Kovid pasaportu

11 Nisan 2021

Öyle ya da böyle, bu kavram hayatımıza girdi. Tartışılmaya başlandı. Kovid pasaportu adı verilen, aşı ve sağlık durumumuzu gösteren bir tür kimlik belgesinden söz ediliyor. Elbette büyük ihtimalle dijital bir kimlik olacak ve telefonlarda bir app altında güncellenerek saklanacak. Bu durum özgürlüklere aykırı mı, değil mi bu tartışılıyor İngiltere’de.

Başbakan Boris Johnson bu konuyla ilgili açıklamaları nisan ayında yapacağını belirtti birkaç gün önce. Yani çok kısa süre sonra yepyeni tartışmalar medyada yer almaya başlayacak.

Kovid pasaportuyla neler yapılabilir, neler yapılamaz; nerelere gidilebilir, nerelere gidilemez bunlar giderek somut hale geliyor. Müzik endüstrisi eski günlerine dönmek için bu belgeye ihtiyaç duyacak. Konsere, sinemaya, sanatsal etkinliklere, müzelere gitmek isteyenler bu pasaportlarındaki sağlık durumlarını göstermek durumunda kalacaklar.

Restoranlar, gece kulüpleri kafeler bu belge üzerinden müşteri kabul edecek. İş yerleri bu belgeleri tam olanları ofislere geri çağıracak. Uçaklara binmek, her türlü ülkeler arası seyahat bu belgelerle mümkün olacak. 

Şimdiden yaz sezonu konuşuluyor. Kim, hangi ülkeye gidecek? İngilizler yazın kendi memleketlerinde yaz tatili yapamıyorlar doğal olarak. Bunun için başka ülkelere gitmeleri şart. En çok gittikleri ülkeler İspanya, Türkiye ve Yunanistan. Bu ülkelerden hangisinin Kovid durumu görece olarak diğerlerinden iyiyse muhtemelen tercih nedeni olacak. Şimdiden Yunanistan’ın Ege adalarını komple aşılattığını haberlerde görüyoruz. Bunun amacı elbette burası temiz, herkesi aşılattık, buyurun gelin demek.

Elbette kimse, özellikle de ekonomileri turizme büyük ölçüde dayalı bu ülkeler bir yazı daha gelir kaybıyla kapatmak istemiyor.

Bütün bu tablonun merkezinde Kovid pasaportu yer alacak. Tam da bu gerçeğin anlaşılmaya başladığı şu günlerde, insanların hayatına girmeye hazırlanan bu yeni belgenin özgürlüklere olan etkisi tartışılmaya başlandı.

Sınırlar zaten var ve bizim gibi ülkeler için bu sınırları aşmak, seyahat etmek her zaman zor, vize şartlarını yerine getirmeye dayalı. Turizm amaçlı geziler bir yana, Türkiye insanı dünyanın herhangi bir yerinde çalışıp iş bulmak ve hayat kurmak için diğer pek çok ülke vatandaşından zaten daha büyük zorlukları aşmak zorunda. Şimdi bir de ne kadar yürürlükte kalacağı belli olmayan, ileride neye dönüşeceğini tam kestiremediğimiz bir aşı pasaportu çıktı. 

Yazının devamı...

İki albüm ve haftanın yenileri

10 Nisan 2021

Türkçe rap’te haftanın albümü Patron’un “El Patron”u ve Teoman’ın yeni albümü “Gecenin Sonuna Yolculuk”a dair gözlemler ve notlar…

Türkçe rap’in en çalışkan isimlerinden biri Patron. Son bir yılda bir düzine kadar single ve bir EP yayınladıktan sonra şimdi de bir LP’yle çıkageldi. “El Patron” adındaki albüm, Patron’un farklı seslere ve melodilere açık müziğinin güzel bir manifestosu. Albüm old school ile çağdaş beat’leri harmanlayan bir anlayışa sahip. 10 şarkı var, sekizi yeni. “Neyse Ne” ilk single olarak yayınlanmıştı. Özellikle nakaratında duyguların dorukta olduğu bir trap parçasıydı. Albümle aynı adı taşıyan “El Patron” yeni single olarak belirlenmiş. İlginç bir de videoyla geldi şarkı. Daha agresif unsurlar ve elbette sözlerle donanmış bir rap şarkısı bu. Şarkıları duygusallık ve saldırganlık arasında gidip geliyor. Biraz da rap kültürünün ruhunda olan iki uçlu bir eksen bu.

