Zamanı Yüzünüzde Dondurun

14 Ağustos 2020

30’lu yaşlardan itibaren biz kadınların en büyük savaşı, kırışıklıklara karşı açtığımız savaş… Bir süredir de bu savaştaki en büyük silahımız artık sadece botoks değil. Dünyada pek çok kadının benimsediği farklı teknolojik alternatiflerle daha genç ve sağlıklı bir cilde sahip olmak mümkün. Günümüzde kadınlar, güzelliklerini korumak için teknolojinin onlara sunduğu en yeni uygulamalara yönelmiş durumda. Bunlar arasında öne çıkan uygulamalardan biri de yüzde anında dolgu ve botoks etkisi yaratan, iğnesiz bir yöntem olan ‘Frozen Face’ uygulaması… Uygulamanın detaylarını Bouquet Beauty Lab Güzellik Danışmanı Buket Aydın’dan öğrendim…

- Cilt gençleştirme yöntemleri arasında yeni teknolojiler arasında hangi uygulamalar öne çıkıyor?

Cerrahi olmayan, cerrahi uygulamalara alternatif bir yöntem olarak yüzde anında dolgu ve botoks etkisi yaratan iğnesiz bir uygulama olan ‘Frozen Face’, soğuk başlıklı elektro porasyon denen iki etaptan oluşan bir lifting-antiaging ve sıkılaşma bakımı olarak öne çıkıyor. Radyo frekans ısısıyla birleşen bu uygulamada ilk etapta kolajen doku uyarılıyor ve ısı yardımıyla sıkılaştırıyor. İkinci etapta ise elektro porasyon ile deri üzerinde mikro kanallar açılarak cildin ihtiyacı olan serumlar, cildin alt katmanlarına iletiliyor. Böylelikle kısa bir süre zarfında cilde gerekli nem de sağlanmış oluyor. Yüz germe ameliyatlarına alternatif sayılabilecek bu uygulama, operasyon düşünmeden önce kişilerin mutlaka tercih etmesi gereken bir yöntem diyebiliriz.

- Hangi durumlarda bu yöntem tercih edilmeli?

Tüm yüzde lifting, ince kırışıklıkların açılması, kalın kırışıklıkların ise hafifletilmesi, nazolabiel çizgilerin dolması ve deride genel anlamda sıkılaşma, gençleşme ve ışıltı sağlanması için tercih edilebilecek toplamda 4 seanslık yöntemlerden biri. Uygulamada kullanılan dört ayrı serum var. Bunlardan biri yaş sebebiyle ortaya çıkan lekelenmeler üzerinde oldukça etkili ve çok iyi sonuçların alındığı bir uygulama. Kişinin ihtiyacına göre her seansta farklı serumlarla ilerleniyor.

- Kimler bu uygulamayı yaptırmak için uygundur?

Kırışıklıklarından ve yüzündeki elastikiyet kaybından şikayetçi olan herkes bu yöntem için uygundur. Çünkü tamamen anti aging bir yöntem olarak öne çıkıyor.

Yazının devamı...

Ozon tedavisi hakkında her şey

20 Temmuz 2020

Rejeneratif, yani yenileyici tıp, tıbbın yeni, müthiş gelişmelerin olduğu heyecan verici bir alanı. Bu gelişmelerle birlikte, bugüne kadar tedavi edilemeyen kronik hastalıklar için bir ümit ışığı doğurmuştur. Temel mantığı, hastalıklı dokuların yerine geçecek ve bu dokuları onaracak yeni, canlı dokuların geliştirilmesidir. Ozon tedavisi, PRP ve kök hücre tedavisi de rejeneratif tıp yöntemlerinden... Prof. Dr. Sinan Ekici ile ozon tedavisinin üroloji alanındaki kullanımından konuştuk.

Öncelikle son yıllarda tıbbın pek çok alanında karımıza çıkmaya başlayan ozon nedir?

