Atina’nın en sevmediği renk gri

Atina'da şu sıralar en sevilmeyen renk sorusunun cevabı gri olur.

Rengin kendisine değilse de adını verdiği dosyaya takılmış durumda Yunan medyası.

Ege'de Lozan Antlaşması'nın Yunanistan'a devretmediği toplam 152 ada ve adacık var.

Dosya, Türk Dışişleri Bakanlığı'nın internet sitesinde, “Anlaşmalarla Yunanistan'a Devredilmemiş Ada, Adacık ve Kayalıklar” diye anlatılan bir bölümde duruyor ve Ankara diplomatik görüşmelerde bu durumu "Gri alanlar" olarak tanımlıyor. Yunanistan bu tanımlamadan hiç hoşlanmıyor ve ne zaman bir SİHA o ada ve adacıkların üzerinde uçsa kıyametler kopuyor.

Son kıyameti önceki gün Kandeloussa adacığı üzerindeki uçuş nedeniyle kopardılar, "Yılbaşından beri bu dördüncü uçuş,
Ankara oraları işaretliyor" diye başlık atıyorlar.

Gelecek sene de Lozan Antlaşması'nın 100'üncü yılı ve Atina, Türkiye'nin Ege'deki gri bölgeler tartışmasını tırmandıracağından oldukça emin.

Oysa Türkiye bir süredir Atina'yı daha rahatsız edecek bir Lozan gündemi üzerinde duruyor.

O da Yunanistan'a devredilen ama silahlandırılması yasak olan adaların durumu. Özellikle Çeşme'nin hemen dibindeki Sakız Adası'nda yapılan tatbikatlardan sonra Türkiye, Lozan Antlaşması'na göre silahsız olması gereken adaların durumunu daha çok gündeme getiriyor.

Doğu Akdeniz'de ve Ege'de Türkiye'ye karşı zafer kazanmış Yunanistan havası gitti, yerine Türkiye'nin bir sonraki adımı ne olacak havası geldi.

Kötü olan, Yunan medyasında moraller iyi olduğu zamanda da kötü olduğu zamanda da Türkiye ile bir konuşalım, Ege barış denizi olursa, bundan iki ülke de kazanır diyen kimsenin çıkmaması.

Dost gözü-dalkavuk gözü

- “Bir dost gözü kötülük görmez dostunda.

- Bir dalkavuğun gözüdür o görmeyen, kötülük dağlar kadar büyüse bile karşısında.”

Yukarıdaki replikleri William Shakespeare’in 1599 yılında yazdığı Julius Caesar oyunundan aldım.

Beş perdelik, ana karakteri oyuna adı veren Sezar değil Marcus Brutus olan bir oyundur bu.

Brutus, dostluk, vatanseverlik ve onuru arasında karmaşık duygular yaşar.

Girişteki replikler de Antonius ile Brutus arasında geçen konuşmanın en can alıcı yeridir aslında.

Acı ama Türkiye’de 27 Mart haricinde tiyatro konuştuğumuz tek gün önceki gün yaşandı.

Onda da tiyatronun kendisini değil, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun “Tiyatro oynamaya kalkmasınlar” cümlesine oyuncu Fırat Tanış’ın gösterdiği tepkiyi konuştuk. Tiyatroyu daha çok konuşmak ve hatta eski tekstleri okumak hepimize çok iyi gelebilir.

Niye diyeceksiniz, Güngör Dilmen Kalyoncu’nun “Kurban” eseriyle bitireyim o zaman yazıyı:

Balıkesir’de, Gönen’in bir köyünde üzerine kuma getirilen Zehre kadın düğün alayına kapıyı açmaz.

Onu ikna etmek için devreye girenlerden biri de köy muhtarı olur ve “Peygamber efendimiz bile eşinin üzerine kaç hanım aldı, aç kapıyı
Zehra Hatun” der.

Anadolu bilgeliğiyle Zehra Hatun cevap verir:

“Peygamber efendimizin bütün dediklerini tuttuydunuz da, bir karı üzerine karı almak kaldı, öyle mi?”

Tiyatroyu daha fazla konuşmak, seyretmek için bir başka örneğe daha gerek yok herhalde.

Aşk ile şehveti karıştıran cehalet

“Gerçeğin harika ama dua et uzaktasın, yoksa yatakta ve takatin de yokken cezalandırırdım seni. Ağlama, ceza her zaman kötü olmayabilir.”
İlk cümleyi bir profesörün “çiftleşmek” istediği öğrencisine yazdığı mesajlardan aldım.

Çiftleşmek lafını, bilerek kullandım zira mesajların tamamı duygusuz ve cinsel göndermelerle dolu. Fakat mesajlarda takıldığım bir başka nokta daha oldu.
Bir başka mesajda öğleden sonra olması gerekirken

“Öyleden sonra” diye yazmış bu profesör. Prototip hatalardan biridir bu, tıpkı eğlence yerine eylence, şarj yerine şarz, herkes yerine herkez yazmak gibi dil zafiyetini gösterir.

Atina’nın en sevmediği renk gri

Gülşen’in sahne kostümü

1980’lerde Madonna’nın sahne kostümünü tartışıyordu Reagan muhafazakârlığını yaşayan ABD.

2022’de Gülşen’in sahne kostümünü tartışıyoruz.

Magazin her zaman tartışacak konular bulur, isteyen de izler okur.

Kötü olan, Gülşen’in sahne kostümünü ya da Şeyma Subaşı’nın Mısırlı sevgilisinin gerçekten zengin olup olmadığına dair tek günde konuştuklarımızın, yurt dışına giden yetişmiş insan kaynağımız, binlerce doktor ya da öğretim görevlisine dair tüm yazılıp çizilenlerden daha fazla olması.