“Savaşmak yerine kanseri anlamayı seçtim”

Kansersiz Yaşam Derneği Başkanı Dida Kaymaz: “Bana 180 gün ömrün var dediklerinde kendimi infaz gününü öğrenen bir idam mahkumu gibi hissettim. Ama kanserle savaşmak yerine onu anlamayı seçtim. Hikayemi birçok kişiye ulaştırabilmek için de ‘180’i yazdım”

evresindeki en sağlıklı kadınlardandı. Hiç hastalanmazdı, dışarıdan bakıldığında morali hep yüksekti ve gülümsemek yaşamının ilk koşuluydu. Sigara içmiyordu, sporun çeşitli dalları hep hayatında var olmuştu ve uzunca bir süre sağlıklı beslenmeyle kafasını bozmuştu. Onu tanıyan kişilere göre kanserle tanışması son derece abartılı bir ironi taşıyordu ama kanser onun da kapısını çaldı. Sonradan fark etti, aslında kendisi çağırmıştı kanseri... “Öyle fena bir şey olsun ki bebeğimi kaybetmenin acısını unutayım. O kadar büyük bir acı ver ki Rabbim, hiçbir şeyi hatırlamayayım” diye dualar etmişti.

Önce 180 gün ömrü kaldığını öğrendi, kanseriyle birlikte.
36 kiloya düştü. İntihar girişiminde bulanacak kadar hayatın dibini
gördü. Ama sonra kanseriyle savaşmayı bırakıp onu anlamaya çalıştı. 9 yıldır yaşıyor ve kanseri vücudundan atmış durumda. İşte
o “mucize kadın”ın 180 gün ömrünün kaldığını duyduğunda hayatını nasıl değiştirdiğini okuyacaksınız yazdığı kitapta. Şu anda Kansersiz Yaşam Derneği başkanı da olan Kaymaz’la Doğan Kitap’tan çıkan “180” adlı kitabını konuştuk.

-Birkaç defa karşılaşıp atlatmış biri olarak kanser sizce nedir?

Kanser aslında bir hücre ama Dida için hayatına girmiş bir öğretmen. Bana çok şey öğreten, layıkıyla ağırlanan ve gerektiği zaman da uğurlanan bir yol arkadaşı.

“Hem Batı hem Doğu tıbbından yararlandım”

- Kanseri insan kendisi mi çağırıyor?

Bence yüzde 100 evet. Her hastalığın bir zihinsel nedeni var. Kanser derin üzüntü, süregelen korku, incinme ve affedememe halini temsil ediyor. Benim 6.5 aylık bebeğim karnımda öldü, yavrumun ölü bedenini karnımdan çıkardılar, sonra da ben onu gömdüm. “Öyle fena bir şey olsun ki bebeğimi kaybetmenin acısını unutayım. O kadar büyük bir acı ver ki ya Rabbim, hiçbir şeyi hatırlamayayım. Yeter ki bu acıyı unutayım” diye dualar ettim.

- Kanser olduğunuz ve altı ay ömrünüz kaldığınızı duyduğunuzda diğer tüm acıları unuttunuz mu?

O an zaten öyle bir şok yaşıyorsun ki korku ve öfkeden başka hiçbir şeyi düşünemiyorsun. Benim o an yaşadığım hisse en yakın duygu, bir idam mahkumunun infaz gününü öğrendiğinde hissettiği şey olabilir belki. Zamanla reddettiğin kanseri kabullenmeye başlıyorsun. Neden başına geldiğini anlamaya çalıştığında ise iyileşme sürecin başlıyor.

-Kanserli çok insanla tanışmışsınız bu sürede, kanserden dolayı kendilerini suçladıklarına da şahit oldunuz mu?

Tabii, mesela Roma’da tanıştığım koyu Katolik, yaşlı bir hanım kanseri Tanrı’nın kendisine verdiği bir ceza olarak anlattı. “Ben genç kızken çok flörtöz bir kadındım. Erkekler göğsümü okşadıklarında bundan zevk alıyordum. Bu nedenle Tanrı beni meme kanseri ile cezalandırdı” diye anlatarak kanseri daha rahat kabulleniyor. Oysa kanser kesinlikle bir ceza değil.

- Siz kanserle mücadelede nasıl bir yol izlediniz?

Öncelikle çok iyi bir öğrenci oldum. İtalya’da çok iyi bir doktorum vardı ve onun yönlendirmesiyle kansere karşı hem Batı hem de Doğu tıbbının imkanlarından yararlandım. Bir onkopsikog kansere bağlı ortaya çıkan duygularımla baş etmem konusunda yol arkadaşım oldu. Bir onkodiyetisyen değişen tüm değerlerime uygun bir beslenme programı hazırladı. Fitoterapi uzmanından bitkilerin tedavimi güçlendirmesi için destek aldım.

- Peru’da doktor ve ayurveda uzmanı bir şifacıya gitmişsiniz.

Evet. Kanserimin nerede olduğunu bilmediği halde “Hangi duyguyu hazmedemedi o küçücük miden? Nasıl bir öfke bu? Neye bu kadar kızgınsınız?” diye sordu kanserli bölgeme dokunarak. Ben de hıçkıra hıçkıra ağlarken anlattım: “Benim çocuğum öldü... Ben çocuğumu gömdüm... Bana yalan söylediler... Ben her sabah çocuğumun mezar taşını seyrettim...”