Trap’i ustaca kullanıyor

Patron’un farkı, mesajı ne olursa olsun kaliteyi, klası elden bırakmaması. Küfrün, argonun, sokak dilinin de bir sanatı yolu yordamı var. Mikrofonu eline alanın ana avrat dümdüz küfrettiği bir dünyada bana kalırsa Türkçe rap’in artık mainstream olduğunu, daha da yukarıya yürüyeceğini erken anlayan isimlerden Patron. Müziğini de buna göre şekillendiriyor. Bugünün en büyük soundu trap’i ustaca kullanıyor, zaman zaman dans altyapılarına giriyor ve prodüktör seçimlerinde de buna göre davranıyor. Kendisinin de belirttiği gibi daha büyük kitlelere ulaşmayı hedefliyor. Bana sorarsanız önünde pek bir engel yok gibi.

Az kişi-çok sevgi

Teoman’ın yeni albümünün adı “Gecenin Sonuna Yolculuk”. Bu albümün teaser videoları YouTube’da bir süredir izlenebiliyordu. Bunlardan biri Teoman’ın “artistik estetik bize kötü söylemeyi emrediyor” demesiyle başlıyor. Bir süre sonra devamı geliyor: “Ben daha iyi şarkıcı değil, o sözlerin hakkını veren bir adam olacağım. Daha dramatik birisi olacağım.” Ardından da “Bunu çok az kişi sevecek ama seven çok sevecek” diyor. Teoman zaten uzunca bir süredir az kişi sevsin ama çok sevsin mottosuyla hareket ediyor. Çevresiyle bugün bize her yerde dikte edilen türde bir ilişkisi yok. Dünyadan, memleketten bihaber olduğu anlamına da gelmez. Tarzı bu! Anlaşılan o ki estetik anlayışını iyiden iyiye dramatik atmosfer inşasına odaklamış. Kayıtlar sırasına fazla düzgün, yumuşak olan her şeyi silip bozuyor. Albümün dağınık ve kirli çalınan bir albüm olmasına çalışıyor.

Yazının devamı...

Odadaki fil

6 Nisan 2021

Geçenlerde yanımdan geçen mor spor ayakkabılı adamı görünce, “Benden daha çirkin koşu ayakkabısı olan  insanlar da varmış” diyerek sevindim. Koşu ayakkabılarımdan nefret ediyorum. 

Çünkü hangi markaya bakarsam bakayım, istediğim gibi bir şey bulamıyorum. Gidip en az çirkinine razı olarak satın alıyorum. Bütün spor ayakkabıları, özellikle performansa dayalı olanlar ve başta koşu modelleri kendilerinden kesin suretle nefret etmemizi sağlayacak ince ince detaylarla işlenmiş gibiler. 

Birinin tipini beğeniyorum ama renk skalası berbat. Başka birinin rengi istediğim gibi, ama adeta spor ayakkabıdan nefret eden biri tarafından tasarlanmış. Başka biri rahat görünüyor ama tabanını öyle bir yapmışlar ki ayağına araba lastiği giyip çıksan daha iyi görünebilir. 

Logosunu sevdiğim markaların yeni modellerinde logo yok. Logosunu sevmediklerimin logoları dev gibi. Balık pulu gibi dokular, anlaşılmaz ve anlatılmaz çirkinlikte degradeler, parlak yüzeyler, yaldızlar şunlar bunlar. Ne yapıyorsunuz arkadaşlar, bu kadar çirkinlik için cidden çok uğraşmak lazım.