Ozon (O3) üç oksijen atomundan oluşan doğal bir gaz. Doğada, güneşin yaydığı yüksek enerjinin etkisiyle oksijen molekülü parçalanır ve 3 oksijen atomu bir araya gelerek ozon molekülünü oluşturur. Ozonun yoğun olduğu ozon tabakası güneşin zararlı ultraviyole ışınlarının yeryüzünü etkilemesini önler. Vücudumuzda ise ozon kanımızda bulunan bağışıklık sistemi hücrelerimiz tarafından üretilerek kullanılır. Ozon, çok fazla enerjiye ve stabil olmayan bir yapıya sahip olduğundan başka moleküllerle reaksiyona girer ve biyolojik etkinlik gösterir. Bu nedenle bilinen en güçlü oksidan moleküldür.

İlk defa 1. Dünya Savaşı sırasında savaş yaralarının iyileştirilmesinde ozondan yararlanılmış. Ozonun tıp alanında kullanılmasının 1935’te başladığı kabul ediliyor. 1958’de ozon/oksijen karışımının doz ayarlamasını yapabilen ilk tıbbi ozon jeneratörü geliştirilmiş. Bu aşamadan itibaren ozonun tıp alanında kullanımı hızla gelişti. 1990’lı yıllardan itibaren de ozonun farmakolojisi aydınlatıldıkça bağışıklık sistemini güçlendirici, farklı antibiyotiklerle sinerjik etkisi ortaya konuldu.

Ozonun etkisi nasıl ortaya çıkıyor?

Ozon vücuda veya kana verilince hemen vücut sıvılarının içinde oksijenden 10 kat daha fazla çözünür ve güçlü oksidan etkisiyle iyonlar ve biyomoleküllerle (antioksidanlar, proteinler, karbohidratlar ve doymamış yağ asitleri) reaksiyona girer. Ozon bu reaksiyonlar sonucu oluşan hidrojen peroksit ve lipid oksidasyon ürünü olan lipid peroksitlerle etkisini gösterir. Hidrojen peroksit kan hücrelerinin içine girerek erken biyokimyasal etkileri ortaya çıkarırken, lipid peroksitler diğer vücut hücrelerinde etki göstererek uzun süren geç biyokimyasal etkileri ortaya çıkarır.

Ozonun tedavi amaçlı kullanımı ve etki mekanizmaları nelerdir?

Ozon tedavisi konvansiyonel tıbbi uygulamaların tamamlayıcısı olarak kullanılmalı. Diğer tüm tıbbi tedavi yollarında olduğu gibi ozon tedavisinin başarısı da hastanın sağlık durumuna ve hastaya bağlı faktörlere ek olarak ozon tedavisinin sıklığına, uygulanan doz ve konsantrasyona bağlı.

Yazının devamı...

İlaç pasaportunuz var mı?

29 Haziran 2020

Kişiselleştirilmiş ve Önleyici Tıp Doktoru Sibel Özgül, dünyada giderek yaygınlaşan bu alanın Türkiye’deki öncü doktorlarından. Her bireyin, ‘ilaç pasaportu’ olmasının önemine değiniyor… “Kullandığımız ilaçların farmakogenetik testi ile bizim genetiğimize uygun olup olmayacağını belirleyebiliyoruz. Farmakogenetik inceleme, ilaç etkinliğinin genetik yapıya dolayısıyla kişilere göre değişimini gösteren bir test. Her ilaç, her bireye uygun değil. Dolayısıyla kulaktan dolma ya da popüler bilgilerle karar vermek son derece yanlış. Sağlığınızı etkileyecek her karar için doktorunuza danışmalısınız” diyor.

- Son yıllarda özellikle probiyotik kullanımının artığını görüyoruz, bu konuda sizin görüşleriniz nelerdir?

Probiyotikler doğru kullanıldığında, başta sindirim sistemi için olmak üzere birçok faydalara sahip olan canlı bakteriler ve mayalar. Bununla beraber, probiyotik kullanımı kişiye özel belirlenmeli. Kişi probiyotik kullanmadan önce bağırsak mikroflora testini yaptırmalı, bu sayede de alması gereken mikroorganizmalar belirlenmeli. Bağırsağımızdaki bu iyi mikropların bile oranları var. Fazlasını da, eksiğini de sevmiyoruz. Pek çok kişi, uzman hekimlere danışmadan ürün kullanıyor ve bu durum fayda yerine zarar da verebiliyor.

