Asya sinemasından dinginlik esintileri

28 Şubat 2020

Güney Kore sinemasının usta ismi Hong Sangsoo, ‘The Woman Who Ran’le az öğeyle çok şey anlatma konusundaki hünerini bir kez daha kanıtladı. Malezyalı sinemacı Tsai Ming-Liang’ın yeni filmi “Days” de izleyiciye durulma ve huzur alanı açıyor...70. Berlin Film Festivali’nde Asya sinemasının iki temsilcisi de yarışmaya sükûnet ve zarafet getirdi. Güney Kore sinemasının insan ilişkilerindeki inceliklere odaklanan usta ismi Hong Sangsoo, 24. filmi ‘The Woman Who Ran’le az öğeyle çok şey anlatma konusundaki hünerini bir kez daha kanıtladı.

5 yıldır bir gün bile ayrılmadığı eşi bir iş seyahatine çıkan Gamhee, sırayla üç kadın arkadaşını ziyaret ediyor. Kadınlar arasındaki diyaloglarda ve karşılaşmalarda; hayvan haklarından, tartışmadan ve prensiplerinden ödün vermemeye, özgürlükten değişen kadın erkek ilişkilerine uzanan konular sakin bir anlatımla karşımıza çıkıyor. Sangsoo, kalemi ve kamerasıyla birçok kereler yaptığı gibi kadınların dünyasının zenginliğini ve entelektüel erkek karakterlerin zaaflarını ortaya çıkarma konusunda gitgide olgunlaşıyor. Berlinale takipçilerinin gözdelerine dönüşen film, Sangsoo’nun benzer temalar etrafında şekillenen sinemasının bütünlüğünü sağlamlaştıran yeni bir halka.

Yarışmada Asya sinemasının diğer bir temsilcisi ‘yavaş sinema’da ilk akla gelen isimlerden Malezyalı sinemacı Tsai Ming-Liang’dı. Yeni filmi “Days”de yolları bir yerde kesişen iki adamı, gündelik hayatları içinde ele alıyor. Ağırlıklı olarak sabit planlar ve yavaş bir ritimde giden film, “Altyazılar bilinçli olarak çevrilmemiştir” uyarısıyla başlıyor. Zira Ming-Liang’ın hayatın içinde bulduğu sükûnet ve ritmin çeviriye ihtiyacı yok. Filmiyle son günlerine girilen Berlin’deki temponun ardından izleyicisine durulma ve huzur alanı açan Ming-Liang, “Days”le de alanında neden yıldız olduğunu gösteriyor.


Yazının devamı...

Berlin’de güçlü kadın hikâyeleri

26 Şubat 2020

Berlin Film Festivali’nde biri Almanya, diğeri ABD yapımı iki film seyircisiyle buluştu. İki yapım da kadınların dünyasını göstermedeki başarılarıyla Berlin yarışmasında ortak bir temayı başarıyla öne çıkardı... 70. Berlin Film Festivali’nde izleyiciyle buluşan filmler arasında kadınların bakış açısına odaklanan filmlerin ağırlığı devam ediyor. İsviçreli yönetmen ikilisi Stéphanie Chuat ve Véronique Reymond’ın imzasını taşıyan Almanya yapımı “Schwesterlein”, kardeşi kanserle savaşan bir kadını merkeze alıyor. Aktör kardeşi Sven (Lars Eidinger) kanserde ağır bir aşamaya geçince İsviçre’de kocası ve çocuklarıyla yaşayan Lisa (Nina Hoss), kardeşinin bakımı ve en yakın olduğu insanı kaybediyor olmanın mücadelesini verir. Annesi ve eşi, onun yaşadığı süreci anlayışla karşılamaz. Hoss ve Eidinger’in adanmış performansları ve kendisinden emin yönetimiyle etkileyici bir dram sunan “Schwesterlein”, klasik sinemanın kalıplarının çok iyi işlediği bir dram olarak yarışmanın kalburüstü filmlerinden birine dönüştü. Çevresine rağmen değer verdiği birisi için varını yoğunu ortaya koyan Lisa karakteriyle de güçlü bir kadın portresi sundu. Filmin Hoss veya Eidinger’e oyunculuk ödülü getirmesi festival takipçileri için beklenen bir gelişme olur.




