Altın iğneyle cilt yenileme

15 Ekim 2020

Gelişen teknolojiyle birlikte kendi alanında pek çok yeniliğe kapılarını açan estetik dünyasında neredeyse her gün farklı uygulamalarla karşılaşıyoruz. Pek çok kombine yöntem devreye girerken, artık rüştünü ispatlamış bilinen uygulamalar da altın çağını yaşamaya devam ediyor. Bunlar arasında öne çıkanlardan biri de altın iğne... Şimdilerde radyo frekans teknolojisiyle bir araya gelerek daha az sürede ve daha az hasarla sosyal hayata hızlı geri dönüşü sağlayan bu yöntemle ilgili Dermatolog Dr. Deniz Yavuz, yeni bilgiler paylaştı.

Güneş, her ne kadar mutluluk kaynağı olsa da, yaşımız ilerledikçe cildimize zarar veren bir enerji kaynağı olduğunu artık hepimiz biliyoruz. Kolajen liflerimize zarar veren, yaşlandıran, lekeleri artırıcı etkisini azaltmak mümkün. Güneşin yanı sıra zamana ve yerçekimine bağlı cilt yaşlanması da kaçınılmaz...

Altın iğne işte tam da burada devreye giriyor. Farklı kombinasyonları ile cildin dayanıklılığı artırılması amaçlanıyor. İşlem, cilt yüzeyinde açılan mikro kanallardan kişinin kendi kullandığı serumun, vitaminin, peptit ya da ihtiyacı olan renk açıcı solüsyonların emilimini sağlayarak daha iyi sonuçlar almasına yardımcı oluyor.

Altın İğnenin Uygulama Alanları

Altın iğne uygulamasında cilt altına kontrollü olarak fraksiyonel yani aralıklı mikro iğne matriksi kullanılarak enerji veriliyor. Böylelikle deri altında zamanla azalan kolajen, elastin ve hyalüronik asit üretimi uyarılıyor. Sonuçta daha sıkı, gözeneklerin ve ince kırışıklıkların azaldığı, parlak ve canlı bir cilt elde ediliyor.

Altın iğne uygulamasının etkili olduğu bir diğer alan da akne tedavisinde geç kalınmış ve oluşmuş akne skarları... Yara izlerinin temelindeki bozuk kolajen demetlerini yeniden düzenleyici etkisiyle, akne çukurcuklarının görünümünü iyileştiriyor.

Altın iğnenin pek çok kullanım alanı mevcut. Bunlar arasında ameliyat izlerinin, zamanla kilo alıp vermeye bağlı oluşan cilt çatlaklarının tedavisinde, ince kırışıklıkların azaltılmasında, cilt dayanıklılığının artırılmasında, çene ve boyun bölgesinde sıkılaşma ve yenilenme amaçlı kullanımları öne çıkıyor.

Yazının devamı...

Hollywood’da bir Türk kadın

30 Eylül 2020

O, Hollywood filmlerinin ve dizilerinin arkasındaki Türk kadın görsel efekt sanatçısı. Genç yaşta büyük başarılar elde eden Aksoy, Sabancı Üniversitesi’nde Endüstri Mühendisliği okurken bir yandan da Görsel İletişim dersleri alarak lisansını tamamladı. 2015 yılında San Francisco'da ‘Academy of Art University’de MFA programı aldı. Ardından Minneapolis’e yerleşerek ‘Make’ adlı reklam ajansında görsel efektler sanatçısı olarak çalışmaya başladı. Pek çok önemli Hollywood projesinde yer alan tek kadın baş görsel efektler sanatçısı olan Melis Aksoy ile uluslararası başarıları hakkında konuştuk…

- Öncelikle kendinizden bahsedebilir misiniz?