Ayrıca, probiyotikler canlıdır ve soğuk zincire tabidir. Ben açıkçası soğuk zincir olmayan probiyotikler ile ilgili tereddüt yaşıyorum. Fakat elbette daha önemlisi, kişiye uygun olan bir içeriğin alınıp alınmadığından emin olunması. Probiyotik kullanımı artık salt sindirim sistemi şikayetleri ile sınırlı değil. Dünyada farklı hastalıklara yönelik probiyotik uygulamaları başladı. Örneğin, MS hastalığına yönelik probiyotik üretiliyor ve hastalara öneriliyor. Bu sebeplerle probiyotik kişinin kendi kendisine eczaneye gidip alabileceği bir şey değil. Bu konu tamamen kişisel tıp ile ilgili ve hekim görüşü ve laboratuvar sonuçları ile belirlenmeli.

- Bağırsak florasını neler bozar?

Bağırsak florasını bozan çeşitli sebepler var. Bunlar arasında; glisemik indeksi yüksek gıdaların fazla tüketimi, fazla alkol kullanımı, kronik ilaç kullanımı ve özellikle sık antibiyotik kullanımı bağırsak florasını bozan unsurlar olarak sayılabilir.. Günümüzde özellikle sezaryanle doğmuş çocuklar ve yine çok fazla antibiyotik kullanan çocuklarda bağırsak flora bozukluğu ile daha sık karşılaşıyoruz. Gereksiz antibiyotik kullanımının burada özellikle altını çizmek isterim. Aslında genel anlamda, hekim gerekli görmedikçe antibiyotik kullanılmamalı. Her öksürük, ateş varlığında ya da diğer virüs kaynaklı tablolarda maalesef halen kullanılabiliyor. Bu konuya özen gösterilmeli ve hekim tavsiyesi esas alınmalı.

- Bu durumda doğru beslenmenin de önemi ortaya çıkıyor. Nasıl beslenelim?

Yanlış beslenme disiplinleri, rafine karbonhidrat beslenmeler, glisemik endeksi yüksek gıdalar bağırsak mikroflorasını bozuyor. Artık virüslerle yaşadığımız bir çağ başladı. İleride belki de savaşlar bile biyolojik olacak. Bu çağda artık bağışıklığımızı güçlü tutmak, kişinin kendi sorumluluğunda ve bu çok önemsenmesi gereken bir konu durumuna dönüşmüş durumda. Unutmamalıyız ki, bağırsaklarımızın sağlığı vücudumuzdaki diğer birçok organı etkileyebiliyor. Örneğin, bağırsağımızın geçirgenliğini bozduğumuzda diğer yandan beynimizin geçirgenliğini de eş zamanlı bozuyor ve nörolojik hastalıkların önünü açabiliyoruz. Yine birçok cilt hastalıkları bu yüzden görülüyor.

Yazının devamı...

Müge Ulusoy'dan müstakbel oyuncuya öneriler

15 Haziran 2020

Oyuncu Müge Ulusoy, bugüne dek pek çok dizide rol aldı. Bunlar arasında yer alan ‘Kurtlar Vadisi’nde hem ‘Meral’ hem de ‘Asiye’ olmak üzere iki şahane karaktere hayat verdi. Daha sonra pek çok sinema filminde rol aldı. Bunlar arasında Zeki Demirkubuz'un yönettiği ‘Kader’ filmi de vardı. 18. Ankara Uluslararası Film Festivali'nde bu filmdeki rolüyle ‘En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu’ ödülünü aldı.Müge Ulusoy, şimdilerde oyuncu marka medya danışmanlığı yapıyor. Ulusoy’la, oyuncular marka medya danışmanı seçerken nelere dikkat etmeli, Türkiye’de marka medya danışmanlığı sektörü, oyuncuların doğru projeyi seçerken dikkat etmeleri gereken püf noktaları gibi önemli konularda görüşlerini aldım.

- Oyunculuğu bıraktıktan sonra kendi şirketinizi kurdunuz, neler yapıyorsunuz?

