Fikrim geldi!

3 Mart 2021

Fikirler gelir, bir anda insanın içinde ampuller yanar, yüzüne kocaman bir gülümseme yerleşir, hücrelerinin her biri bir anda dans etmeye başlar. O kadar çok hatırlıyorum ki “Bir fikrim geldi” diyerek arkadaşlarımı aradığımı, ballandıra ballandıra fikrimi anlattığımı ama bir süre sonra hepsini unutup gittiğimi. Arkadaşıma anlattıysam yine iyi, az da olsa hatırlamak için şansım var, arkadaşım “Senin o fikrin ne oldu?” diye sorabilir, bana detayları hatırlatabilir ama duşta ya da tam uyanmak üzereyken, uykuyla uyanıklık arasında ya da meditasyonda geldiyse fikrim işte o kaybolmaya yatkın. Hayır, kaybettiğime üzülmek yetmiyormuş gibi bir de sonra o fikrimi bir başkasının yaptığını gördüğümde hissettiğim duygu var ya, işte o çok da sevimli bir şey değil. İşin yoksa otur bir de o duygudan arınmaya çalış…

Yazmak için farkındalık, farkındalık için yazmak diyorum ya her zaman şimdi yine diyeceğim ve ekleyeceğim; Hatırlamak için yazmak, yazmak için hatırlamak gerek.

Fikir seni heyecanlandırıyorsa ona özen göstereceksin. Sen ona özen göstermezsen o sana neden göstersin? Neden senin yanında büyüyüp serpilmek istesin? Neden geçici bir heves olup yok olmak istesin? Elbette kendisini sarıl sarmalayacak olan birinin yanında olmak isteyecek ki can bulsun.

Ondan sebep yazmak en güzeli.

Yatağın başında, çantanın içinde, elinin altında hep bir defter ya da bir kalem olsun. Yaz fikrini. Yazamıyorsan da kaydet, artık hepimizin elinde bir akıllı telefon. Onlar da bizim aklımızı başımızdan alıyorlar ya neyse, o başka bir yazının konusu.

Yazdığınızda, fikrinize bir de dışarıdan baktığınızda sizi ilk aklınıza geldiği an kadar heyecanlandırmadığını fark edebilirsiniz. Bu da önemli bir aşama bana kalırsa. İnsan enerjisini vereceği yönü iyi seçmeli.

Yazdıkça o fikre ne kadar odaklanabildiğinizi fark edersiniz. O fikrin hayatınızdaki yerini anlarsınız. Yazdıkça fikrinizin nerelere evrildiğini, ne yollara saptığını, nasıl şekil değiştirdiğine tanık olursunuz. Yazdıkça yeni bakış açıları geliştirmek için alt yapı oluşturursunuz. Yazarken hissettiğiniz duygular, bedeninizde oluşan hisler, bedeninizin aldığı şekil, kağıt kalemle yazıyorsanız yazınızın şekli size fikrinizin sizi ne kadar beslediği ile ilgili mesajlar verir. Bu mesajlar kıymetli. Fikirler kıymetli. Her eylem farkında olduğumuz ya da olmadığımız bir fikirle başlıyorsa ona özen göstermemiz bizim hayrımıza değil mi?

Fikriniz geldiğinde siz neler yapıyorsunuz?

Yazının devamı...

Hayatım roman olur

16 Şubat 2021

“Bir anlatsam roman olur.” Kaç kere geçirdiniz içinizden ve hatta belki de dışınızdan, kaç kere duydunuz bir başkasından? Yoksa siz, “Hayatım çok sıradan, anlatacak hiçbir yanı yok, geldik gidiyoruz işte,” diyenlerden misiniz?

Öyle ya da böyle her birimiz bu yaşamdayız. Her birimiz kendine özgü ve biricik bir hikâyenin parçalarıyız. Hikâyenin iki perdesi var; bir tanesi şimdiye kadar yazılmış ve oynanmış olan, bir diğeri şimdiden sonra yaşayacağımız bölüm. Kendi adıma, durup ilk perdeye baktığımda başkaları tarafından yazılmış bir hikâyeye acemice uyum sağlamaya çalıştığımı farkına vardım. Bana ait olmayan kostümlerin üzerimde nasıl sakil durduklarını, beni boğduklarını, dar gelen etekler yüzünden adım atamadığımı, bol paçaların içinde kaybolduğumu fark ettiğimde başımdan aşağı kaynar su döktü birileri. Canım yandı. Her yanım yara bere içinde kaldı. Ağlamaktan içim çıkıyor sandım. Bir daha nefes alamayacağım diye geçirdim içimden.

Yazdıklarımı yırtıp çöpe atmak istedim. Yazılarımın içinde gizlenmiş, bazen gizlenmeye bile gerek duymadan ortaya çıkmış bağıra çağıra bana “çakma beni” anlatan ifadeleri yok etmek istedim. Farkındalık dediğin şey iyi güzel ama çok yabancı. Ya da bana öyle geldi ilk karşılaştığımız zamanlarda, belki herkese öyle olmuyordur. Ben ancak kendi hikâyemi yazabilirim, öyle değil mi?