1990’da İstanbul’da doğdum. Sabancı Üniversitesi’ne Sanat Sosyal Fakültesi’nden giriş yapmama rağmen birinci yılın ardından Endüstri Mühendisliği okumak için Doğa Bilimleri Fakültesi’ne geçiş yaptım. Sanat ile ilgili bir bölüm okumak istiyordum aslında ama daha sonrasında Endüstri Mühendisliği’nin “mezun olduktan sonra birçok alanda çalışabilirsin” mantalitesine kapılıp okumaya karar verdim. Üçüncü sınıfın yazında bölümden mezun olabilmek için bölümle ilgili staj yapmak zorundaydım. Stajın sonunda kesinlikle görsel sanatlar derslerine ağırlık vereceğime ve mezun olduktan sonra sanatı barındıran bir yol alacığıma karar vermiştim. Son senemde de görsel sanatlar dersleri almaya devam ettim, mühendislik derslerimin yanında. 2014 yılında Endüstri Mühendisliği’nden mezun olduktan sonra bir sene boyunca portfolyo hazırlığına girdim.

Dvein Stüdyosu’nun yapmış olduğu Magma/Vein adlı üç boyutlu videosunu gördükten sonra hayal dünyasının gerçekliğe entegre edilme şekli beni çok etkiledi. Arkadaşımdan da ‘Academy of Art University’i duyduktan sonra başvurmaya karar verdim ve 2015 yılında Görsel Efektler ve Animasyon yüksek lisansı okumak için San Francisco’ya geldim. MFA programını efekt sanatçısı olarak tamamladıktan sonra Make stüdyosundan aldığım iş teklifi ile Minneapolis’e yerleştim. Sonrasında da Hollywood’a geçerek yeni bir maceraya heyecanlı bir giriş yaptım. Ben bir FX sanatçısı olarak prosedürel simülasyon, dinamik simülasyon, parçacık ve akışkan sistemleri tasarlar ve oluştururum. Ateş, su, patlamalar, kumaş, saç ve çoğu insanın farkında bile olmadığı çok daha fazlası gibi gerçek dünyadaki unsurların davranışını yeniden yaratmaktan sorumluyum. Oldukça teknik, ancak yaratıcı bir rol olması benim en sevdiğim yanlarından.

- Hollywood ile yollarınız nasıl kesişti?

Hollywood ile yolumun kesişmesi FuseFX ile çalışmamla birlikte oldu. Make stüdyosunda tyFlow adlı ‘plugin’ gelişiminde yer alıyordum. Daha sonrasında plugin’in beta sürümünün çıkmasıyla birlikte görsel efektler dünyasında konuşulması bir oldu. Diğer yazılımların kurulumlarına ihtiyaç duymadan her seviyede kompleks efekti kendi başına ve diğer plugin’lerle desteklendiğinde yapabilmesi endüstride çığır açtı. Aslında tyFlow zaten Particle Flow (pFlow) 3ds Max adlı yazılımın içinde bulunan bir partikül simülasyon eklentisinin geliştirilmiş hali. Başlangıçta pFlow oldukça iyi olmasına rağmen, güncelleme eksikliğinden dolayı zamanla eskiyen, yavaş sonuç veren ve hatalar çıkarmaya başlayan bir eklentiye dönüştü.

Daha sonra ‘Houdini’ gibi bütün efekt paketini içinde barındıran ve prosedürel yönleri sayesinde de en güçlü olmayı başaran yazılım domine etmeye başlayınca 3ds Max / Maya gibi yazılımları kullanan sanatçılar yazılım değiştirmek zorunda kaldılar ya da endüstri standartlarına yetişememeye başladılar. TyFlow cok uzun zamandır beklenen bu gelişimi sundu ve 3ds Max yazılımına katılarak görsel efektler dünyasını hemen büyük bir yer edinmeyi başardı. Bunun ardından Hollywood’da bulunan stüdyolarda tyFlow'u kullanmayı başlayınca, bana ulaşıp benimle çalışmak istediklerini söylemeleri ile yolum Hollywood’a düşmüş oldu.

Yazının devamı...