Heyecan verici
Yarışmada yer alan ABD yapımı “Never Rarely Sometimes Always”, son dönemde dikkati çeken Eliza Hittman’ın yeni filmi. Melodrama kaçmayan dengeli dramlarıyla tanınan Hittman’ın yeni filmindeki ana karakter Autumn, Pennsylvania’da yaşayan 17 yaşında bir genç kız. Hamile olduğunu öğrenince eyaletteki kürtaj kanunları nedeniyle kuzeniyle New York’a gidiyor. İki genç kadın, kürtajı beklerken New York sokaklarında zaman geçiriyor. Hittman’ın özenle anlattığı bu birkaç gün, çocukluk ve yetişkinlik arasında bir yaşta bir kadın olmanın evrensel hissini zorlanmadan yakalıyor ve izleyicisine geçiriyor. Erkeklerin tehdide dönüştüğü ve genç kadınların dayanışmayla ayakta kaldığı bu dünyayı, oyuncularından aldığı doğal performanslarla anlatan yönetmen, Amerikan bağımsız sinemasının hâlâ özgün ve heyecan verici yönler taşdığını gösterdi.

Yazının devamı...

Geçmişin izlerinin bugüne etkisi

25 Şubat 2020

Berlin Film Festivali’nde büyük ödül Altın Ayı için yarışan filmlerden biri Christian Petzold’un “Undine”siydi. Petzold’un kalıplarla oynadığı bu filmini Brezilya yapımı “All the Dead Ones” takip etti... İki film de geçmişin izlerinin bugüne etkileri açısından birbirleriyle konuşan yapımlar... 

70. Berlin Film Festivali’nin Altın Ayı ödüllü yarışmasında önceki gün gösterilen iki film de, geçmişin izlerinin bugüne etkileri açısından birbirleriyle konuşan yapımlardı. Bunlardan ilki yarışmada Almanya’dan en heyecanla beklenen, Yeni Berlin Okulu’nun önemli yönetmeni Christian Petzold’un imzasını taşıyan “Undine”ydi. “Barbara”, “Phoenix” ve “Transit”in de aralarında olduğu filmlerle minimalist bir anlatımı, kimlik ve tarih gibi konuları işlemek için kullanan Petzold, Avrupa sinemasının yaratıcı yönetmenle-rinden. Petzold, “Undine”le başrolleri bir kez daha “Transit”te birlikte çalıştığı Paula Beer ve Franz Rogowski’ye veriyor. Sıklıkla yaptığı gibi bu filmde de bir kadın karakteri merkeze almayı seçen Petzold, deniz kızı Undine mitine modern bir yorum getiriyor. Şehir müzesinde çalışan Undine, su altında çalışan Christoph’a âşık olur. Belli güçleri olan Undine, ancak sevgisine ihanet edilmediğinde yaşamını sürdürebilmektedir.

Görünenin altındaki mit

Petzold, bir kez daha Alman kimliği üzerinden giden bir hikâyeyle bu miti, şehir ve mimariyle, geçmişin izleriyle bir araya getiriyor. Zaman zaman bir romantik komedi gibi işleyen, kimi zaman da bir masal tonu kazanan film, Petzold’un kalıplarla oynadığı bir film. Aynı zamanda “Transit”le başlayan düz anlatımları geride bırakma sürecinin bir uzantısı. Film, bir aşk hikâyesi olarak absürd anlarıyla birlikte işlerken, görünen yüzeyin altında mit, bugün ve tarih okumaları arasında gidip geliyor.

