Koronavirüs fobisi

15 Şubat 2020

Koronavirüsü kaygısıyla ülkemizde de maskeyle gezen insanlar görmeye başladık. Peki bu durum psikolojimizi nasıl etkiliyor? Bir korona fobisi mi yaşıyoruz?Çin’in Wuhan kentinde ortaya çıkan ve hızla pek çok ülkeye yayılan koronavirüs korkusundan ülkemizde de söz etmek mümkün. Eczanelerde maskeler bitiyor, müşteriler ardı ardına antibakteriyel jel soruyor derken, bu hafta karşılaştığım yakın bir arkadaşım da selam verir vermez, “Kusura bakma Metin’ciğim, artık sarılıp öpüşmüyoruz kimseyle bu virüs sebebiyle” deyince, toplumdaki bu kaygıyı konuşmak üzere psikiyatrist Dr. Ayça Can Uz ile bir araya geldik. Dr. Ayça Can Uz, “Koronanın kaygı yaratması çok doğal. Çünkü daha önce yaşanmış bir örneği var: SARS. İkisi aynı aileden virüsler. Korona da SARS’ı hatırlatıyor” diyerek anlatmaya başlıyor.

Dr. Ayça Can Uz, bu tip grip salgınları dönemlerinde kaygılanmamızı şöyle açıklıyor: “Hastalığın doğasıyla alakalı. Üst solunum yolu enfeksiyonlarında hem bir belirsizlik hem de istemsiz maruz kalma var. Virüsü kapıp hiç semptomunuzun olmadığı ama herkese bulaştırdığınız bir dönem söz konusu olabiliyor. Karşınızdaki herkes hasta olabilir. Bu korkutucu bir şey. Ölüm haberleri de var. Ayrıca virüslere karşı zaten çok az ilacımız var, bir de mutasyon geçiriyorlar. Dolayısıyla reçete yazılacak, geçecek gibi bir algı da yok.”

Kaygı zarar verici hale gelebilir

Dr. Ayça Can Uz’a göre insanlarda “Ateşim mi var, terledim mi?” gibi vücut belirtilerini sorgulama ve başka hastalıklar için de hastalık kaygısı gelişebiliyor. Dışarı çıkmamak veya ev yapımı reçeteler gibi yanlış önerilerle koronavirüs kaygısının zarar verici olabileceğini söylüyor. Bir diğer riskse insanların panikle stoklamaya başlamalarıyla ilişkili: “Bir hastayı maskelediğinizde aslında çevresindeki insanları koruyorsunuz. Siz bütün maskeleri bitirir, tüm ilaçları farklı farklı evlerde depolarsanız gerçekten ihtiyacı olan hasta maskesini alamayacak, hasta olanlar ilaca ulaşamayacak.”

Yazının devamı...

İyimserlik kazandırıyor

8 Şubat 2020

Son dönemde pek çok araştırma iyimserlikle sağlıklı olmak arasında güçlü ilişkiler ortaya koydu. Hepimizin aradığı daha stressiz bir hayat için de avantaj iyimserlerin.

Dünyada yayılmaya başlayan koronavirüs paniği, ülkemizde ardı ardına yaşanan depremler, uçak kazası, çığ derken, şu sıralar karamsarlığa teslim olmak hiç de zor değil! Tam da bu esnada, geçen hafta New York Times gazetesinde Jane E. Brody imzasıyla yayımlanan “İyi Taraftan Bakmak, Sağlığınız İçin İyi Olabilir” başlıklı yazı imdadıma yetişti. Makaleye göre, yakın zamanda paylaşılan uzun süreli çalışmalar, kardiyovasküler ve diğer kronik rahatsızlıklar geliştirme riskinin düşüklüğü ile iyimserlik arasında bağlantı bulunduğunu gösteriyor. Ve uzun ömürlülüğe de katkı sağladığını... 