Mutfağın ‘Nasreddin Hoca’sı

22 Eylül 2020

İki büyük tutkusu vardı; sahnede olmak ve yemek yapmak. İkisini bir araya getirdi, ortaya ‘Yemek Önemli!’ kanalı çıktı. YouTube ve Instagram üzerinden binlerce lezzet tutkununa ulaşan Umut Kanuni, tariflerini birbirinden eğlenceli videolarla sunuyor.

Umut Kanuni, yemek blog’u dünyasının son dönemde yıldızı parlayan isimlerinden. Sosyal medya platformlarında yemek videoları paylaşan Kanuni’nin binlerce takipçisi var. Yalnızca tarif vermekle yetinmiyor, aynı zamanda eğlendirmeyi de amaçlıyor: “Amacım yemek yaparken eğlenmek, eğlendirmek, eğlendirirken de düşündürmek. Benimkisi bir tür modern zaman Nasreddin Hoca’lığı.”

NEW YORK’TA EĞİTİM ALDI

Lise yıllarında amatör olarak tiyatroyla ilgilenen Umut Kanuni, asıl tutkusunun yemek yapmak olduğunu söylüyor: “Saint Joseph Fransız Lisesi mezunuyum. Lisedeyken Türkçe ve Fransızca oyunlarda oynadım. Sonrasında aile şirketimizde görev alabilmek için Koç Üniversitesi’nde İngilizce İşletme okudum. Fakat asıl tutkum yemek yapmaktı. Üniversiteden sonra New York’taki aşçılık okulu International Culinary Center’da (eski ismi ile FCI) Mutfak Sanatları ve Restoran Yönetimi okudum. Türkiye’ye döndükten sonra yaklaşık bir yıl mutfak şefliği yaptım. Fakat sektör hayal ettiğimden çok farklıydı. Ben de aile işim olan kimya sanayisine geri döndüm.”

Yetenekli lezzet tutkunu, büyük ilgi gören kanalının nasıl doğduğunu ise şöyle anlatıyor: “Aile şirketimizde 5-6 sene çalıştıktan sonra, kariyer değişikliği yapmaya karar verdim. Sahnede olmak, lise yıllarımdaki tutkumdu. Yemek yapmak ise hep en büyük tutkum oldu. Bir yıl önce, bu iki tutkumu bir araya getirerek kendi YouTube kanalımı açmaya karar verdim. Böylece hem yemek yapabilecek hem de kamera önünde olarak insanlarla tariflerimi, hayatla ilgili düşüncelerimi, anılarımı paylaşabilecektim. Ve kısa sürede beklentimin üzerinde bir ilgiyle karşılaştım.”

“MUTFAKTA ÖZGÜRÜM...”

Umut Kanuni’nin mutfağında dünyanın farklı yerlerinden lezzetler pişiyor: “Aldığım mutfak eğitimi, Fransız Metodolojisi... Fakat yemekle ilgili asıl tutkum dünyayı dolaşıp, farklı mutfakları tatmak olduğu için programda da takipçilerim ya da canım ne isterse onu pişiriyorum. Herhangi bir mutfağa veya disipline bağlı kalmamak bana kendimi özgür hissettiriyor.”

Yazının devamı...

Sizin kaş formunuz hangisi?

15 Eylül 2020

Kaş tasarımı son dönemde özellikle kadınların en çok tercih ettiği kalıcı uygulamalar arasında. Ancak çok iyi yapılabildiği gibi hatalı yapılmış uygulamalar da pek çok kişinin hayatını kabusa çevirebiliyor. Makyaj sanatçısı ve kalıcı makyaj eğitmeni Burçin Göksu, doğru kaş tasarımını ile ilgili tüm detayları anlattı…

- Kaş biz kadınlar için neden bu kadar önemli?

Aslında hem kadınlar hem de erkekler için kaş bir ifade organı. Bizim duygumuzu, düşüncemizi, yorgunluğumuzu, dinç görünmemizi kısaca her duygu durumunu kaşlar gösteriyor. Ne yazık ki ırka bağlı olarak Türk kadınlarının kaşları biraz daha seyrek. Erkeklerde nasıl kellik varsa kadınlar da maalesef kaş dökülmesiyle erken yaşta tanışabiliyorlar.

