İstanbul’da John Malkovich olmak

Türkiye’ye gelen John Malkovich gibi ünlülerin burada yapıp ettikleri, imajlarını fena halde etkiliyor. Acaba bunun farkındalar mı?

Türkiye kolayca “sıfırlanabileceğiniz” bir yer. Yanış anlamayın canım, konu ünlüler. Cennet vatana gelen ünlüler burada kimin eline düşerse imajları da ona uygun evrimleşiyor. Önceden hangi filmde oynadıkları, bizi nasıl etkiledikleri, hangi şarkıları besteledikleri bir anda önemsizleşiyor.
Bu insanlar geliyor ve gözümüzün önünde eriyip imajlarını sıfırlayıp gidiyorlar.
Hatırlayalım, dansöze para yapıştıran yabancı ünlü modeli vardı. Sting bu konuda çok meşhurdu mesela. Yok dans etti, yok göbek attı, yok dansözü öptü. Sting gider, bir de dansözden dinlenir bir hafta Sting’in göbek macerası.
O sahneleri izlerken bir yandan gözünüzün önüne “So Lonely” diye haykıran punk adamı gelir. Üzülürsünüz. “Biz büyüdük ve kirlendi dünya” gibi bir şey. Ey Sting, ey onu gezdirenler, ne hakkınız var kardeşim bize bu eziyeti yapmaya?

Hey gidi Reina...
Sonra Reina dönemi geldi.
Hey gidi Reina. Her gelen ünlünün Reina’daki maceraları... Tamam Jennifer Lopez gitsin de Kirk Hammet’ı Reina’ya götürenlere
ne demeli?
Hülya Avşar’a, Beyaz’a çıkan ünlü modelini de unutmadık. Hani yalan yanlış İngilizce anlaşmaya çalışırlardı bizimkiler bu ünlülerle de siz ekran başında kıvranıp dururdunuz.
Geçen hafta John Malkovich “iletişimciliği” vardı medya ortamlarında. Anladık ki son dönemde ünlüleri Nusr-et’e götürmek gözde. Malkovich’i de götürdüler. Artık
adını bir butun üstüne yazıp dolaba astılar mı “Bu butu John Malkovich yiyecek” diye bilemiyorum.
Nusr-et’e gidiş, bilmem ne kadar bekletilmiş hayvanın bilmem neresinden kesilmiş et, kazık şarap ardından sarmaş dolaş pozlu kaçınılmaz röportaj, serbest zaman, sabah 9’da check out ve havalimanına gidiş. İstanbul’da John Malkovich olmak böyle.
“Ah Malkovich’ciğim ah” diye lafa girmek istiyorum “Kış Uykusu”ndaki Aydın uyuzluğuyla... Galiba her şey kendi mecrasında güzel.
(Bu yazımdan kültürel kazanımlar çıkarmak da mümkün. “Being John Malkovich” filmini ve “Kış Uykusu”nu daha izlemediyseniz, alın size fırsat.)

CD

MASA ÜSTÜNDEN NOTLAR

VULNICURA - BJÖRK

Björk âşık olduğu adamdan ayrıldı. Matthew Barney ile uzun süredir beraberlerdi ve bu durum onu hayli derinden etkilemiş belli ki. Kendi tarzında bir ayrılık albümü yapmış. Kendine her zaman yeni ufuklar bulmayı beceren Björk bu defa basit, sade yalnızlık şarkıları söylüyor. Kendini, son zamanlarda yaptığı en iyi albümle bize anlatıyor.

SOUND OF A WOMAN - KIESZA

Kanadalı şarkıcı ve dans erbabı Kiesza çağdaş pop müziğin sınırlarını elektronik dans-hiphop arasında bir çizgiye doğru zorlamış. Kimi zaman soul ve diskonun zirve yıllarındaki solistleri andıran, yer yer La Roux tizliğinde kullandığı vokaliyle her şeyin aynı olduğu ve seri üretime döndüğü müzik dünyasında dikkat çekti.

Genç ozanların en yenisi

Ed Sheeran’dan Jake Bugg’a son bir-iki yılda hayli enteresan genç ve güçlü vokallere sahip isimlerin yükselişine tanık olduk. Bu genç besteci, söz yazarı, ozanlara olan ilgi devam edecek gibi görünüyor. George Ezra bunlardan biri. Ezra’nın babası Bob Dylan, Tom Waits, Cat Stevens, Paul Simon plaklarına sahipmiş. Bu sayede küçük George (aslında hâlâ küçük, kendisi 1993 doğumlu bir gencimiz) tabiri caizse müzikte ara sınıfları atlayıp direkt yüksek eğitime geçmiş. Ben sesini Joe Mumford ile Eddie Vedder arasında bir yerlerde teşhis ettim, siz de kendi kulağınıza göre bir konumlandırma yaparsınız. “Wanted on Voyage” adlı albümüne bir göz atın.