Optimizmin etkisi

Makalenin bizleri heyecanlandıran noktası optimizmin sağlık üzerine direkt etkisini gösterir nitelikte biyolojik kanıtları ele alması. New York’taki Mount Sinai St. Luke’s Hastanesi’nde kardiyolog ve alanın öncü araştırmacılarından Dr. Alan Rozanski ve ekibi, 221 bin 319 katılımcının yer aldığı 15 çalışmayı analiz etmiş. Jama Network Open’da eylülde yayımlanan çalışma, daha iyimser kişilerin kalp krizi geçirme ya da diğer kardiyovasküler hastalıklar geliştirme ihtimalinin daha düşük olduğu sonucuna ulaşmış. Ayrıca ölüm oranlarının kötümser katılımcılara göre daha düşük olduğu ortaya konulmuş. Her vakada iyimserlik ile düşük hastalık riski arasında güçlü bir ilişki bulunduğuna işaret eden Dr. Rozanski, iyimserlerin sağlıklarına daha fazla özen gösterdiğini, egzersiz yapma ve iyi beslenme ihtimallerinin daha fazla, sigara içme ihtimallerininse daha düşük olduğunu söylüyor. “Kötümserler gün boyunca vücutlarını kortizol, norepinefrin gibi stres hormonlarıyla sarıyor. Kötümserlik vücuttaki enflamasyonu artırır ve diyabet gibi metabolik hastalıkları besler. Amerikan Kalp Birliği’nin kardiyovasküler hastalıklar için risk saydığı depresyonda da etkilidir” diyor. Bir diğer araştırma, ABD’deki Chapman Üniversitesi’nden psikolog Julia K. Boehm ve çalışma arkadaşlarına ait. İyimserlik ile beslenme, fiziksel aktivite ve sigara içme arasındaki ilişkiyi inceleyen bilim insanları, iyimserlerin daha fazla sağlıklı davranışta bulunduğunu ortaya koymuş. Boehm de iyimserliğin problem çözmeye teşvik ettiğini, sorunlarla daha etkin yollarla başa çıkmaya yardımcı olduğunu belirtiyor. Bardağa dolu tarafından bakmanın faydalarını gösteren son araştırma örneğinde ise kadın ve erkek hastalara ait onlarca yıllık veriyi inceleyen Boston Üniversitesi Tıp Fakültesi Psikiyatri bölümünden Lewina O. Lee ve ekibi, yüksek iyimserlik seviyesine sahip kişilerin daha uzun yaşadıklarını görüyor. İyimserlerin zor durumlara farklı açıdan bakmayı daha iyi başardıklarını söyleyen Lee, hayata karşı “yapabilirim” tavrını benimsemeye daha yatkın olan iyimser kişilerin istenmeyen durumlar karşısında engelleri aşmaya çalışmada ısrarcı olmaya daha meyilli olduklarını anlatıyor.

İyimserliğinizi beslemek için...

- Hayatınızda sizi mutlu hissettiren, minnettar olduğunuz şeyleri yazarak somutlaştırın.

- Bir mutluluk günlüğü tutmaya başlayın.

Yazının devamı...

'İnsanı insan yapan özelliklerimizi yitiriyoruz'

1 Şubat 2020

Prof. Dr. Ayşe Bilge Selçuk, elektronik ortamda artsa da yüz yüze azalan insan iletişiminin sosyal becerilerimizi gerilettiğine dikkat çekiyor.

Koç Üniversitesi Psikoloji Bölümü öğretim üyesi, Çocuk ve Aile Çalışmaları Laboratuvarı Direktörü Prof. Dr. Ayşe Bilge Selçuk’la Destek Yayınları’ndan çıkan kitabı “İnsan Her Koşulda”yı konuşmak üzere bir araya geldik. Ebeveyn psikologluğu da yapan Selçuk, kitabında insanın doğasını anlamaya ve anlatmaya çalışıyor. İnsanın bilişsel, sosyal, duygusal, dil becerisi gibi gelişimsel alanlarını; farklı koşullarda insanların düşünce ve davranışlarının nasıl değişebileceğini, gelişimlerinin nasıl farklı yollar izleyebileceğini açıklıyor. Bilimsel çalışmaların yanında edebiyat, sinema ve güncel hayattan örneklere de yer veren

Selçuk, kitapta toplumun içindeyken kendi olabilmek, kendinden başlayarak diğerlerini anlamak ve çocuk yetiştirmek gibi konularda da ipuçları veriyor.