Gizemli ve yaratıcı

Benzer soruları soran diğer yarışma filmi Brezilya yapımı “All the Dead Ones”dı. Caetano Gotardo ve Marco Dutra’nın imzasını taşıyan “All the Dead Ones”, Brezilya’da köleliğin kaldırılmasından sonra 1899’da geçen bir hikâye anlatıyor. Kölelerle servet edinen Soares Ailesi’nin üç kadını, özgürlüklerini kazanan kölelerin onlarla ilişkisi, inanç çatışmaları ve ırkçılığı işleyen film, geçmiş ile günümüz Brezilyası arasında açık bağlantılar kuruyor. Film, “Undine” gibi kadınları merkeze alarak, ülke tarihiyle günümüzü bir araya getiren bir yapım. “All the Dead Ones”, genç yönetmenlerini ödül gecesinde sahneye taşıyabilir. Gizemli ve yaratıcı bu filmin politik yönü hiç kaybetmesi dikkati çekiyor.

Yazının devamı...

Altın Ayı’ya güçlü aday

24 Şubat 2020

70. Berlin Film Festivali, ilk dört gününü geride bırakmışken takipçiler, büyük ödül Altın Ayı’ya uzanması muhtemel bir filmle tanıştı: ABD’li yönetmen Kelly Reichardt’ın imzasını taşıyan “First Cow”

“First Cow” için söylenecek ilk şey bir ‘anti western’ olduğu. ABD’li yazar Jonathan Raymond’ın “The Half Life” adlı bir öykü-sünden Raymond ile Reichardt’ın birlikte uyarladığı film, William Blake’in arkadaşlığı örümcek için ağı ve kuş için yuvasıyla karşı-laştırdığı mısralarıyla açılıyor. Nitekim yeni kurulan Amerika’nın sert dünyasında ayakta kalmaya çalışan iki arkadaşa odaklanıyor.

19. yüzyıl başlarında Oregon’da zenginlik ve yeni bir hayat peşinde koşan bir grup adamla gezinen Cookie, onların aşçılığını ya-pan zarif ve duygusal bir adamdır. Bir gün ormanda peşinde Rus adamlar olan Çinli göçmen King Lu’yla tanışır ve adama yardım eder. Yeni kurulan bir kolonide yeniden karşılaştıklarında arkadaşlıkları pekişir ve ayakta kalma yollarını birlikte arar; şu çözümü bulurlar: Kolonideki ilk inekten biraz süt çalıp kek yapmak.

“River of Grass” (1994), “Wendy and Lucy” (2008) ve “Certain Women” (2016) gibi filmleriyle Amerikan sinemasının minimalist ve yavaş akan filmlerinin güçlü anlatıcısına dönüşen Kelly Reichardt, bu kez kamerasının western dünyasının hiç göstermediği adamlara çeviriyor. Cookie ve King Lu, koloninin maçoluktan en uzak, kavga ve kaba kuvvetle değil; doğayla ve birbirleriyle kur-dukları ilişkilerle ayakta kalan üyeleri. Kelly Reichardt, western dünyasının bu iki üyesini anlatırken yakaladığı doğa dokusuyla da etkileyici bir sinema dili oluşturuyor. Filminde mizah öğelerine de yer veren Reichardt, Amerika’nın kuruluş mitine kenarda kalanlar üzerinden bakıyor.

“First Cow”ın kuruluş miti üzerine söyledikleri, zarif anlatımı ve karakterlerini işleyişindeki ustalıkla Amerikan sinemasının en özgün anlatıcılarından Reichardt’a Altın Ayı getirme olasılığı çok yüksek.

Yazının devamı...

Garrel formunda değil

23 Şubat 2020

Fransız sinemasının ilişkiler ve insanlar arasındaki bağları anlatma konusunda usta isimlerinden Philippe Garrel yeni filmi “The Salt of Tears / Le sel des larmes”ı 70. kez düzenlenen Berlinale’nin Altın Ayı Ödüllü yarışması kapsamında sundu. Siyah beyaz çekilmiş, günümüzde geçse de zamansız bir his bir veren bu film, Luc (Logann Antuofermo) adlı genç bir adama odaklanıyor. Babasıyla yaşayan ve marangozluk yapan Luc, Paris’e prestijli bir mobilya okulunun sınavına girmek için geliyor ve Paris’te tanıştığı Djemila’yla (Oulaya Amamra) bir aşk yaşamaya başlıyor. Eve döndüğünde liseden aşkıyla karşılaşıyor ve yeniden birlikte olmaya başlıyor.

