Kabil’e doğru

Ekranlarda Türk askerini Afganistan’a göndermek konusunda alıştırmalar yapılıyor. Kabil havaalanını devralmamızın faydaları sayılıyor! Mesela:

- Efendim tarihi bağlarımız var...  Tarih bize görev veriyor...

- Masaya oturmak için sahada bulunmamız lazım…

Bir emekli korgeneral ağzımızın suyunu akıtan bilgiler veriyor:

- Afganistan’da çok kıymetli madenler var. Amerikalılar bunun haritasını çıkardılar. Bu harita bizde de var.

(İnsan sormadan edemiyor. Kabil havaalanını korursak bu madenleri bize mi verecekler? Bu kadar değerli madenler varken ABD orayı neden terk ediyor?)

Afganistan’da 2003- 2006 yıllarında üst düzey görev yapan Hikmet Çetin Hürriyet’te şunları söylüyor:

- Türkiye Afganistan’ı yalnız bırakmamalıdır. Mutlaka orada olmalıdır... Ancak bunun önemli bir şartı var.  O da Taliban’la bir görüşme olmalı                                   ve anlaşılmalıdır...

Hikmet Abi’ye hatırlatalım...

Taliban, yabancı güçleri kabul etse zaten NATO askerleri oradan ayrılmazdı. Taliban NATO üyesi Türkiye’yi de istemediğini hemen her gün açıklıyor.

Taliban’a rağmen orada nasıl kalacaksınız? Ne uğruna risk alacaksınız?

Cevabı bulunamayan soru bu...

BAŞKOMUTAN

Atatürk’le ilgili yazılanlarda bir tehlike her zaman mevcuttur...

Eğer yazar Atatürk’ü seviyor ise onun yaptıklarını abartarak anlatır. Bazen
ona ait olmayan hikayeler de ekler.

Eğer yazarın amacı Atatürk’ü küçültmekse bu defa onun yaptıklarını azaltarak veya çarpıtarak sıraya dizer.

Her iki durumda da aynı tehlike vardır...

Gerçeklerden uzaklaşmak...

Atatürk’ü gerçek olmayan vakalarla övmeye çalışmak onu büyütmez. Atatürk zaten büyüktür. Atatürk’ün büyütülmeye değil yeni nesiller tarafından tanınmaya ve anlaşılmaya ihtiyacı vardır. “Beni hatırlayınız” diyen Atatürk herhalde “doğru hatırlayınız” demek istemiştir.

Elimizde şu sırada E. General Ahmet Yavuz’un “BAŞKOMUTAN...Emsalsiz Lider” adlı kitabı var... Ahmet Yavuz daha önceki kitaplarında da gördüğümüz gibi, Atatürk’ü ve başarılarını tamamen gerçeklere dayanarak ele alıyor. Kitap, Türk milletinin varoluş mücadelesini Mustafa Kemal’in askeri kariyerini izleyerek anlatıyor. Onun hangi kritik dönemde hangi hayati kararı neye dayanarak aldığını ve bunların sonuçlarını tartışıyor...

Atatürk’ü ve dehasını “kavramak” isteyenler için önemli bir belge oluşturuyor kitap...

MARTI

Büyükada vapur iskelesi yakınındaki kafede çayımızı yudumluyoruz. Biraz ötemizde yaşlıca bir karı koca oturuyor. Kadın elindeki ekmekten parçalar kopartarak ayaklarının dibine kadar gelen martıya atıyor. Martı parçaları bütün bütün yutuyor. Kadın:

- Zavallı pek de acıkmış, diye söyleniyor.

Adam:

- Bunlar doymaz, diyor, ne versen doymazlar…

Kadın:

- Ne yapsın zavallılar, denizde balık kalmadı...

Adam:

- Kalmaz tabii, bunlara balık mı dayanır... Bunların her biri günde bir kilo balık yer...

- Yok daha neler!

- Daha karabataklar da var. Denizlerde balığı bitiren bunlar. Senin benim yememle balık bitmez ki...

Martı kadının attığı son lokmayı da kaptıktan sonra uzaklara doğru uçuyor. Ben adamın yüzüne bakıyorum ciddi mi konuşuyor diye. Şaka mı yapıyor ciddi mi anlaşılamıyor.

AYAKTOPU

Futbola karşı sizde de bir soğuma, bir ilgisizlik var mı? Bendenizde var da...

Takımımızı her yıl şampiyonluk için desteklerdik...

Şampiyon olan takım Şampiyonlar Ligi’ne katılır, maç kazanır, tur atlama şansını zorlar, bununla da gururlanırdık

Bu arada takımda birkaç futbolcuyu kahramanlaştırır, onlarla ayrıca övünürdük

Bütün bunlar mazide kaldı.

Takımları ayakta tutanlar artık genellikle kiralık yabancılar oluyor. Onlar da birkaç ay oynayıp geldikleri yere dönüyorlar.

İkinci sınıf futbolcularla Avrupa şampiyonalarında tur atlamak hayal... Nitekim takımlarımız daha ilk maçlarda yenilip sahaya havluyu atıyor. Futbolda yine Edirne’yi geçemediğimiz eski günlere döndük.

O yüzden ne transfer heyecanı var ne ileri dönük beklenti.

Kiralık Afrikalılarla övünmek de pek içimize sinmiyor doğrusu.

DERS

Yazmıştık...

Bir çiftçi para etmiyor diye kiraz ağaçlarını kökünden kesmiş.

Bir başka çiftçi para etmiyor limon ağaçlarını kestireceğini söylemiş...

Bunlar ağaçla ilgili cehaletin ve saygısızlığın sesleriydi...

Ve Napolyon zamanından kalma bir küçük ders...

Napolyon sarayın bahçıvanını çağırmış:

- Bahçeye şu falanca ağaçtan ekmeni istiyorum...

Bahçıvan bir an düşünmüş:

- Fakat devletlim o ağaç ancak 20 senede büyür...

- O zaman hiç vakit geçirme hemen şimdi git ve ağaçları dikmeye başla...

BAYRAMINIZI KUTLUYOR, MUTLULUK DİLİYOR

Bu hafta bayram izni rica ediyoruz...