İlk yabancı spor ayakkabısını 80’lerde alan (Nike Legend, 1982), 80’ler ve 90’ların spor ayakkabılarıyla büyümüş biriyim. Üzgünüm ama bu çok yüksek bir seviye ve aşılması zor. Teknik olarak günümüzün “lifestyle” adı verilen kategorisi altında yer alan klasik modeller, daha çok “originals” adıyla bildiğiniz şeyler, benim zamanınım güncel ayakkabılarıydı. Bugün de tercih ediliyorlar çünkü çok iyiler. Bence spor ayakkabı budur ve estetik olarak daha üst bir seviyeye geçilemedi. 

Bu söylediklerimi yaşlanmak ve eskiyi özlemek sanabilirsiniz ama değil. Bugün bu modelleri herkes hâlâ giyiyor. Berbat yeni modelleri ise sadece mecbur olduğumuzda, koşu için, tenis, futbol, basketbol oynamak için mecburen alıp giyiyoruz. Bir tanesi bile güzel değil. 

Bugün güzel görünen, şık olmak için alıp giymek isteyeceğiniz ayakkabıların neredeyse tamamı, Adidas Gazelle’den, Stan Smith’ten (ki şu ara yeniden 555’inci kez trend olarak iteleniyor) Nike Air’e, Jordan’a, New Balance 574 ya da 997’den Converse All Star’a ve Vans’in klasik modellerine bütün ayakkabılar 1960’lar ve 1990’lar arasındaki altın dönemde tasarlanmış ayakkabılar. Bugün hâlâ bu tasarımların bire bir aynıları ya da modernleş-tirilmiş versiyonları satışta. 

Teknik olarak dedelerinizin giydiği spor ayakkabıları giyiyorsunuz, bana kuşak farkından bahsetmeyin. Burada açıkça korkmadan belirtelim ki günümüz spor ayakkabı tasarımcılığı yerlerde sürünüyor. Başta Kanye West, sırf rap’çilerin spor ayakkabılara ettiği kötülüklere bakmak yeterli. Lil Nas X’in Nike ile tasarladığı “Satan” modeli tabuta çakılan son çivi olabilir sadece.

Yazının devamı...

Çok yönlü, sığ ve ha bire meşgul olmaktan daha iyi şeyler olamaz mı hayatta?

4 Nisan 2021

"Bugünün işini yarına bırakma” deriz. İşte onun tam tersine “procrastination” deniyor İngilizcede. Bugünün işini sistematik olarak yarına bırakmak demek. Ötelemek, ertelemek, sallamak, ağırdan almak, oyalamak. Bir sürür fiil sayabilirim. Ana fikir, yapmamak, bir türlü başlayamamak. Elim gitmiyor denir. İşte o. 

Başlamak için bir sürü notlar almak, saatler kurmak, toplantılar planlamak, kendi kendine takvimlere deadline’lar eklemek ama bir türlü, bir türlü başlayamamak.

Birikir birikir birikir o saçma sapan ufak işler. Hayatını ele geçirir. Edilmesi gereken bir telefon. Bir mail. Çoğu zaman birden fazla mail. Mail kutularıma günde 400 kadar mail geliyor benim. 

Değiştirilmesi gereken bir ampul. “Arabayı yıkat!” “Tamam şimdi şey olsun da öyle yıkatırım.” Ne olursa yıkatacaksın mesela? Kuş kakasından arka cam görünmüyor.

Kafa sesim böyle çoğu zaman.

Sırf elim gitmedi diye öteleye öteleye, seyretmediğim, kullanmadığım stream servislerine aylarca para ödedim. Bankadan şeyi şey yapmak lazım yoksa şey olacak. Bunu gibi bir sürü angarya tam ötelemelik. Aylarca süründür. Sonra cezalı öde.