Garrel, “The Salt of Tears”ta önceki filmlerinden tanıdık gelecek aşk ilişkilerini ve burada yaşanan kafa karışıklıklarını işliyor. Ancak bu kez uzmanı olduğu bu alanda en etkin işlerinden birini çıkardığı iddia edilemez. Luc’un yüzeyselliğini ve bencilliğini bilerek bu kadar mesafeli şekilde işliyorsa bile bu izleyiciye geçmiyor. Kesik diyaloglar ile izleyiciye bir duygu geçirmeyen sahneler, bir bütünlüğe ulaşmayan fragmanlar havası veriyor. Dolayısıyla kariyerinde “Les Amants Réguliers” ve “Le vent de la nuit”nin de olduğu başarılı filmler bulunan Garrel, önceki filmlerinin silik bir gölgesi gibi duran “The Salt of Tears”la Berlin’de etkileyici bir yarışma filmi sunamıyor. 

“The Salt of Tears / Le sel des larmes”

Kadın sinemacıların oranı yüzde 37.9

Filmler tüm hızıyla devam ederken Berlin Film Festivali, cinsiyet eşitliğiyle ilgili raporu da basına sundu. Berlinale de festivallerde cinsiyet eşitliğine önem verilip bu konuda çalışmalar yapılacağını taahhüt eden 5050X2020 sözleşmesini imzalayan büyük festivaller arasında. Cannes ve Venedik’le kıyaslandığında zaten kadın sinemacıları çok daha fazla öne çıkaran bir anlayışa sahip Berlinale’de festival yöneticileri arasında kadın ve erkek sayıları eşit. Tüm festival programında kadın yönetmenlerin oranı yüzde 37.9 olarak dikkat çekiyor. Yarışmaya geldiğimizde ise 18 yarışma filminin altısında kadın sinemacıların imzası var. Bu sayı geçen yıl yedi olduğu için bir düşüş göze çarpsa da erkek yönetmenlerin şüphe götürmez ağırlığının eleştirildiği Venedik ve Cannes yarışmalarına göre Berlinale’de kadın sinemacının oranı oldukça yüksek. 

Özge’nin dizisi Berlinale’de

“Hayatboyu” ve “Ansızın” filmleriyle dikkat çeken Aslı Özge’nin Almanya’nın ZDF Televizyonu için Belçika’da çektiği “Karanlık Şehir / Dunkelstadt” dizisi Berlinale’de Berlinale Series Market’te gösterilecek. Yarından itibaren Zoo Palast Sineması’nda yapılacak etkinlikte, festival komitesi tarafından tüm dünyadan seçilmiş, belgesel ve dram olmak üzere toplam 30 dizi gösterilecek.

Yazının devamı...

Suleiman’dan sessiz komedi

22 Şubat 2020

Geçen yıl Cannes’da yarışan “Burası Cennet Olmalı”, Elia Suleiman’ın yolunun Filistin’den Paris ve New York’a uzanması üzerinden dünyayı absürt bir mizahla yansıtıyor.“Burası Cennet Olmalı/It Must Be Heaven”Yön.: Elia Suleiman Oyn.: Elia Suleiman (ES), Tarik Kopty (Yaşlı komşu), Kareem Ghneim (Genç komşu), George Khleifi (garson) Sen.: Elia Suleiman Gör.: Sofian El FaniSessiz komediyi politik bir güce dönüştüren Filistinli sinemacı Elia Suleiman, kendisinin başrolünde yer aldığı filmler ve kara mizah dolu kariyeriyle biliniyor. Sinemacı yeni filmi “Burası Cennet Olmalı/It Must Be Heaven”da da bilindik çizgisinde bir film sunuyor. Bu yıl Cannes Film Festivali’nde yarışan ve FIPRESCI Ödülü’nü kazanan “Burası Cennet Olmalı/It Must Be Heaven”ın başrolünde Suleiman, kendi alter egosu olarak karşımızda.