“Tam bitti derken tekrar başa döndüm”

- Tüm bu tedavilerle şahane sonuçlar almaya başladınız. Sizden “mucize kadın” diye bahsediliyordu. Ama kolon kanseriniz karaciğer metastazını yanına katıp geldi. Bir daha aynı mücadele zor olmadı mı?

İlkinden çok daha zordu. Dibin dibini o dönemde gördüm. Tam “Evet yaşadım ve bitti” derken aynı yolun tekrar en başına gitmek zorunda kaldım. Sessiz ve hareketsiz kalmaya mecbur bırakıldığım altı aylık tedavi döneminde 36 kiloya düştüm. Ağrıdan 60 saat uyuyamadığım, acıdan bayıldığım günler oldu. Uyuduğumu zannedip fısır fısır konuşan anne ve babamın feryatları boğazımda düğümleniyordu. Etrafımdakilere çok acı çektirdiğim için kendimi suçluyordum. Bir yandan da tüm bu süreçlerde çok fazla insanın ölümünü gördüm. Tüm bunlara dayanamayıp intihar girişiminde
bile bulundum.

“Korktuğumdan çok daha fazla umutluyum”

- Yaşadıklarınızdan sonra bir kansersiz yaşam kahramanına nasıl dönüştünüz?

Hep tekrar başlayarak... Dibe vurmadan tekrar başlayamıyorsun. Benim kanser mücadelem hastalığa odaklanma ve iyileşmeye konsantre olma arasında sonsuz bir tango gibi geçti. İyileşmek için de kanserin sana sunduğu hediyelere odaklanıyorsun. Hayat arkadaşımla o dönemde tanıştım ve benim için aşkın tanımı değişti. Öznellikten uzak “aşk” bilinci iyileşme yolumdaki kilometre taşlarından biriydi. Bir yandan kanser sayesinde kendimi tanıdım, içsel problemlerimi serbest bıraktım, beni incitmiş kişileri affettim ve sayesinde özgürleştiğimi fark ettim.

- Şimdi Kansersiz Yaşam Derneği’ni kurmuş biri olarak hayatınızda kansere karşı korku mu umut mu daha baskın?

Elbette hâlâ korkuyorum ve korkmaya hepimizin hakkı var bence. İyileşmiş bir kanser hastası olarak hâlâ kontrollere gitmeden bir gece önce uyumuyorum. Kimse süper kahraman olmanın sorumluluğunu sırtına yüklememeli. Ağlamak istediğimizde ağlamalıyız, bu ruhumuzu temizler. Bağırmak istiyorsak avazımız çıktığı kadar bağırmalıyız. Ama şunu da söylemeliyim korktuğumdan çok daha fazla umutluyum. Önümüzdeki 10 yıl içinde, belki çok daha kısa bir zaman sonra insan genetiği hakkındaki bilgiler ve teknolojideki gelişmeler sayesinde kanserin tüm süreçleri anlaşılacak. Bilim kanseri daha doğum aşamasındayken durdurabilecek bir noktaya bile gelecek.

Kaymaz’dan hasta yakınlarına tavsiyeler

-Herhangi bir hastaya nasıl davranıyorlarsa kanser hastalarına da öyle davranmalılar. Maalesef kanser hastalarına, birlikte çalıştıkları kişiler hatta çoğu zaman kendi aile fertleri tarafından kısa bir süre sonra ölecek kişiler gözüyle bakılıyor. Bu da ilgi bombardımanını beraberinde getiriyor. Sırf bu nedenle kanseri seven çok hastaya rastladım. Çünkü kadın kocasından ilk defa kanser sayesinde ilgi görmüş, çocuğun ilk defa kanser sonrası bu kadar oyuncağı olmuş. Kanser hayatından çıkarsa ilgi ve oyuncaklar gidecek. Ama hastalar kanseri severek iyileşemez.

-Kanser olduğunu öğrendikleri yakınlarını sürekli arayıp sorular sormasınlar! İşin aslı şu ki kanser beni bir an önce bitirmezse telefonlar bu işi tamamlayacaktı. Her seferinde aynı şeyi anlatmak sanki vücudumda ağrıyan her yerin tekrar tekrar ağrımasına sebep oluyordu. Hastalar enerjilerini iyileşmeye harcamalı. Yakınlarından biri soruları ve telefonları cevaplayarak kanser hastasına yardımcı olabilir.

-İyi niyetle de olsa hastayı tavsiyelere boğmayın. Sonu gelemeyen bir şekilde mutlaka görülmesi gereken Hindistanda’ki, Amerika’daki veya Sri Lanka’daki şifacıyı, akupunkturcuyu anlatan insanlar var mesela. Her kanser türünün başka başka sebepleri var ve doktorlar hastalığa ve kişiye özel bir tedavi uygulanmazsa kanseri iyileştirmek mümkün olmaz. Tüm kanserlere iyi gelen mucize bir bitki, bir doktor,
bir yöntem olamaz.