Bond, James Bond...

Doğu Londra’nın en eski ve en güzel sinema salonlarından biri Mile End’de Stepney Green metro durağına yakın Genesis sineması. Buradaki ilk salon 1885’te Paragon Theatre adıyla açılmış. Müzikallerin sergilendiği, dev şovların sahnelendiği 2000 kişilik salon 1938’de yıkılıp yerine Empire Cinema yapılmış. Yıllar içinde sahip değiştirerek Cannon ve Coronet isimlerini alan sinema salonu 1999’dan bugüne Genesis adını taşıyor.

Bugün art-deco tarzındaki fasadı hâlâ yerinde. İçindeki büyük salon küçük salonlara bölünmüş durumda. Halen vizyon filmlerinin de gösterime girdiği bir sanat sineması görünümünde. Buraya ne zamandır gelmek, görmek istiyordum, Bond fırsat oldu.

Pandemiden dolayı vizyona girmesi bir yıl kadar geciken “Ölmek İçin Zaman Yok / No Time To Die” sinema salonlarının geleceğine dair umutsuz havayı dağıtmış görünüyor. Hem gazetelerde okuduğum gişe rakamları hem de gördüğüm kalabalık iyiye işaret.

Genesis’in asma üst katına çıkınca sol tarafta güzel bir bar ve bekleme salonu var. Bu tip yerlerde klasik olan şarap çeşitleri bira, patlamış mısır vesaire değil kokteyllerin de yapılabildiği, aynı anda üç barmenin hiç acele etmeden gayet serin hareketlerle siparişleri hazırladığı bir yer. Karartılmış ortamda bir yanda Casino Royal’ın meşhur poker sahnesi gösterilirken, diğer yanda bire bir boyuttaki Daniel Craig cut out’ları sergilenmiş. Günün kokteyli elbette Vesper Martini.

James Bond’u izlemeden önce içecek ve yiyecek bir şeyler almak iyi fikirmiş, çünkü reklamlar ve ‘pek yakında’ faslı tam 60 dakika sürdü. Türkiye’de film öncesi reklamların uzunluğundan şikâyet edenler fazla mızmızlanmasın, dünyanın her yerinde böyle. Üstelik film başladıktan sonra da (eğer konu Bond’sa) reklamlar bitmiyor. Her sahnede bir espri, her espride bir marka sokuşturması, ürün yerleştirmesi mevcut. Ama açık konuşmak gerekirse bu konumlandırmaların en şık yapıldığı mecra her zaman Bond filmleri.

Daniel Craig’in Bond’luğunun sonuna gelmiş bulunuyoruz ve açıkçası ben üzülüyorum çünkü en sevdiğim ve en iyi bulduğum Bond’du kendisi. Geçenlerde bir yemekte masadakilerden biri “Birine favori Bond’unu sormak kibar bir şekilde yaşını sormak demektir” demişti. Doğrudur. Ama tercihim son Bond.

Çocukken seyrettiğim Bond, Roger Moore’du. Teknik olarak Sean Connery’den sonra hafiften tökezleyen Bond’u kurtaran isimdir. 1973-1985 arasında 12 yıl boyunca Bond’du. 70’lerin ruhunu yansıtıyordu. Mizah dozu daha fazla, yer yer komedi filmine kaçan Bond’lar izlemişizdir. Daha sonra sadece iki yıl Bond’luk yapan Timothy Dalton sanırım en “olmamış Bond” olarak tarihe geçmiştir. Bond filmleri onunla sona erecekken 19972002 arası Bond olarak izlediğmiz Pierce Brosnan durumu kurtarmıştı. 2006’da Bond olan Daniel Craig 2021’e kadar 15 yıl Bond kaldı ve en uzun Bond olan oyuncu oldu. Craig ile Bond filmleri mizahtan uzaklaşıp daha karanlık ve gerçekçi bir hal aldı. Her zaman muzip bir İngiliz mizahı elbette vardır ama komedi filmi görünümünden çıkmıştır Bond Craig ile. “Casino Royale”in (2006) halen bugüne kadar yapılmış en iyi Bond filmi olduğunu düşünürüm.

Craig’li son Bond filmi “No Time To Die” yine mizahi ama karanlık yüzünü korumuş, Bond’un kişiliğine ve iç dünyasına daha fazla odaklı, Bond’u insan olarak daha fazla sergilemeye gayret etmiş bir film. Sanırım Craig’li serinin ve genel anlamda Bond’ların en iyi filmlerinden biri.

Konuyu detayları anlatıp spoiler vermeyeyim. Bond ekibinin bundan sonraki karakter tercihi ve oyuncu seçimi önemli. Büyük ihtimalle kadın bir Bond bekleyebiliriz. Zamanı artık gelmişti diyenleri duyuyorum. Kadın ve siyah bir Bond olabilir mi? Senaryonun ilerleyişine bakarsak olamaz. Ancak Bond’da sürprizler bitmiyor.

Bond filmlerine dünyanın dengelerini, değerlerini, zamanın ruhunu anlamak için inceleyebilirsiniz. 1960’lardan bu yana genel iklimi güzel anlatırlar. Ancak Bond’u siyasi analiz falan yapmadan salt macera filmi, aksiyon olarak da izleyebilirsiniz. Ben bunu yaparım. Bond filmlerini her zaman heyecanlı bir çocuğun gözünden, bağlamsız, olduğu gibi izlemeyi severim. Derin mesajlar çıkarmadan, sırf filmin yarattığı dünyaya entegre olarak. Size de tavsiyem bu.

Bir de not: “Evde izlerim, nasılsa düşer internete” diye diye sinemada film izleme keyfini ve sosyalliğini öldürdük neredeyse. Salon evden her zaman daha heyecanlı. Kesin bilgi.