Nasırali ES, buradaki evini terk eder ve filmi için yapımcılarla buluşmak için önce Paris’e ve ardından New York’a uzanır. ES, gittiği her yerde askerî geçit törenlerinden bireysel silahlanmaya uzanan benzer sorunları absürt bir bakışla inceler. Bu ortak dertlerin yanı sıra ziyaret ettiği şehirlerde kendisini yabancılaştırıcı durumlar içinde de bulur.

“Burası Cennet Olmalı”, Suleiman’ın komedisinin tanıdık anlayışıyla örülmüş skeçlerden oluşuyor. Skeçlerden bazıları çiğ veya garip dururken bazıları insani ve kırılgan anlarla çağın ruhunu mizahla gören durumlar yakalayabiliyor. Filistinli kimliğinin bir yapımcı, aktör Gael Garcia Bernal ve bindiği bir takside tartışılması üzerinden bütün filmi Filistin kimliği ve sinemacının peşini bırakmaması üzerine görmek mümkün. Sonuç itibarıyla “Burası Cennet Olmalı”, Suleiman’ın dünyayı görüş şeklini ilginç bulan sinemaseverleri hayal kırıklığına uğratmayacak yeni bir Elia Suleiman filmi.

Kozmetik devine karşı

Yazının devamı...

Taciz ve ayrımcılık eleştirilerine yanıt

21 Şubat 2020

Berlinale, jüri başkanı Irons’ın hakkındaki eleştirilere verdiği yanıtla başladı: “Eşcinsel evlilik, kürtaj ve kadınların eşitliği medeni toplumlar için gerekli insan haklarıdır. Umarım izleyeceğimiz filmler de bu konuları ele alır...”Berlin Film Festivali’nde ilk sabah geleneksel olarak ana yarışma jürisi basınla buluştu ve önümüzdeki 10 günde yarışma filmlerine yaklaşımları üzerine ipuçları verdi. İngiliz aktör Jeremy Irons’ın başkanlık ettiği jüride bu yıl ayrıca oyuncu Bérénice Bejo, yapımcı Bettina Brokemper, yönetmen Annemarie Jacir, tiyatro yazarı ve yönetmen Kenneth Lonergan, aktör Luca Marinelli ve yönetmen Kleber Mendonça Filho görev yapıyorlar.

18 yarışma filmini değerlendirecek jürinin başkanı Irons toplantının başında eski konuşmalarından dolayı kendisine yöneltilen eleştirilere yanıt verdi. Kendisine karşı çıkan haberlerde, kürtaj ve eşcinsel evlilik karşıtlığı ile taciz iddiaları olmak üzere üç başlık olduğunu belirten Irons, bu konuları açıklığa kavuşturmak istediğini belirtti: “Kadın eşitliğini destekliyorum, tacizi kınıyorum. Eşcinsel evliliği destekliyorum ve umarım bu hak birçok topluma yayılır. Kürtaj konusunda ise karar kadınlara aittir.”

Bunların medeni bir toplum için gerekli insan hakları olduğunu söyleyen Irons, “Umarım önümüzdeki günlerde izleyeceğimiz bazı filmler de bu konuları ele alır. 10 gün boyunca sinemayı kutlarız” dedi. Irons kendisini etkileyen eski filmlerden bahsederken kalbi olan filmler vurgusu yaptı: “Çocukken izlediğim Charlie Chaplin filmlerinin duygularını çok sevdim. 6 yaşındayken oğlumu “City Lights”ı izlemeye götürmemi unutamam.”


Yazının devamı...