“İçi boş sosyallik cama toslatır”

Prof. Dr. Selçuk, çocuk yetiştirirken toplumun iyi diye ortaya koyduğu sınırlı sayıdaki özelliğin ideal olduğu düşünüldüğünü söylüyor. Örneğin dışadönüklük, sosyallik… “İnsanın sosyal becerisinin kuvvetli olması ile sosyal olması aynı şey değil” diyen Selçuk,  “Çocuklarla konuştuğunuzda hayalleri YouTuber olmak. Çaba sarf etmeden, birkaç şey yaparak milyoner olmayı hayal ediyorlar. Temeli zayıf, içi boş bir sosyallik insanı cama toslatır. Emek sarf etmeden elde ettiğiniz başarı sizi ancak bir yere kadar getirir. Önemli olan işini iyi yapmak ve beceride ustalaşmak için emek vermek” değerlendirmesinde bulunuyor.

Bir diğer konuysa birbirimizle ve dünyayla bağlantılıymışız gibi görünsek de ilişkilerimizin giderek zayıflaması. “Araştırmalar gösteriyor ki insan iletişiminin yüzde 60’ı vücut dili ve ses tonunuz, yüzde 30’u yüz ifadeniz, söylediklerinizin içeriği iletişimin sadece yüzde 10’u. İnsan bilişsel, duygusal, dil becerisi gibi tüm becerilerini ilişki sırasında öğrenir. Birbirimizle yüz yüze iletişim kurmayı azalttıkça bu becerilerde gerileme görülmeye başlandı. Sosyal becerilerimizi kaybediyor, birbirimizden uzaklaşıyoruz. İnsanı insan yapan özelliklerimizi yitiriyoruz. Örneğin zihin anlama becerisi: Ben sizin ne düşündüğünüzü, niyetinizi doğru şekilde anlayabilirsem size yardımcı olabilirim. İşte elektronik ortamdaki ilişki sırasında bunları kaybediyoruz…”

Yalnızlık ve depresyon  artıyor, sosyal  destek şart

Yazının devamı...

Sağlıklı sindirim bir sanattır

25 Ocak 2020

Dr. Hasan İnsel, yeni kitabı “Sindirim Sanatı”nda sağlığımızın gerçek temeli dediği bağırsaklarımızı nasıl ve nelerle beslenerek daha sağlıklı hâle getirebileceğimizi anlatırken, okurunu Modern Mayr Metodu ile tanıştırıyor.

İç Hastalıkları uzmanı Dr. Hasan İnsel’in Destek Yayınları’ndan çıkan kitabı “Sindirim Sanatı”, daha sayfalarını çevirmeye başlamadan, adıyla dikkatleri çekiyor. İnsel “Bana göre sağlıklı sindirim öğrenilmesi gereken bir sanattır” diyor. “Sağlıklı yaşam ve genç kalmanın gizli anahtarı olan sağlıklı sindirimi anlattım” dediği kitabı yazmadaki amacı ise okura ilk adımı nasıl atacağı, devamını nasıl getireceği konusunda yol göstermek, yardımcı olmak ve genel sağlığın özünün sindirim sağlığı ile bağlantısını kurmak.

Avusturya’da eğitimini alarak “Modern Mayr Hekimi” unvanına sahip olan Dr. İnsel, kitabının ilk üç bölümünü sindirim sistemi ve bağırsak sağlığına ayırmış. Çünkü “...Bağırsaklar yeterince iyi durumda değilken insanın şifaya kavuşması mümkün değil. Bağırsakları iyileştirmeden ne fazla kilolardan kolaylıkla kurtulabiliriz, ne beynimiz doğru dürüst çalışır ne de çeşitli kronik sorunlarımız tam iyileşebilir” diyor.