- Acaba bu dökülmelerin biraz da kaşları aldırmayla bağlantısı olabilir mi?

Ergenlik döneminde kadınlığı temsilen ilk kaş alınır. Aslına bakarsanız böyle sosyolojik bir baskı var genç kızların üzerinde. Kadınlığa geçişi ispatlama ve gösterme çabası denebilir buna. Bu yüzden kaşlar çok erken yaşlarda deforme olabiliyor. Oysa dünyanın pek çok ülkesinde kaşlara bakış bizden çok farklı. Bir kaş eğer güzel ise almaya gerek yoktur.

- Dönem dönem moda ve güzellik trendlerinin etkisiyle de kadınlar kaşlarını aldırma eğiliminde olabiliyor? Bir dönem çok ince kaşlar moda idi mesela…

Ben bu konuyla ilgili olarak pek trendlere sıcak bakmıyorum açıkçası. Bana göre kaş bir ifade organı ve kişiye özel bir formu vardır. Herhangi birinin kaşlarını beğenip, aynı kaş şeklini kendinize uyguluyor olmanız ya da bunu trend olarak sürdürmeyi doğru bulmuyorum. Çünkü benim için kaşların vücudunuzun başka bir organından farkı yok. Dolayısıyla kaş bir trend değil kişinin karakterini temsil eder. O yüzden herkesin kaş yapısı birbirinden farklıdır, hatta kişinin iki kaşı bile aynı değildir.

Yazının devamı...

Influencer nasıl olunur?

8 Eylül 2020

Dijital çağın etkilerini en derinlerimize kadar hissettiğimiz bu dönemde meslekler ve mesleklere ilgiler de hızla dönüşüm yaşıyor. Daha önceden doktorluk, mühendis gibi meslekler ilgi toplarken şu an gençler tamamen dijital çağa ayak uydurarak influencer olmaya yöneliyor. TEM Agency kurucusu ve CEO’su Temuçin Ünalp, konuyla ilgili sorularımı yanıtladı...

- Öncelikle, son yıllarda oldukça ilgi gören ve pek çok kişinin kendi çapında olmaya çalıştığı ‘influencer’ ne demek ve ‘influencer’ olmanın kuralları neler?

Gerçek anlamda ‘etkileyen/influence’ gücü olan dijital yetenekler, takipçisi üzerinde ‘o da benim gibi biri’ hissini yarattığı için çok seviliyor, dijitalde her hareketi izleniyor ve bu gücünü tüm sosyal platformlara yayabiliyorlar. Influencer’ın takipçilerine karşı samimiyet ve yakınlığını kaybetmemesi, sürdürülebilir bir başarı için olmazsa olmaz kurallardan diyebilirim.

- ‘Inlfuencer’ tam olarak ne yapar?

Influencer olmak kolay ve zahmetsiz bir işmiş gibi algılanıyor çoğu zaman. Ancak sıkı disiplinli çalışılan birçok işten pek farkı yok. Yola nasıl başlanır diye soruyorsanız, öncelikle uzman olduğunuz/ilgi duyduğunuz bir alan seçmeniz gerekiyor. Bu video oyunlar olabilir, filmler olabilir, makyaj olabilir vb. Liste sonsuz. Askeri araçlarla ilgili içerik üretenler bile var.

- Günümüz sosyal medya platformları arasında en ilgi çeken hangisi? Sizin geleceğin ‘influencer’ları için bu konudaki önerileriniz neler?