Hikâyemi yazarken fark ettim aslında bugüne kadar bana yazılan hikâyenin içinde nasıl kaybolduğumu. O zaman dedim ki ikinci perdeyi ben yazacağım. En azından yazmaya gayret edeceğim. İyi ki yırtıp atmamış yazdıklarımı, bana rehber oldu her biri. Gerçek beni bulmak için gerçek olmayan, ben sandığım kimliğimden yola çıkmak için her kelime ışık oldu. İyi ki…

Yazdıkça insan kendini tanıyor, kendi gerçeği ile tanışıyor, önce bir yabancı geliyor sonra alışıyor ona. Yazdıkça insan dışarıdan bakıyor olana bitene, şahit oluyor yaşanılana. Kişiselleştirmeyi bir yana bırakıp, olanı olduğu gibi izleyebiliyor, film izler gibi. İlişki, ilişki diye ağlarken yazdıkça kendiyle ilişki kuruyor. Hadi bir de ahkâm keseyim, beylik bir laf edeyim; insan kendisiyle ne kadar berrak bir ilişki içinde olursa diğerleri ile kurduğu ilişki de o kadar berrak, o kadar kucaklayıcı oluyor. Hikâyesini anlattıkça güçleniyor insan. Bana öyle oldu. Kabul, anlattıkça fark ettim, o hikâyenin benden ziyade “ben” zannettiğim kişiye ait olduğunu ama bu farkındalık beni hikâyenin devamına taşıdı, taşıyor.

Yazmak büyük tutku benim için… Ve farkında olmak… Ondan sebep; “Yazmak için farkındalık, farkındalık için yazmak” diyorum hep. İster geçmiş hikayeni, ister bundan sonra yaşayacağın hikayeni yazıyor ol FARKINDALIK ana kaynağın.

Denemek isterseniz bana yazın. Birlikte keşfe çıkalım… Reklama girer mi bilmem ama ‘Yazarak Farkındalık’ atölyelerim pek keyifli geçer. Beklerim.

Özlem Çetinkaya

Yazının devamı...

Sabah insanı mısın, akşam insanı mı?

3 Şubat 2021

Sabah insanı mısın, gece mi? Ben sabah insanıyım. Aklım da gönlüm de sabahın erken saatlerinde çalışıyor. Çocukken de öyleydim. Hatırlıyorum, bizim zamanımızda… Bizim zamanımızda mı dedim ben? Komik. Yüzüme bir gülümseme yerleşti bak şimdi. Hiç aklıma gelmezdi bir gün ağzımdan böyle bir kelam çıkacağı. Neyse, çıktı bir kere, devam. Bizim zamanımızda okula giderken bir grup sabahçı, bir grup öğlenci olurdu. Ben sabah gitmeyi sevenlerdendim. Geceleri sabahlara kadar ders çalışmak filan bana göre olmadı hiç. Yapmadım mı? Yaptım. Yaptım ama ne kadar verimli oldu? Tartışılır…

Sabahın erken saatlerinde dışarıdan gelen uyaranların az olmasını seviyorum. Odağımı daha kolay bir yerde tutabiliyorum. Eşim gececilerden. Onun da zihni hava karardıktan sonra aydınlanıyor.

Her birimizin beden yapısı farklı, her birimizin parmak izi farklı. Birimize iyi gelen bir başkasına iyi gelmeyebiliyor. Ondan sebep diğerlerinin ne yaptığını takip etmekten, kopyalamaya çalışmaktansa insan kendini keşfe çıkmalı. Hazineyi keşfettikten sonra geriye tadını çıkarmak kalıyor.

Sabahçı mı öğlenci mi yoksa akşamcı ya da gececi mi olduğunu farkındaysan yaşamdaki işin kolaylaşıyor. Günü çok daha kolay planlayabiliyor insan. Bir de şu var; bir işin başında ne kadar oturabiliyorsun? Dene bakalım… Kaç dakikada dikkatin dağılıyor? Odağın başka şeylere kayıyor… Bir oturuşta hepsini bitireceğim dediğin dosyayı yirmişer dakikalık parçalara bölmek daha mı iyi acaba?

Onun bunun şunun söylediklerine kulak asmadan, deneme yanılma yöntemiyle öğrenmek bana daha eğlenceli geliyor. Her zaman aynı çalışan bir formül yok çünkü… En azından ben öyle düşünüyorum. Yemek yaparken odağımın dağılma süresi ile okurken dağılma süresi aynı değil. İçinde bulunduğum duygu durumuna göre de değişiyor. Velhasıl, insan bu, durduğu yerde durmuyor. O yüzden her daim keşif hali…

Bir sır vereyim mi? Bazen ne yapıyorum biliyor musunuz? Hızlıca bitecek işleri bir araya topluyorum, sabahla öğlen arasında yapıp, elimden çıkarıveriyorum. Onları bitirmiş olmanın verdiği hazzın gazıyla diğer canımın pek de istemediklerini de yapıyorum. İyi geliyor ama hatırlayın; bana iyi gelen size iyi gelmeyebilir…

Eskiden ajandamda nefes alma süresi bırakmazdım. Aman boş kalmayayım… Son yıllardaki keşfim; nefes alacak zamanlar ve en az onun kadar önemli –esneme payı- bırak kendine.