Bir ürünü, bir insanı ya da bir projeyi kısacası markayı yönetebilmek... O markaların başarılarına ve süregiden iş hayatlarına ortak olmak... Yaptığım işin ana başlıklarını kısaca böyle sıralayabilirim. Sıra dışı özelliklere veya yeteneğe sahip olan ve çok çalışanlar artık belli bir düzeye gelmiş önemli bir kitlesi olmuş ise iyi bir strateji yöneticisine, marka danışmanına ihtiyaç duyar. Türkiye’nin o günkü konjonktürüne bağlı olarak atılması gereken doğru adımlar veya beklenilmesi gereken zamanları iyi tahlil etmek gerekir. Sektörel birikimimin olması ve beni doğru yönlendiren iç sesimi dinlemeyi biliyor olmam da işimde beni farklı kılan özelliklerim. Alanında eğitimli, tecrübeli ve uyum içinde çalışan ekibimizle birlikte bir yandan çalışmalarımızı sürdürüyor, diğer taraftan yeni projeler üretip hayata geçiriyoruz.

- Oyuncu olmak isteyenler adaylar nereden başlamalı nasıl bir yol izlemeli?

En başta, gerçekten oyuncu mu olmak istiyorlar yoksa popüler olup sosyal medyada takipçi sayısı milyonlara ulaşmış, çok para kazanan biri olarak hayal dünyasında yaşamak mı istiyorlar, önce buna içtenlikle karar vermeleri gerekiyor. Çünkü gerçek bir oyuncu olmak hiç kolay değil. Müşfik Kenter, Genco Erkal gibi pek çok ustanın biyografilerini okumalarını, takip etmelerini tavsiye ederim. Anlık popülerlik ile oyunculuğu lütfen karıştırmasınlar. İşte bu idrake vardıktan sonra meşakkatli yolculuk başlıyor demektir. İnsanı keşfetmeyi, gözlemlemeyi, okumayı, sabırla çok ama çok çalışmayı göze almalılar.

- Oyuncu olmak için konservatuar mezunu olmak şart mı? Yoksa özel atölyeler de yeterli midir?

Konservatuvar okumak şart değil elbette. Doğuştan yetenekli, iyi bir gözlem ile çok çalışarak, oyuncu koçlarından yardım alarak oyuncu olunabilir. Ama bahsettiğim şey, 3-5 aylık kurslar değil elbette. Öyle olsaydı konservatuvarlar kapanır kurslar / atölyelerle idare edilirdi. Hepsinin yeri ayrı tutulmalı diye düşünüyorum. Konservatuvar mezunu olmayan ama çok iyi oyuncular da tanıyorum, istisnalar yok değil. Konservatuvarlar özellikle teknik olarak oyuncuyu hazırlar, sanatın diğer dalları ile de buluşturur, oyuncu adayını disipline eder. Konservatuvar eğitimi alıp mezun olduğunuzda yaşıtlarınızdan en az 10 yıl ileride olursunuz. Bunları tabii ki kendimden ve aldığım eğitimden yola çıkarak söylüyorum.

Yazının devamı...

Erkekler bakımı keşfetti

31 Mayıs 2020

Gözde Yorgun, eğitimini gastronomi ve mutfak sanatları üzerine tamamlamış. Görkem Yorgun ise iç mimarlık okumuş aynı zamanda profesyonel sporcu... Ancak iki kardeş şimdilerde eğitim aldıkları kariyerlerine veda ederek devraldıkları baba mesleğine ve yeni yarattıkları erkek kozmetik markası ‘Marmara Barber’e odaklanmış durumda. İki genç girişimci ile profesyonel sporcu hayatlarından, eğitimlerine ve dünyanın 52 ülkeye ihraç ettikleri markalarının doğuşuna kadar pek çok şeyle ilgili konuştuk.

- Yeni bir marka kurmaya nasıl karar verdiniz?

Görkem Yorgun: Aile şirketinde çalışmaya başladığım ilk yıl, dünyadaki gelişmeleri ve trendleri takip etmek üzere Hong Kong’ta yapılan Cosmoprof Asia Fuarı'nı ziyaret ettik. Ekip olarak yeni projeler ve Türkiye’ye getirebileceğimiz yeni ürünlerin araştırmasını yaptık. Dünyadaki yükselen trendlerine bakarak yeni bir alana girmemizin, halihazırda üretimini yaptığımız kolonyadaki uzmanlığımızı başka bir noktaya taşımaya karar verdik. Özellikle erkek kuaför ağına hitap etmek üzere bir proje geliştirdik. Çünkü kozmetik pazarında kadınlar için yüzlerce marka ve ürün olmasına rağmen erkekler için eksiklik olduğunu düşünüyorduk. Türkiye’ye döndükten sonra hızlıca çalışmaya başladık. Çok iyi hazırlanıp bir sunum yaptık. Babamızdan aldığımız destek ve güç bizi çok heyecanlandırdı. Hemen çalışmalara başladık. Böylelikle yeni bir yola çıkmış olduk.