Her platformun kendi dinamiği var, Instagram daha hızlı anlık yönetilebiliyorken, YouTube ciddi emek isteyen, fikir bulma ve video edit süreçleri gerektiren ve düzenli içerik üretimini durdurduğunuzda çok hızlı şekilde öneri algoritmasında geri plana düşebileceğiniz bir platform. Canlı yayın platformları ise apayrı bir mecra, yayın açıp takipçilerinizle anlık birebir iletişim kuruyorsunuz, kolektif bir muhabbet yaratıyorsunuz. Dolayısıyla hangi platforma yönelmek istediğinize karar verin, profillerinizi düzenlemek ve ilgi çekici bir hale getirmek için zaman ayırın ve yaratıcılığınızı kullanın. Her zaman güncel ve yaratıcı kalın. Ve tabii alacağınız yorumlardan çabuk etkilenip erken pes etmeyin, bu uzun bir yol. Sürekli üretmeye devam edin.

Yazının devamı...

Kireçlenmeye karşı egzersiz

1 Eylül 2020

Modern yaşamın getirdiği kolaylıklardan dolayı fiziksel olarak daha az hareket ediyoruz. Bunun bize ciddi bir bedeli var; vücudumuzdaki kas miktarı azalması yani sarkopeni... Kas miktarımız azalınca kalça, diz, ayak bileği gibi yük taşıyan eklemlerimize daha fazla yük biniyor. Bununla birlikte yanlış beslenme alışkanlıklarının getirdiği obezite ve çalışma koşullarından kaynaklanan hareket azlığı, ilerleyen yaşlarla ortaya çıkan eklem kireçlenmesi (osteoartit) görülme sıklığı da pek çok kronik hastalık ile birlikte gittikçe artıyor. Bu süreçte doğru bildiğimiz yanlışlar ve neler yapılmalı noktasında Ortopedi ve Travmatoloji Uzmanı Op. Dr. Utku Erdem Özer’e sordum...

- Eklem kireçlenmesi nedir ve neden oluşur?

Eklem kireçlenmesinin en sık sebebi, bilinen herhangi bir sebep olmadan eklem kıkırdağının bozulmasıdır. Bu grup hastaların yüzde 90’ ından fazlasını oluşturur. Bilinen sebeplerin çoğu mekanik sorunlardır . Özellikle bacaklarında ileri derecede açısal bozukluklara sahip hastalarda diz kireçlenmesi sıklıkla görülür. Nedeni, üst taraftan gelen yüklerin diz ekleminin bir tarafında toplanıp, yükün eşit dağılmamasından kaynaklanmasıdır. Eklemin o bölgesindeki kıkırdağın fazla aşınmasına sebep olmasıdır. Diğer taraftan menüsküs yırtığı nedeniyle ameliyat olup, yırtığın dikilme şansı bulunamayıp menüsküsün bir bölümü veya tamamına yakını çıkarılmışsa, diz eklemi kireçlenmesi olma ihtimali yüksektir. Hastalarda özellikle yürüme, merdiven çıkma ve koşarken ağrılarında artma gözlemlenir.

- Egzersiz yapmak, hafif ve orta düzeyde diz kireçlenmesine zarar verir mi?

Toplumda eklem kireçlenmesi görülme sıklığı arttıkça, bu hastalığın tedavisi ile ilgili önyargılar da artmaktadır. Dizinizde eklem kıkırdağı kireçlenmesi (osteoartrit) olduğunda, ilgili branş doktorlarının çoğu koşmamanızı ve egzersiz yapmayı bırakmanızı ister. Dizdeki sorununuzun nedeninin, mekanik yıpranma ve kıkırdakta yırtılma olduğunu düşünürler. Hastaların önemli bölümü eklem kireçlenmesi yaşadığında, diz ağrılarının egzersizle daha da kötüleşeceğini düşünürler. Aslında, çoğu zaman tam tersi geçerlidir. Egzersiz yapmanın, hafif ve orta düzeyde diz kireçlenmesinin en etkili tedavi seçeneklerinden olduğu kanıtlanmıştır.

- Dünya’da bu konuda araştırma ve uygulamalar ne yönde?