Sanırım “procrastinaton” insanların hayatını kemir kemir kemiren dev şirketler için büyük bir gelir kapısı. Bize, hayatımızda yeteri kadar ötelediğimiz iş yokmuş gibi her gün yeni öteleme kalemleri yükleyen bankalar, telefoncular, stream’ciler, onların yanında elbette elektrik, su, doğal gaz, şu bu faturalarını kesen devlet, buradan ne kadar büyük paralar kazanıyor kim bilir. “Ötelemeden elde edilen gelirler” diye bir hesap yapılmalı. Her şeye abone olmak kolay ama ayrılmak faksla. Ötele dur. Yıllık kişi başına düşen gayri safi öteleme giderimiz ne kadar? 

Bunun çağımızın sorunu olduğunu anlamamdan çok önce üniversitede yapardım. Yumurta kapıya dayanmadan ders notu okumamak. Sınava bir önceki gece sabahlayarak hazırlanmak. Bunu yaparken dahi “Yarın sabah otobüste bakarım, şimdi biraz dışarı çıkayım” demek. “Dur önce bir çay koyayım”dan daha geleneksel bir öteleme duydunuz mu? 

Yazının devamı...

Ezhel’in macerası

3 Nisan 2021

Türkçe rap sınırları içinde değil genel olarak müzik camiamızda en iyi söz yazan sanatçılardan biri Ezhel, bu hafta yeni bir single ile geliyor: Adı “Sakatat”

Ezhel’in kariyerini takip etmek şu ara müzikle uğraşan herkes için ilginç bir deneyim. “Angara” sokaklarından Kreuzberg’e uzanan maceralarla dolu bir süreç. Bu arada tabii ki listelerde giderek yükselen bir grafik. Dar bir çevrenin adını bildiği raggae, rap, R&B’ye meraklı yetenekli çocuktan, Berlin alternatif müzik sahnesinin aktif üyesi olmaya uzanan bir yol… Ezhel, üç beş yılda kendinden bambaşka bir Ezhel çıkardı. Potansiyelini belki de en iyi değerlendiren sanatçılardan biri oldu. Yeni sanatçılarla tanıştı, öğrendi. İngilizce şarkı söylemeyi öğrendi. Bunu beceren bir müzisyene müzik dünyasının hangi kapıları açacağı bilinmez. Büyük bir aşama! Ezhel bütün bunlar olurken eleştirilerin ve düşmanlıkların da odağında yer aldı. Birilerini kızdırdı. Çok büyük bir dinleyici kitlesi oluştururken bir yandan da “hater”ları arttı. Vatanı hakkındaki görüşlerini kimseden çekinmeden, aman birileri kızar mı demeden dile getiriyor ve bundan da gurur duyuyor.

Her hafta söz yazsa

Ezhel’in geldiği noktada en çok gelişen yönü söz yazarlığı. Erken dönem şarkılarında “Angara”yı anlatırken şimdi Berlin’i anlatıyor. Her zaman olduğu gibi yaşadıklarından söz ediyor ve bunu büyük bir ustalıkla yapıyor. Türk edebiyatının ve halk edebiyatının ustalarını okuduğu, onlardan etkilendiği açık. Ezhel’in İngilizce şarkılarını da çok sevmekle birlikte her hafta yeni bir söz yazsa da dinlesek diye bekliyorum doğrusu. Türkçe Rap sınırları içinde değil genel olarak müzik camiamızda en iyi söz yazan sanatçılardan biri Ezhel. Bu hafta yeni bir single ile geliyor. Türkçe bir şarkı. Adı “Sakatat”. Önceki haftalarda reggae ve R&B etkisinde parçalar yapmıştı. Bu hafta “Sakatat”ta düşmanlarını ve kendinden nefret edenleri anlatıyor. Her zamanki mizahı ve kanlı kalemiyle. Türkçe rap’te çok ayrı bir seviyeye doğru sıçrayarak.

Yaz hayalleri ve yaz şarkıları

Yazının devamı...