Gözde Yorgun: Graffiti sanatından ilham alarak yarattığımız, kozmetik sektörüne yeni bir trend getiren markamız, erkek bakımında global bir markaya dönüştü. Üç yıl içinde dünyanın pek çok yerinde kozmetik fuarlarına katılarak ürünlerimizi tanıttık. Toplam 52 ülkeye ihracat ettiğimiz markamızı, bu yıl Türkiye’de de tüketici ile buluşturmaya karar verdik.

- Neden erkek bakım ürünleri?

Görkem Yorgun: Dünyanın pek çok yerinde -erkek ya da kadın- herkes kuaföre gidip bakım yaptırarak deşarj oluyor. Erkek bakım ürünleri halen gelişen bir pazar. O yüzden erkek bakımına odaklanmaya karar verdik. Ürünlerin sloganına gelince ‘Being a barber taking care of the people’ yani ‘berber olmak insanlarla ilgilenmek’...

Gözde Yorgun: Çoğu erkek kişisel bakım ürünlerini marketlerden, online satış portallarından ve kuaförlerinden satın alıyor. Görünen o ki artık erkek kuaför salonlarının yerini barber shop’lar alacak. Birçok ülkede bu dönüşüm başladı. Türkiye’de de örneklerini görüyoruz.

- Erkekler de kadınlar kadar bakımlı mı?

Yazının devamı...

Covid 19 Djiital Sergisi

18 Mayıs 2020

Türk sanatçıların dünya sanat pazarında en doğru şekilde temsil edilmesi ve Türk sanatının sesini daha geniş kitlelere duyurmak hedefleriyle yola çıkan Hub Design; şimdi kendi bünyesinde topladığı sanatçılarla yepyeni bir sergiye imza atıyor. Covid 19 temalı dijital sergide, bu sürecin sanatçılarımızda yaşattığı duygu ve değişimin izlerini süreceğiz. Hub Design kurucusu Gülşah Özperçin ile kısa süreci değerlendirdik...

- Hub Design’in başlattığı Covid-19 temalı online serginiz hakkında bilgi alabilir miyiz?

Serginin ismi, ‘Stream (Akış)’... Sosyal mesafe ve karantina altında olmanın, zamanımızı değerlendirme şeklimize olan etkisi ve içe dönük yaşam biçimimizin sanatçıyı günlük hayatın gerekliliklerinden kopararak tam anlamıyla akış içinde üretim yapmasını zorlaması, sergi yapmaya karar vermemizde önemli rol oynadı. Artsy dijital sanat platformunda yayına açılan online sergimiz, 23 Mayıs Cumartesi gününe kadar sanatseverler ile buluşacak. Sergide 18 sanatçı, toplam 29 eser ile yer alıyor. Sanatseverler için sergi kapsamında pandemi döneminde üretilen veya pandemi teması içeren eserlerden eklektik ve plüralist yapıda bir seçki hazırladık. Her sanatseverin koleksiyonu için kendine yakın bir parça bulabileceği ve her bütçeye uygun eserlerin yer alacağı bu karma serginin eş küratörlüğünü Ayça Okay ve Lara Birgit Kamhi üstlendi.

-Sergide kimler yer alıyor?

Sergide Türk sanatçılardan Bahar Oganer, Barış Cihanoğlu, Cengiz Yatağan, Dicle Çiftçi, Elifko, Fırat Neziroğlu, Gizem Candan, Lal Batman, Leyla Emadi , Manolya Çelikler , Mutlu Başkaya, Ömür Tokgöz, Özge Günaydın, Seydi Murat Koç, Taner Yılmaz ve New York’lu Sanatçılardan Bianca Kann, Charlotte Fox ve Mallory Smith gibi değerli isimler yer alıyor. 2 hafta boyunca Artsy’de yayında kalacak olan online serginin gelirinin bir kısmı COVID-19 ile mücadele için ilgili kurumlara bağışlanacak. Yeni normalimize kavuşamamızla birlikte online serginin Hub Design faaliyet noktaları olan New York, Londra, Paris, İstanbul, Bogota ve Meksiko şehirlerinde çok ayaklı fiziksel sergi olarak gezmesi planlanıyor.

