Eski: ‘İşin ne olursa olsun severek yap!’ Yeni: ‘Az çalış, hayatını yaşa!’

Bu klişeye bir zamanlar inandığım da oldu. Olmadı değil. “İşimiz ne olursa olsun severek yapacakmışız!”

Üniversitedeyken, iş insanın hayatının bir parçası olmalı, diye düşünürdüm. İş, eğer sadece iş olursa çok sıkıcı olabilirdi çünkü. En büyük korkumuz buydu galiba. Hobisi gibi bir şey olmalı ki severek yapmalı insan. Ancak böyle olursa başarı gelir, falan filan...

O dönem sosyoloji derslerinde Taylorist yapıya karşı Japon tipi iş anlayışı pek övülürdü. Neymiş, Taylorist düzende çarkın bir parçası oluyorsun. Vidayı sıkan adamsın. Ne yaptığını ne ürettiğini, ürettiğin şeyin toplumdaki, dünyadaki etkisini bilmiyorsun. İzole olmuş, yabancılaşmış bir şekilde, sözde ot gibi yaşıyorsun. Bunu en iyi anlatan örnek olarak da Charlie Chaplin’in “Modern Times/Asri Zamanlar” filmi gösterilirdi. Güzel film, o ayrı. Yabancılaşmayı da şahane anlatıyor. O yüzyıl için ve o şartlar için doğru bir eleştiri. Peki bugün?

Taylorist sistemin karşısındaki Japon modelindeyse sürecin tamamına hakimsin. Böylelikle rolünü, yerini biliyorsun ve bu anlayış seni işine yabancılaşmaktan kurtarıyor. Hem öz saygın artıyor hem de daha verimli oluyorsun. Zaten işin aslı da bu “verimli” olmak. Yani daha bir şevkle çalışmak. Gönüllü köle olmak.

Japonların sisteminin başarısını anlatmak için verilen örneklerden biri de şuydu: Japonlar okulu bitirip bir şirkete giriyor ve o şirketten emekli oluyor. Bu bir kültür meselesi ve başarı hikâyesi olarak da incelenirdi çok. Mutlular ve tatmin oluyorlar, o yüzden başka iş aramıyorlar. Şu anda bunu isteyen ne şirket kaldı ne de çalışan. Kâbus gibi. Şimdi sosyoloji derslerinde, kamu idaresinde ne anlatılıyor cidden bilmiyorum. Bu anlattığım 90’lar.

Evde Kovid Kovid yatarken düşünecek çok zamanı oluyor insanın. Özellikle de bu pandemi dünyasının gerçekleri kendini iyiden iyiye dayatmaya başladığından beri sanırım hepimiz işimizle ilişkimizi yeniden gözden geçirmek zorunda kaldık.

Toplantılar, sunumlar, şatafatlı ofis ortamları, beş yıldızlı otellerde konferanslar, hep aynı saçma sapan lokantalarda, otellerde harcanan bir sürü para ve elbette herkesin ardında bıraktığı dev bir karbon ayak izi. Ne yapıyoruz biz gerçekten? Ne yapıyormuşuz biz?

Bugün, post-Kovid dünyasında iş, mümkünse günde birkaç saatten fazla yapılmaması gereken, günlük ajandada sıradan bir kalem artık. İki yıldır dünya evden çalışıyor. Ve hayat durmadı. Ve işler yapılabiliyor. Bu yukarıda saydığım saçmalıklar olmadan da hayat devam etti. İşe gidip gelirken harcanan zamanı kazanmak bile yeterliyken...

Ofis sevenler (ki ben severim) başta ofislerini özlediler. İnsanoğlu değişimden nefret eder çünkü. Ama alıştık. Alışmadık mı evde olmaya, ailemize, sevdiklerimize zaman ayırmaya, gezmeye, dolaşmaya, zamanımızı kendimize göre ayarlamaya? Şimdi kim dönmek ister ofise iki tane mail yanıtlamak için?

Türkiye’nin yarısı Ayvalık-Kaş hattında yeni bir yaşam kurdu kendine son iki yılda. Dünyada da bu böyle. Şehirden göçenler geri gelmeye niyetli değil. Bu ara kuşağın ardından yeni kuşaklar (meta evren de yolda zaten) iş için evden çıkmaya hiç niyetli değiller.

Yeni dünyanın mottosu şu: Az çalış, hayatını yaşa. İşini değil, hayatını sev. İşe gereğinden fazla anlam ve kutsallık yükleme devrinin sonuna gelmiş bulunuyoruz.

Taylorizme dönüp günde birkaç saat vida sıkmayı, sonra da sevdiğim şeylere zaman ayırmayı gayet makul bulmaya başladım.