düşünmeye, onlara daha fazla vakit ayırmaya yol açıyor. Kendi işinizi gücünüzü ve önceliklerinizi de yeniden değerlendirmeniz demek bu.

Salgın yüzünden eve kapanmalar başladığı gün bu videolar da çıkmaya, artmaya başladı. Çünkü evde çocuk, üstesinden gelinmesi gereken çok zor, dallı budaklı bir sorun.

Hani bir “Erkin Koray çocuğunu okula göndermemiş evde eğitmiş” efsanesi vardır ya. İşte bunun düşüncesi bile beni yoruyor. Kitap videolarıyla çocuklara anlamlı dakikalar geçirtmeyi hedefleyen ünlü ünsüz herkes bence en az aşı üzerinde çalışan bilim adamlarınınki kadar değerli bir hizmette bulunuyor. Bu da salgınla gelen bir hoşluk ve dayanışma.

Öte yandan, bu videolar aracılığıyla dikkatimi çeken başka bir mesele var. Ev hali. Herkes evde. Ve ev hali estetiği artık merkeze oturmuş durumda. Eskiden eşofmanlı, saç baş dağınık insanların herhangi bir ekranda görünmesi korkunç sayılabilirdi (Tik Tok hariç). Şimdiyse bu haller “yeni normal” artık. David Tennant kafasında saçlarını toplayan bir bant, eşofman, uzamış sakallar ve yataktan yeni kalkmış yüzüyle ekranda hiç de garip durmuyordu mesela.

Aynı şekilde, her akşam saat 17.00’de televizyondan canlı yayınlanan salgın bilgilendirme basın toplantılarına evlerinin mutfağından üzerlerindeki bir tişörtle ve (arkada bağıran çocuklar eşliğinde) başbakana ya da ilgili bakanlara soru soran gazeteciler de hiç yadırganmıyor.

2020 yılının estetiği giderek eşofman, terlik, fonda, dağınık bir ev, uzamış saçlar olmaya başladı. Tik Tok’ın Instagram’ı ezmesi gibi, ev hali, ölçülü şıklığı ezip geçiyor. İnsanların oldukları gibi görünmekten artık çekinmemeleri mi demek lazım, yoksa saldım bayıra halinin çaresizlikten zirveye çıkması mı?

Yazının devamı...