Yapılan araştırmalar, koşu sporu ve direnç egzersizleri sonrası, eklem kıkırdağı için zararlı olan kimyasalların diz eklemi içinde azaldığını göstermiştir. Aynı zamanda koşu sporunun diz eklemi kıkırdak sağlığını olumlu olarak etkilediği sonucu da çıkmıştır. Yani, eklem kıkırdağımız düzenli yüklenmeleri sevmektedir. Yine çoğu araştırma, eklem kıkırdağının yapısının egzersiz ile olumsuz olarak etkilenmediğini, diz ağrısının egzersiz ile daha iyi duruma geldiğini göstermiştir. Egzersiz ağrıyı azaltıp kuvveti artırır ve kas kaybını önler. Aynı zamanda hayat kalitesini artırarak cerrahi tedaviyi geciktirebilir.

Çoğu insan koşmanın, diz ekleminin kireçlenmesine ve eklem kıkırdağının yıpranıp aşınmasına neden olacağını düşünür. Sağlıklı yaşam, eğlence amacıyla koşan koşucular ve 40 yıldan uzun süredir haftada ortalama 35 kilometre profesyonel düzeyde maraton koşanlarda dahi; diz ekleminde, eklem kıkırdağı hasarı ilişkisi saptanmamıştır. Ayrıca, koşunun kas iskelet sistemi yaşlanmasının fonksiyonel yönlerini yavaşlattığı görülmüştür. Egzersiz, bozulmaya başlayan diz kıkırdağı ya da diz eklemi kireçlenmesi olan hastalar için en iyi tedavidir. Koşmakla ya da yürümekle diz kıkırdağı yıpranmaz.

Yazının devamı...

Mesleği: Yemek stilistliği

24 Ağustos 2020

Özgün bir tarif geliştirici, yemek stilisti ve yemek fotoğrafçısı. Sanat ve tasarım alanındaki akademik hayatının ardından tasarımcı karakterini, ruhunu ve bakış açısını yemek üzerine odakladı. Basit, sade, yaratıcı ve ekonomik tariflerini kendi tarzında fotoğraf ve sunumlarını sosyal medya platformlarında paylaşıyor. Yemek üzerine editörlük yapıyor, dergilere özel tarifler, sunumlar ve fotoğraflar hazırlıyor. Zeynep Dinç’in hikayesini kendi ağzından dinledim…

- Bu işe başlama hikayeniz…

Tasarıma tutkuyla yaklaşan her tasarımcının hayalidir kendi ismiyle tasarım yapabilmek, kendi kararlarıyla üretebilmek ve yarattığı ürünün her aşamasında söz sahibi olabilmek. Hedefim, bu hayali gerçekleştirmekti. Kendime sorduğum soru, 'Tasarımcı kimliğimle, ismim tarzımı, tarzım ismimi nasıl çağrıştırabilir?' sorusuydu hep. Ama bir tarafta da gerçeklerim vardı. Maddi imkanlarım kısıtlıydı; tasarım ofisi, stüdyo, ekip, ekipman... Hiçbirine sahip değildim. Sahip olduğum şey; yıllarca emek harcadığım bir kariyer çizgisini noktalayıp yeni bir yol çizmek için cesaret, sabır ve inancımdı.

- Çalışma alanınız neresiydi peki?

Tasarım atölyesi olarak kullanabileceğim tek yer evimdi. Sürdürülebilir ve istikrarlı bir üretkenlikle tasarım yapabileceğim ve kendi tarzımı anlatabileceğim bir alan yaratmak için atölyemi mutfak olarak seçtim. Benim için bambaşka bir meslek olan yemek stilistliğinde buldum tasarımcı kimliğimi. Her ne kadar görsel sanatlara hakim bir tasarımcı olsam da, ben bu işe sıfırdan başladım. Yaklaşık 4,5 yıl önce Instagram’da kendime bir hesap açtım. Hayallerim vardı ama iddiam yoktu. Sadece odaklandığım şey aktif tasarım yapabilmek, her gün yeni bir şey üretebilmek, yeni olduğum bu alanda bir tarz yaratıp bunu paylaşabilmekti. Tasarımın bu alanını kendi başıma keşfetmeye başladım. Ne bir referansım ne de bu alanda çalışan bana rehberlik yapabilecek biri vardı çevremde. Cesaret, sabır ve inançla çıktım yola...