Evde yapılan şeylerin sayısı arttıkça

30 Mart 2021

Blade Runner’da bir noktada kahramanın evine konuk oluruz ya, işte o sahneye her zaman bayılmışımdır. Eski orijinal film de, birkaç yıl önceki devam filmi de bu sahneyi çok iyi becermiştir. Kutu gibi bir yer. Köhne ama geleceğin standart yüksek teknolojisiyle donatılmış. Bugün ufaktan evlere giren her şey standart olarak en gelişmiş haliyle vardır bu evde. Konuşan akıllı asistandan yemeğini yapan akıllı fırına, her şey tatsız tuzsuz, aşırı depresif de olsa yüksek teknolojik. Burada teknoloji tertemiz pırıl pırıl bir reklam ortamında değil leş gibi bir evin içindedir. Benim en hoşuma giden de budur. Geleceği bu leş, köhne, dağınık, iki yakası bir araya gelmeyen haliyle daha gerçekçi bulduğumdan belki. 

Dışarıdan da devamlı artık gökyüzünü kaplamak için hiçbir engel tanımayan yüksek teknolojiyle donatılmış dev reklam panolarının ışıkları yansır. Gri, metal ağırlıklı odanın içinde anlamadığımız bir dilde reklam sloganları yankılanır. Kahramanımız bu metal odada yalnız başına (pardon dijital asistanıyla) konserve gibi bir şey yer. Gelecek budur.

Bugün pandemi sırasında evlere kapanan insanlık, daha doğrusu, insanlığın eve kapanan kısmı, buna benzer bir hayata doğru hafiften evrilmeye başladı. İş evden. Arkadaşlık evden. Hepsi ekrandan. Dijital asistanlar var; müzik koyar, evin ısısını ayarlar, sana ajandanı hatırlatır. Dışarı çıkmak yok, seyahat yok. Bazı ülkelerde sadece egzersiz için dışarı çıkmak serbest ama artık galiba ona da gerek kalmayacak şekilde gelişiyor olaylar.

Geçenlerde okuduğum bir haberde evden dışarı çıkmadan yapılacak egzersizlerden bahsediliyordu. Egzersiz yapmam, koşmaktan aşırı sıkılıyorum. Sadece yürüyüş yapmayı seviyorum. Saatlerce yürüyebilirim ama dışarıda. Koşu bandında değil. Çünkü çevremi incelemek, manzaramın hafifçe, yavaşça, yumuşacık bir şekilde devamlı değişmesi, etrafımda olan biteni izlemek ve her an içinde olmak hoşuma gidiyor. Eşofmanlarla olimpiyatlara hazırlanır gibi devamlı saatime bakıp oflaya puflaya hırsla koşmak bana göre değil. Bu şekilde ne çevresini fark eder insan ne de nerede olduğunu anlar. 

İnsanların spor yapmak amacıyla dışarı çıkmayı eskisi kadar istemeyeceklerine yatırım yapan markalardan biri Mirror adında bir fitness aynası. Bir tür dijital koç, fitness hocası. Gerekli bilgileri yükledikten sonra sizi çalıştırıyor. Bir diğer evde sosyalleşme ve spor ürünü Peloton Bike ve benzeri online uygulamalar. Gerçek zamanlı olarak farklı insanlarla pedal çeviriyorsunuz. Detayını bilmiyorum, denemedim de ama çok sıkıcı görünüyor. İnsanların evden dışarı çıkmamak için yaptıklarına gerçekten inanamıyorum. 

Ev egzersizi teknoloji pazarı hayli hareketli günler yaşıyormuş. Bundan sonra insanlar evden çıkmadan bir şeyi daha başarabileceklermiş. 

Babalarımızın döneminde televizyon vardı. Bizim kuşak ve sonradan gelenler televizyonu devamlı aşağıladık. Bütün gün evde oturup televizyon seyreden ve aptallaşan kitleleri anlatan onlarca yüzlerce doktora tezi, kitap yazdık. Televizyonu aptal kutusu olarak etiketledik. Ki yanlış değil. Ama bunu yaptıktan sonra ne oldu? Bugün televizyon duruyor. Hayatımıza her gün yeni ekranlar ekleniyor. Herkeste TV, telefon ve bilgisayar ekranı standart. Şimdi yenileri de yolda. Pandeminin ardından eski hayata dönmek yerine evde kalmanın yollarını arıyoruz. Evden çalışmak, evde spor, evde konser (stream konser uygulamaları), stream vizyon filmleri (evden sinema)... Bunların pandemi sonrasında da kalıcı olacağı belirtiliyor. Yani eve kapandık, bundan sonra dışarıya pek çıkmayız deniyor.