Avusturyalı Dr. Franz Xaver Mayr’ın adını verdiği Modern Mayr Metodu aslında bir detoks yöntemi. Modern Mayr Beslenme Kültürü iki bölümden oluşuyor: Yemek yeme tarzı, yani yemeğin nasıl ve ne şekilde yeneceği ile nelerin yeneceği, nelerden belirli bir süre uzak durulacağı. Kitapta Modern Mayr prensipleri ışığında bir anlamda “bağırsakları kullanma kılavuzu” sunan Dr. İnsel, söz konusu metodun farkını kolay uygulanabilir olmasıyla şöyle açıklıyor: “Eğitim ve talim bölümleri olduğu için, insan kendi öğrenip çok kolay uygulayabiliyor. Üç hafta süren bir süreç ama ilk birkaç günden sonra yararları görülmeye başlıyor. Burada diğer diyetlerden çok önemli bir fark var: Klasik kilo kontrolü diyetlerinde önce kilo verilir, sağlık sonra gelir. Mayr Metodu’nda ise önce sağlık kazanılır, beraberinde kilolar gider.”

Metodu anlamak için Dr. Mayr’ın “Ne yediğimizden çok, neyi hazmettiğimiz önemlidir” cümlesine bakmamız gerek: Çünkü Dr. Mayr’ın formülü: “Sağlıklı Beslenme = Sağlıklı Gıda + Sağlıklı Sindirim” şeklinde.

Kalıcı kilo kontrolü

Mayr programında eğitim, gıdaları iyi çiğnemeyi öğrenmekle başlayıp sindirim kanalında asit-alkali dengesinin sağlanması, toksik gıdalardan uzak durulmasının öğrenilmesiyle devam ediyor. Eksiklerin yerine konulması ve doğru beslenme/sindirim alışkanlıkları edinilmesiyle tamamlanıyor.

Dr. İnsel, “Sindirim Sanatı”nda bu Mayr ilkelerini “4T” formülüyle açıklıyor: “Tatil - Temizleme - Terbiye - Tamamlama.”  Mayr metodu, çiğneme eğitiminden başlayarak kişiye yemek ve doymakla ilgili bir farkındalık kazandırmasının yanında beslenme alışkanlıklarını sindirim sistemini düşünerek yeniden gözden geçirme olanağı sunuyor. Metot uygulandığında, kişinin kilo verme/almamasının yanı sıra bağırsaklarda çoğunlukla kendi yanlışlarımız sonucunda oluşan hasarın ve buna bağlı çeşitli risk faktörlerinin ortadan kaldırılmasına yardımcı oluyor.

Yazının devamı...

Kişiye özel tıpta yapay zekâ

11 Ocak 2020

İç Hastalıkları Uzmanı Dr. Hakan Hamzaçebi, 25 yıldır bu konu üzerinde çalışıyor. Projenin adı: Health Master Global... Proje, dünya sağlık sisteminde gerek bilimsel çalışmalarda gerekse hasta tanı ve tedavisinde karşılaşılan problem ve eksiklikleri ortadan kaldırmak amacıyla kurgulanmış. 2001-2020 arasında yazılım çalışmaları gerçekleştirilen projede çalışan sayısının 20 kişiyi geçmediğini anlatan Dr. Hamzaçebi, projelerin kurgusundan binlerce ekranın dizaynına, gereksinim duyulan binlerce sayfa bilginin girilmesine kadar her aşamada sürece birebir dâhil olduğunu söylüyor. Proje için “Dünyada bir ilk olarak bireyin günlük enerji, su ve yaklaşık 140 besin ögesi ihtiyacı 5000’in üstünde hastalığın (Kronik Hepatit B/C, PKU, Diyabet, vb) varlığında hesaplanarak menü haline dönüştürülebilecek” diyor. Hamzaçebi, bu sayede doğru dozda, doğru ilacın kullanılmasına olanak sağlanacağının altını çiziyor: “Örneğin bir kan sulandırıcı ilaç; K1 vitamini içerikli yiyecekler, antibiyotikler ve ağrıkesici ilaçlardan etkileniyor. Doktor, diyetisyen ya da hastanın hesaplayamayacağı bu durum için otomatik menü önerileriyle o hastanın ne yiyeceğini belirliyoruz. Böylece almış olduğu K vitamini miktarını biliyoruz. Yazılım, ilaç-ilaç ve ilaç-besin etkileşimlerini de doktorun önüne getiriyor.”