- Kendinizi yemek stilistliği konusunda nasıl geliştirdiniz?

Daha önceden sosyal medyaya da uzaktım, Instagram'ı kendi hesabım ile tanıdım. İlk iki senem mesleki temel kuralları kendi kendime öğrenmeye çalışarak geçti. Teknoloji, fotoğraf, styling, malzeme trendleri, gastronomi ve beslenme konularında kendimi ve ufkumu geliştirdim. Bana rehber olabilecek yerli ve yabancı şefleri, yemek stilistlerini ve fotoğrafçılarını, yaratıcı ev aşçılarını, lokomotif Instagram yemek sayfalarını ve trend belirleyici platformları belirledim kendime. Ödev gibi... Her gün takip ettim bu hesapları.

Yazının devamı...

Zamanı yüzünüzde dondurun

14 Ağustos 2020

30’lu yaşlardan itibaren biz kadınların en büyük savaşı, kırışıklıklara karşı açtığımız savaş… Bir süredir de bu savaştaki en büyük silahımız artık sadece botoks değil. Dünyada pek çok kadının benimsediği farklı teknolojik alternatiflerle daha genç ve sağlıklı bir cilde sahip olmak mümkün. Günümüzde kadınlar, güzelliklerini korumak için teknolojinin onlara sunduğu en yeni uygulamalara yönelmiş durumda. Bunlar arasında öne çıkan uygulamalardan biri de yüzde anında dolgu ve botoks etkisi yaratan, iğnesiz bir yöntem olan ‘Frozen Face’ uygulaması… Uygulamanın detaylarını Bouquet Beauty Lab Güzellik Danışmanı Buket Aydın’dan öğrendim…

- Cilt gençleştirme yöntemleri arasında yeni teknolojiler arasında hangi uygulamalar öne çıkıyor?

Cerrahi olmayan, cerrahi uygulamalara alternatif bir yöntem olarak yüzde anında dolgu ve botoks etkisi yaratan iğnesiz bir uygulama olan ‘Frozen Face’, soğuk başlıklı elektro porasyon denen iki etaptan oluşan bir lifting-antiaging ve sıkılaşma bakımı olarak öne çıkıyor. Radyo frekans ısısıyla birleşen bu uygulamada ilk etapta kolajen doku uyarılıyor ve ısı yardımıyla sıkılaştırıyor. İkinci etapta ise elektro porasyon ile deri üzerinde mikro kanallar açılarak cildin ihtiyacı olan serumlar, cildin alt katmanlarına iletiliyor. Böylelikle kısa bir süre zarfında cilde gerekli nem de sağlanmış oluyor. Yüz germe ameliyatlarına alternatif sayılabilecek bu uygulama, operasyon düşünmeden önce kişilerin mutlaka tercih etmesi gereken bir yöntem diyebiliriz.

- Hangi durumlarda bu yöntem tercih edilmeli?

Tüm yüzde lifting, ince kırışıklıkların açılması, kalın kırışıklıkların ise hafifletilmesi, nazolabiel çizgilerin dolması ve deride genel anlamda sıkılaşma, gençleşme ve ışıltı sağlanması için tercih edilebilecek toplamda 4 seanslık yöntemlerden biri. Uygulamada kullanılan dört ayrı serum var. Bunlardan biri yaş sebebiyle ortaya çıkan lekelenmeler üzerinde oldukça etkili ve çok iyi sonuçların alındığı bir uygulama. Kişinin ihtiyacına göre her seansta farklı serumlarla ilerleniyor.

- Kimler bu uygulamayı yaptırmak için uygundur?

Kırışıklıklarından ve yüzündeki elastikiyet kaybından şikayetçi olan herkes bu yöntem için uygundur. Çünkü tamamen anti aging bir yöntem olarak öne çıkıyor.

Yazının devamı...