Anılar, anılar... MUZ PEŞİNDE

Almanya... 1973 yılının yaz ayları...

Speyer kentindeki çiçek serasında geçen zor ve zahmetli günlerden sonra şeker gibi bir iş buldum. Karlsruhe şehrinde, Schneider Kaufhaus adlı AVM’de kamyonet muavinliği.

Anılar, anılar... MUZ PEŞİNDE

Sabah gittim, yanında çalışacağım Ludvig ile tanıştırdılar. AVM’de çeşitli reyonlardan her gün çok miktarda dekor parçası çıkıyordu. Bunların bir kısmı depoya, bir kısmı çöplüğe taşınıyordu. Ludvig’e bir Volkswagen kamyonet vermişlerdi. Ben taşıma işinde ona muavinlik yapacaktım. İşe koyulduk.

Ludvig 55 yaşında, şeker gibi bir adam. Kamyonetle oradan oraya giderken bana anılarını anlatıyor. Gençliğinde futbolcuymuş. İkinci Dünya Savaşı patlayınca askere almışlar. Alman birlikleri Fransa’yı işgal edince onu birkaç arkadaşıyla birlikte bir şatoya nöbetçi yapmışlar:

- Şatonun mahzeni şarap doluydu, her gün sabahtan akşama kadar şarap içiyorduk, çok güzel günlerdi, diye anlatırdı.

Bir yıl sonra Rusya cephesine göndermişler. Etrafında bombalar patlamaya başlayınca Ludvig ayılmış. Charkov şehri yakınlarında bir çatışmada omuzundan yaralanmış, Berlin’e hastaneye taşımışlar. Ertesi gün bağlı olduğu tabur Ruslar tarafından yok edilmiş. Bütün arkadaşları ölmüş. Ben şans eseri yaşıyorum, der, hemen ardından da:

“İch hatt einen cameraden...” diye o ünlü marşı söylemeye başlardı.

Cephede ölen arkadaşlarının ardından her akşam bu marş söylenirmiş:

“Bir arkadaşım var idi...”

İşimize dönelim... Dedim ya, şeker gibi bir iş. Beş on kiloluk parçaları beş on dakikada arabaya yüklüyoruz, ondan sonrası yollarda gevezelik yapmakla geçiyor. Çoğu zaman işe yarar mobilyalar, tahta mankenler vs. de atılıyor. Bunları şehrin dış mahallelerindeki hurdacılara götürüp beş on marka satıyoruz. Paraları bir kutuya koyuyoruz. Akşam iş bitince su kıyısında bir birahaneye gidip kafayı çekiyoruz. Neşemiz yerinde, eğleniyoruz. O çat pat İngilizce, ben çat pat Almanca ile konuşuyorum ama iyi anlaşıyoruz.

O günlerden birinde... Çöplüğe dekor parçalarını atarken baktım bir TIR gelmiş, koli koli çikita muz boşaltıyor. Muzlar çok az beneklenmiş. Türkiye’de biz bunları yeriz. Ludvig’e dedim ki:

- Gel bunları alalım, şehrin Türk mahallesine götürüp satalım, bunları Almanlar yemez ama bizim Türkler yer, tertemiz muzlar.

Senaryo Ludvig’in hoşuna gitti. Zaten o da eğlence arıyor. Kolileri bizim kamyonete yükledik. Doğru şehrin arka mahallelerindeki Türk bakkallarına. Ben elime birkaç muz alıp bakkala giriyor, vatandaşımıza ucuz fiyata muz teklif ediyorum. Ancak maalesef bizim bakkallar hiç ilgi göstermiyor. Çünkü bizim Türkler de Almanlar gibi seçici olmuş oralarda. Benekli muz yemiyormuş kimse. Çikitaya alışmışlar.

O gün akşama kadar dolaştık. Muzları satamadık. Ertesi sabah da iş var. Ne yapalım. Muzları götürüp bizim firmanın deposunda bir kenara yerleştirdik. Bir ara çöplüğe götürüp atarız, derken ertesi gün AVM’nin müdürlerinden biri depoyu teftişe gelmesin mi? Muz kolilerini gördü, bunların burada ne işi var diye sordu. Ludvig kem küm etti. Müdür sinirli şekilde, “Alles weg” diye bağırdı, “Atın bunları buradan” dedi. Ludvig cevap vermedi. Savaş görmüş eski askerler bu sonradan görme şımarık gençlere bozuluyordu ama adam haklıydı. Biz o gün öğleden sonra muzları tekrar kamyonete yükleyip çöplüğün yolunu tuttuk. Çöplüğe giriş de öyle kolay değil. Belli bir ücretle giriliyor. Cebimizden para verip girdik, muzları çöplüğe döktük. Bu arada Ludvig’in yüzünde kırmızı benekler oluştu. Durmadan muz yemekten alerji olmuş.

Ticaret işindeki ilk ve son deneyimim böyle sonuçlandı. Muzu yemesi güzeldir de ticareti bize uymadı. İlk işimizde zarar ettik. Ludvig’le birlikte halimize çok güldük...