Şubat ayından itibaren ülkemizde ve diğer ülkelerde bulunan Health Master Global Çözüm Ortakları Ağı’na üye olan tıp profesyonelleri, sağlık kuruluşları ile onlardan hizmet alacak hasta ve danışanlar bu hizmetten yararlanmaya başlayacak.

İnsan zekâsının yapamayacağı bir hesap

Hamzaçebi, günümüzün en yaygın sağlık sorunlarından diyabetten örnek veriyor: “Hastalık, karbonhidrat sayma denilen basit bir yöntemle kontrol edilmeye çalışılıyor. Bize besinlerin içinde bulunan karbonhidrat 1 gramda 4 kilokalori (kcal) olarak öğretiliyor. Ama örneğin bu bazılarında 1,6’dır, bazılarında 5,2’ye çıkar. Bunların bilinmemesi enerji dengesini çok etkiler. İnsan zekâsının bu hesabı yapması mümkün değil. Bu sistemde, otomatik olarak verilen menülerde karbonhidrat ve vücudun diğer ihtiyaç duyduğu yaklaşık 140 kadar besin ögesi önceden hesaplanarak önerilmekte. Böylece değişim listesi gibi çok fazla hataya açık yaklaşımlar yerine hastaya sıkılmadan uygulayabileceği yiyeceklerini ve alternatifleri net olarak sunuluyor.”

Ayrıca program hastanın egzersizlerini de takip ediyor. Projenin bir diğer özelliğiyse doktor, diyetisyen, fitoterapi uzmanı, diş hekimi, spor eğitmeni, psikolog/psikiyatrist ve eczacı gibi uzmanlara, hastaya bütüncül bakabilecekleri interaktif bir data havuzu sunması. Böyle bir projenin dünya teknoloji devleri tarafından yapılmasının tahayyül bile edilmediğini söyleyen Dr. Hamzaçebi: “Yapılmış olan tıpta bir çağ atlatmak, fakat bu dinamik bir süreç. Biz şu anda yaklaşık 140 besin ögesini çalışma içine alabiliyoruz. 2022’lerde yapacağımız fitoterapi ağırlıklı çalışmalarla, 1300 ögenin bilimsel standardizasyonunu sağlamayı hedefliyoruz” diye ekliyor.

İnsanlar robotlaşacak mı?

İhtiyacımız olana yönelik hazırlanan menüleri duyunca “İnsanlar ‘robotlaşıyor’ mu?” sorusu da gündeme geliyor. “Arada bir dışarıda kaçamak bir atıştırma da mı yapamayacak insanlar?” sorusuna Hamzaçebi, “Hayır, sadece ehliyet alan bir insan nasıl şeritler arasında gitmeyi beceriyorsa, bu alanda da o şeritler arasında gitmeyi becerecekler. Kaçamak süresi ve miktarı az ise insan vücudu rahatlıkla kompanse eder. Yazılımımız da bu noktada önerilerle hastayı destekleyecek” karşılığını veriyor.

Yazının devamı...

Mevsimsel yorgunluk kılavuzu

4 Ocak 2020

İşte size beslenmeden uykuya, stresle mücadeleden takviyelere kadar kış yorgunluğuyla savaş için basit bir rehberŞu günlerde pek çoğumuzun şikâyetçi olduğu ortak bir sıkıntı var: Kış yorgunluğu… Düşük enerji, uyku hali ve motivasyon azlığı gibi kendini gösteren durumlar, hayatımızı önemli ölçüde etkileyebiliyor. Peki, bu kış yorgunluğuna karşı neler yapabiliriz, gelin başlıklar halinde inceleyelim…

Işık: Havanın erken karardığı kış aylarında melatonin hormonunun biraz fazla salgılanması, kendimizi uykulu hissetmemize yol açabiliyor. Işığın sirkadiyan ritim üzerindeki etkisi düşünüldüğünde; havanın hâlâ karanlık olduğu saat 7.00’de uyandığınızda, uykunuzu almış dahi olsanız yataktan çıkmakta zorlanmanız anlaşılabilir bir durum. Uyandıktan sonra perdeleri açarak gündüz saatlerinde odaya doğal ışığın girmesini sağlamak bile fark yaratacaktır.

