Mavi Liman’dan İbrahim Kalın’a...

Bugün adı Radyo D olan Radyo Kulüp’te, Mavi Liman’ı ilk yaptığım zaman Mart 1995’ti.

Dönemine damga vuran şiir programlarından biriydi, mikrofonu Murat Uygun devretmişti bana.

Her pazartesi gecesi programı yapar, tüm hafta çuvalla gelen mektupları okur, bir kısmına cevap da yazardım.

Programın favori şarkıları vardı, hafızamda Sertab Erener’in Yalnızlık Senfonisi ve Cem Karaca’nın Bekle Beni’si var.

Bir de her okuduğumda, canlı yayın telefonlarının üzerindeki ışıkların deliler gibi yanıp söndüğü mısralar vardı.

Bir Nâzım Hikmet’in Tahir ile Zühre Meselesi’ni, özellikle de “...Hatta sevda yüzünden ölmek de ayıp değil” mısrasını severdi dinleyici.

Mavi Liman’dan İbrahim Kalın’a...

Bir de Necip Fazıl’ın “Ne hasta bekler sabahı, Ne taze ölüyü mezar. Ne de şeytan bir günahı, Seni beklediğim kadar.”

Bu iki şiir yön verirdi mektuplardaki hikâyelere, haksızlık etmeyeyim, Ahmet Erhan’ın “Buz Üstünde Yazılan Şiir”i de çok yer tutardı.

Cumhurbaşkanlığı Sözcüsü İbrahim Kalın, “Necip Fazıl ile Nâzım Hikmet’i kavga ettirmek zorunda değiliz” dedi ya, oradan geldi aklıma tüm geçmiş ve bu mısralar.

Kötü huyumuz, Osmanlı ile Cumhuriyet’i mukayese ederek başlamıştı,

Abdülhamid ile Atatürk’ü kıyaslayarak zirveye ulaştık.

En son bir türküye eşlik eden saza kadar daralttık çektiğimiz sınırları ki bundan ötesi de olamaz zaten.

Kazananı olmayacak kavgalar etmeye, rekabet ile düşmanlık arasındaki farkı ıskalamaya devam ediyoruz.

İbrahim Kalın, Nâzım Hikmet ile Necip Fazıl üzerinden özetlemiş durumumuzu.

Ne söylediğine bakmadan, sadece İbrahim Kalın söyledi diye bu cümleye de karşı çıkanlar olacaktır mutlaka.

Tam aksi seçenek de mevcut, İbrahim Kalın, ayrıştırıcı bir cümle kursa, sırf o söyledi diye cümleye destek verenler de çıkacaktır.

Türkiye kaybederse, PKK ya da DAEŞ terörü, ABD ya da Almanya’nın sıkıştırmaları değil, bu tahammülsüz yüzünden kaybedecek.

Atatürk’e hakaret ve eğitim sorunumuz

Ben seviyorum diye, bu ülkede yaşayan herkes Mustafa Kemal Atatürk’ü sevmek zorunda diye bir cümle kurmam.

İtalya’nın Almanya’nın diktatörlüklere evrildiği bir dönemde, tam iki kere çok partili hayata geçmeyi denediğini bildiğim için, Mustafa Kemal Atatürk’ü eleştirenlere, neden eleştiride bulunuyorsunuz da demem.

Bu tarz insanlardan uzak durduğum gibi, Mustafa Kemal Atatürk’ün insanüstü bir varlık olarak göstermeye çalışanlardan, çocuklara temizliği öğretmek için Atatürk adına kitap yazıp servet sahibi olanlardan, siyasi beceriksizliklerine “Ama Atatürkçüyüm” diye kılıf bulanlardan da uzak dururum.

Ama bu ülkede “İmam” unvanı olan biri  Mustafa Kemal Atatürk’e “Zalim ve kâfir” dediğinde kafamda alarm zilleri çalıyor.

Demek ki din eğitimi verirken nankörlükle ilgili onlarca ayet olan Kuran-ı Kerim’i doğru öğretemiyoruz çocuklara.

Demek ki bu ülkede yakın tarihimizi, işgali, zulmü tarih derslerinde hiç öğretememişiz çocuklara.

LÖSEV’den rica

LÖSEV’in uzun zamandır radyolarda dönüp duran bir spotu var. “Lösemiymiş hastalığımın adı” diye başlıyor spot, devamı hafızamda yok zira ne zaman duysam radyonun sesini kısıyorum.

Can alıcıdan çok can yakıcı bir spot o.

Hayatın normal akışında iyileşmiş bir çocuğun sesinde o kadar derin bir hüzün değil sevinç olur.
Haksızlık etmiş olmayayım diye haftalardır yazmıyordum, dün bir yerde konusu açıldı, bir sürü insan benimle aynı tepkiyi veriyor, radyonun sesini kısıyormuş.

LÖSEV’in çok önemli bir görevi yerine getirdiğini biliyorum ama yardım sadece can acıtarak değil yaşam sevincine ortak ederek daha fazla motive etmek mümkün insanları.

Demokrasi ne işe yarar?..

Ülkenin birinde ailelerin ikiden fazla çocuk sahibi olabileceğine karar verdi devlet. Bir başka ülkede, erkeklerin saç tıraşına, kadınların takacakları şalın rengine karar verdi devlet.

Bunların hepsi 2021 yılında oldu.

Türkiye’deki demokrasi tartışmalarında aklımızda olsun diye yazayım dedim.