Sizi bilmiyorum ama ben son bir yılı hiç yaşanmamış gibi yok saymayı ve kaldığım yerden devam etmeyi planlıyorum. Böyle bir şey mümkünse tabii.

Yazının devamı...

‘Aşıya yaşlılardan değil gençlerden mi başlamalıydık acaba?’

28 Mart 2021

Yazın başlaması beklenen konserlerin kaderi konuşulurken gündeme gelen bir soru bu. Konserlere girişte Kovid pasaportu uygulaması gelmesi artık iyice netleşmeye başladı. En azından bu konuda dünya müzik endüstrisinin merkezlerinden Londra’da neler konuşuluyor aktarabilirim.

Kovid pasaportu adıyla anılan uygulama bundan sonra pek çok mekânın, etkinliğin arayacağı önemli belge olacak gibi duruyor. Pek çok görüşe göre uluslararası seyahatlerde de Kovid pasaportlarına bakılacak. Bu pasaportlar hangi standartlara göre hazırlanacak ve geçerlilik alanı nereleri olacak, hangi kuruluşlar bunları verecek bunları bilemiyorum. Muhtemelen dünyayı bu konuda bir kargaşa bekliyor. Kim hangi aşıdan oldu, hangi aşıyı hangi kuruluş, ne şartlarda kabul ediyor? Bu konular bir süre daha soru işareti olarak kalacak. 

Yaz başından itibaren ve özellikle eylül ayında yoğunlaşan festival ve etkinliklere iki doz aşısını tamamlayanların katılmasında bir engel olmayacak sanıyorum. Ancak aşılamaya yaşlılardan başlandığından festivale – konsere giriş sadece yaşlılar için mümkün. Sorun işte burada. Yaşlılar festivale gitmiyor. 50 yaş ve üstü gidiyor ama onlara uygun bir sanatçı kadrosu da genç müzikseveri hayatından soğutabilir. 

Pek çok organizatör şimdiden, tabiri mazur görün, “yaşlı festivali” düzenlemeye girişti. Gençlerin yaz sonu ya da sene sonuna doğru iki dozu birden alacağı varsayılarak asıl yaz festivalleri ötelenme yoluna gidecek. Tam da bu noktada İngiliz müzik basınında “Ama bu haksızlık ve ayırımcılık, gençlerin suçu ne?” sesleri yükseliyor. 

Ve kaçınılmaz olarak başlıktaki soru soruluyor. Tamamen haksız ve anlamsız bir soru mu? Düşünelim mesela Türkiye’de yaşlılar zaten temel hak ve özgürlüklere aykırı bir şekilde evlere tıkılmış durumda. Aşı da onlardan başladı. Mesela benim annem hem evden çıkamıyor hem de iki aşısını birden tamamladı. Buna karşılık her gün işe giden, toplu taşıma kullanan, kilit rollerde çalışan milyonlarca genç, aşısız hastalığı yaymaya daha da önemlisi hasta olmaya devam ediyor. 

Fark ettim ki bunu düşünen tek kişi ben değilim. Çin ve Endonezya’da benzer uygulamalar gerçekleştirilmiş. Çin’de şu anda pandemi yok. Hayat normal. Aşılama stratejisi de belli yaş gruplarına odaklı değil. Edindiğim bilgilere göre önceden de değilmiş.  

Yaşlılara öncelik verme stratejisi gördüğü kadarıyla Avrupa’nın tercihi. İngiltere’de mesela 65 yaş üstü ve hatta 50 yaş üstü büyük ölçüde aşılandı. Ama 20’lerindeki kesimin iki doz aşı olması yaz sonundan önce pek mümkün değil gibi duruyor. Ve hâlâ sıra bekleyen gençler hastalığı aslında en fazla yayanlar. Birbirleriyle en fazla fiziksel iletişimde olan kesim gençler. Yaşlılar değil. Özellikle lise çağındakilerin hastalığın yayılmasında etkili olduğundan söz edilmişti, zira okullar kapanınca rakamlar bıçak gibi kesilmişti İngiltere’de.  