Yazının devamı...

Siz gerçekte kimsiniz?

8 Mayıs 2020

Klinik Psikolog Dr. Şeniz Ünal, ilk kitabı ‘İçimizdeki İnsanlar’da hepimizin içindeki insanlara farklı bir ışık tutuyor. Herbirimizin mutlaka kendisinden parçalar bulabileceği kitapta, teorik bilgilerin yanı sıra Ünal’ın 9 danışanının kişisel deneyimleri ve dönüşümleri anlatılıyor.

- Kitap yazmaya nasıl karar verdiniz? Sizi bu yolcuğa sürükleyen itici güç ne oldu?

Ben psikoloji yolculuğuma klasik üniversite lisans eğitimiyle başlamadım. 20’li yaşlarımın sonunda, kendi yolumu ararken, girdiğim kişisel gelişim yolculuğu, 20 sene sonra beni doktoralı klinik psikolog, psikoterapist yaptı. Entelektüel birikimlerimi, kişisel ve profesyonel deneyimlerimi aktarmayı düşündüm ve kitap ortaya çıktı. Birkaç başlıkta kitabı yazmamdaki nedenleri toparlamam gerekirse…

Bu kitabı yazmamdaki amaçların birincisi regresyon terapisinin nasıl bir terapi olduğunu ve diğer terapi modelleriyle hangi noktalarda kesiştiğini insanlara anlatmak. Hiç kolay bir yöntem değil, iyi yapılması gerekiyor, ciddi deneyim ve eğitim istiyor. İnsan psikolojisini yine çok iyi anlamak gerekiyor. Maalesef medyada biraz ucuzlatılmış bir durumda ülkemizde.İnsanlar bu çalışmayı yapmak isterlerse kimin yaptığına ve nasıl yapıldığına iyi baksınlar demek istiyorum. Ayrıca bilgi birikimimi, deneyimlerimi de aktarmak benden sonra gelenlere borcum diye düşünüyorum.

İkincisi, kendim için yazdım. Lisansı, psikoloji olmayan birisinin de gayet iyi psikoterapi yapabileceğini ve çok da başarılı olabileceğini yazmak istedim. Dünyada bunun pek çok şahane örnekleri olmasına rağmen ancak Türkiye’de çok katı ve sabit fikirli bir bakış açısı var.

Üçüncüsü, kişisel gelişim ve farkındalık için bilinçaltına inmenin önemini yazmak istedim. Maalesef sadece konuşma terapisi denilen ve çoğu zamanda üç beş seans sonrasında bir iç dökme ya da sohbete dönen terapi modelinin de çok faydalı olamayacağını da göstermek istedim. Tabi bir psikanaliz var. Katı kuralları olan dört beş senelik bir terapi, hala fanatikleri var. Ama günümüzün dünyasında kimse haftada birkaç gün dört beş senesini maalesef psikanalize ayırabilecek ne zamana ne de paraya sahip. Dolayısıyla insanlık geliştikçe teknikler geliştikçe her zaman yeni açılımlar oluyor ve çok daha farklı yöntemlerle hem kısa sürede hem de derin bir şekilde farkındalıklar yaşanabileceğini, insanların iyileşebileceğini şifalanabileceğini de göstermek istedim.

Son olarak da başkalarının hikayeleri ilham olsun diye yazdım. Teorik bilginin yanı sıra kişisel deneyimler ve dönüşümler başka insanlarda kapı açabilir, umut olabilir diye düşünüyorum. Kitabın yayınlanmasından çok kısa bir süre geçmesine rağmen bana gelen yorumlar da hep ¨…. hikayesi bana çok benziyor¨ cümleleri yer alıyor. Sıkıntısı olan kişilerin psikoterapiye şans vererek içinde bulundukları kafeslerden çıkabileceklerini hissettirmek istedim.

Yazının devamı...