Beslenme: Soğuk kış günlerinde eve pizzalar, fast food ürünler söylemek çok daha cazip ve kolay geliyor. Canınız sanki daha fazla karbonhidrat ve şekerli gıda çekiyor. Öncelikle, şekerli ürünleri fazla tüketmek başta sizi iyi hissettiğinize inandırabilir ama kan şekerinizdeki ani düşüşleri takiben canınızın yeniden bu tip gıdaları çekmesi ve bu kısır döngü, sizi aynı derecede iyi hissettirmeyecek. Yapabileceğiniz basit değişikliklerden biri, haftada birkaç kez de olsa evde yemek yapmayı rutininize yerleştirmek. Sofralarınızda mevsim sebze ve meyveleri, baklagiller, sağlıklı protein kaynakları, badem, ceviz gibi sağlıklı atıştırmalıklar ile soğuk havalarda içinizi ısıtacak çorbalara yer verin.
D vitamini: D vitamini eksikliği de yorgun hissetmenize sebep olabilir. Yaptıracağınız basit bir kan tahliliyle D vitamini seviyenizi öğrenerek yeterli D vitamini alıp almadığınızı, takviyeye ihtiyacınız olup olmadığını öğrenebilirsiniz.


Yazının devamı...

2020’nin iyi yaşam trendleri

28 Aralık 2019

Yeni yılda iyi ve kaliteli bir yaşam için yapılan tercihlerde neler ön plana çıkacak?Yeni bir yıla girmemize sayılı günler kala, “Hayatımızda ne gibi değişiklikler ve yenilikler yapacağız?” sorusu bizi heyecanlandırıyor. İyi ve kaliteli bir yaşam için yapılan tercihlerde neler ön plana çıkacak, dünyada bu alandaki tartışmalar hangi konularda yoğunlaşıyor bir göz atmak bu soruya verdiğiniz cevaplarınızı etkileyebilir. Listemize bakmadan önce küçük bir tüyo: Uzmanlar 2020’de fiziksel sağlığın yanı sıra zihinsel ve ruhsal sağlık konularının gündemi meşgul edeceğini söylüyor...


Söz DNA’larda: Uzmanlar 2020’de genetiğin öne çıkacağını; örneğin DNA testleri ve analizleriyle tamamen bireylere özel, kişiselleştirilmiş beslenme ve antrenman programları uygulanabileceğini söylüyor. Kişilerin ihtiyaçlarına yönelik etkili adımlar atılmasına olanak veren bu tarz uygulamaların dünyada yaygınlaşmaya başlayacağı tahmin ediliyor.

Doğa, terapistin olabilir mi?: Kapalı alanlarda geçirilen sürenin gittikçe arttığı günümüzde, doğal alanlarda vakit geçirmenin iyi hissettirmesi hiç şaşırtıcı değil, ki bilimsel araştırmalar da bu sonucu destekliyor. Hal böyleyken, doğada yapılan açık hava aktivitelerini içeren “ekoterapi” ya da “doğa terapisi” 2020’de daha sık karşımıza çıkacak. Özellikle depresyon, stres ve kaygı gibi sorunlar yaşayan kişilerin reçetelerinde yer alanlar arasında doğa da olacak.

Sürdürülebilir ve atıksız hayat: Sürdürülebilirlik ve “sıfır atık” konseptlerine verilen önem, 2020’de artarak devam edecek. Plastiği hayatımızdan çıkarmaktan tek kullanımlık ürünleri tüketmemeye ya da “Evde nasıl diş macunu hazırlarım?” gibi video paylaşımlarına kadar hayatın her alanına yansıyacak bu durum aynı zamanda marka algısı ve tüketim trendlerini de etkileyecek. Çevre dostu ürünlere, sürdürülebilirliğe önem veren markalara olan talebin artmaya devam etmesi bekleniyor.

Yazının devamı...