Aslında buradaki strateji farkı biraz da kültürel benim görüşüme göre. Gençlerin aşılanması hastalıkla savaşmak demek. Bu stratejide hastalığın ne pahasına olursa olsun bir an önce sona ermesi önemli. Batı’da ise bireyin sağlığı ön planda. Bu bakımdan tehlikeye en açık en zayıf halkadan başlanıyor.  

Yazının devamı...

Herkesin konuştuğu isim: Rosé

27 Mart 2021

Seneye muhtelif ödüller dağıtılırken Rosé’nin adını adaylar arasında sık sık duyarsanız şaşırmayın. Haftanın albümü Yok Öyle Kararlı Şeyler’in “Olasılıklar”ı rock geri dönsün artık yeter, diyenlere gelsin

Şu ara bütün stream platformlarında bir numara olmayı başarmış, muhtemelen 2021’e imzasını atacak olan Rosé’den bahsedeyim biraz. Yeni Zelanda doğumlu Güney Koreli Roseanne Park’ı müzik dünyası BLACKPINK vokali Rosé olarak tanımıştı. Solo çalışması iki şarkılık “R” adlı single albüm geçen hafta yayınlandı. “On the Ground”un videosu bir haftada 110 milyon izlenmeyi geçti. Stream rakamları da benzer düzeyde 100 milyon civarında ilk hafta sonunda. Billboard Global 200 listesine bir numaradan giren şarkı, Türkiye trend listelerinde de zirvede. K-Pop’un dünyada sesini duyurmasının ardından sanırım artık K-Pop sanatçılarının dünya starı olarak global müzik âlemine hükmettikleri döneme giriyoruz. Rosé’nin İngilizce şarkılarının yakaladığı başarı bunu kanıtlıyor. Görünen o ki hem BLACKPINK dinleyicisi hem de yeni ve çok geniş bir global kitle kendisini takip ediyor.

24 yaşındaki Rosé 2012’de YG Entertainment ile anlaşmış ve dört yıl süren bir çalışma ve hazırlık döneminin ardından BLACKPINK üyesi olarak kariyerine başlamıştı. K-Pop dünyasında işlerin nasıl geliştiğini grupların nasıl kurulduğunu ve geliştiğini bir başka yazıda anlatırım. Rosé şüphesiz 2021’in en çok konuşulan isimlerinden olacak. Seneye muhtelif ödüller dağıtılırken adını adaylar arasında sık sık duyarsanız şaşırmayın.

Haftanın albümü

Yok Öyle Kararlı Şeyler (YÖKŞ), adına uygun şekilde “Olasılıklar” adlı bir EP yayınladı geçenlerde. Elbette yaratılışları gereği kararlı şeylere gıcık olduklarından olasılıklar üzerinde durmaları gayet makul. Üç buçuk (introyla birlikte) şarkılık albüm açıkçası benim gibi gitar sesini özleyenlere güzel bir hatırlatma: “A gitar diye bir şey vardı.” Açıkçası herkesin, türü tarzı, geçmişi ne olursa olsun ya soft elektronik ya da trap altyapılar üzerine melankolik şarkılar okuduğu bir dönemdeyiz ülkemizde. YÖKŞ’ün albümü bende davullu gitarlı şarkılar ne iyiymiş uyanışı yarattı. Rock geri dönsün artık yeter, diye bağırasım geldiği bir döneme denk gelmesinden midir nedir ben bayıldım bu albüme. “Kendinden Utanmadan”, “Olasılıklar”, “Polyester”; üçünü de devamlı dinlemedeyim. Hararetle ve muhabbetle tavsiye ederim. Ey Türkçe rock! Nerdeysen çık artık ortaya yeter geri gel çok özledik seni!

Barış Demirel usulü “fusion”

Yazının devamı...