Sizin düşünsel ve fiziksel olarak kendinizi en verimli hissettiğiniz saatler günün hangi aralığı?

Yazının devamı...

Rutinleri ritüele çevirmek

27 Ocak 2021

Ben bir meraklıyım. Öğrenme oburuyum. Daha bir bilgiyi hazmetmeden başka bir bilginin peşine takıldığım da oluyor, doymuş olduğum halde lezzetine doyamadığım için devam ettiklerim de. Bir yanım çocuk hala, ama öyle hemen “Ne güzel” deme, tüm hayatını çocuğa emanet ettiğinde neler olabilir düşünsene? Tam dönme dolaba giderken ilerideki çarpışan arabalara koşan çocuğun heyecanı yetişkin hayatlarda her zaman işe yaramayabilir, değil mi?

Hal böyle olunca, seneler önce dedim ki kendime; “Özlem, rutinler oluştur kendine, savrulma oradan oraya.” İşe yaradı mı? Çok… Beni sınırların içinde tuttu –esnetmeyi bilirsen sınırlar hiç de kötü değil bana kalırsa-, zamanımı ayarlamama yardımcı oldu, sağda solda yarım bırakılmış şeyleri toparlamama yardımcı oldu. Yaşım ilerledikçe, öğrenmeye başladıkça, kendimle dost olmaya alıştıkça kendimle ilgili rutinlerim ise baş tacım oldu. Güne kendime özenle başlamak…

Ve fakat, bir gün fark ettim ki bütün bu yaptıklarıma “rutin” değil “ritüel” adını verdiğimde hepsini çok daha hafif ve yüzümde bir gülümseme ile yaptığımı fark ettim. Sabah ağız bakımımı yaptığımda yeni ay ritüeli yapar gibi umut doldu içime. Akşamları yatarken bedenime yağ sürerken görev hissinin yerini oyun hissi aldı. Bir tek kelime içimdeki bilgeyle (arketip olarak söylüyorum, yoksa her şeyi çok bildiğimden değil) çocuk el ele tutuştu.

Sabah sayfalarını yazmak bir ritüel benim için, gün içinde kendimle randevulaşmak adına verdiğim sanatçı buluşmaları da (Julia Cameron’ın Sanatçının Yolu kitabından bir tanım, çok severim), evin içinde de olsa yaptığım bedensel egzersizler de, romanımı bitirmek için mutlaka ayırmaya gayret ettiğim saatler de…

Ritüelin içinde umut, keyif var, eğlence, neşe, gülümseme, oyun var; mum ışığı, kokular var, arınma, yenilenme var; özen, saygı, sevgi, aşk var… Kutsallık var.

Velhasıl, diyeceğim o ki, siz de rutinlerinizi birer ritüele çevirseniz nasıl olur, size nasıl bir katkı sağlar? Denerseniz, neler hissettiğinizi bana da yazar mısınız?

Özlem Çetinkaya

Yazar - Editör - Yazar Koçu

Yazının devamı...

Farkındalık rotanız

15 Ocak 2021

Dışarı çıkın ve kendinize bir rota belirleyin. Maskenizi taktığınızdan ve burnunuzdan nefes alıp verdiğinizden emin olun lütfen.

Duyduğunuz seslere odaklanın. Arabaların sesi hoşunuza gitmeyebilir, yine de birkaç dakika arabaların sesine odaklanın.

Daha sonra farklı bir sese yönelin. İnsanların ayak sesleri ya da rüzgârın sesi olabilir. Birkaç dakika tüm dikkatinizle bu sese odaklanın.

Sıra geldi tüm sesleri birlikte duymaya. Az önce seslere teker teker odaklandınız, onları teker teker hissettiniz, bedeninizde ve iç dünyanızda neler yarattıklarını gözlemlediniz. Şimdi dikkatinizi bir defada tüm seslere verin. Önünüzden, arkanızdan, sağınız ve solunuzdan gelen tüm sesleri dinleyin.

Ve şimdi görmeye çalışın.

Çevrenizdeki renklere, şekillere ya da eylemlere dikkat edin. Gördüklerinizi anlamlandırmaya, etiketlendirmeye çalışmayın. Sadece görün. Düşünmeyin. Olanı olduğu gibi görün sadece. Bir çiçekse gördüğünüz o çiçeğin güzel olup olmadığından, size anımsattıklarından ziyade rengine, dokusuna, şeklini çevirin odağınızı. Sadece tarif edin. Yorumlamayın.

Çalışmayı yaparken aklınız bir yerlere uçup gidebilir, dağılabilir, bir anda kendinizi dün kırıldığınız arkadaşınızın size söylediklerini düşünürken bulabilirsiniz. Normal… Hemen kendinizi dövmeyin. Hemen pes etmeyin. Sadece rotanıza geri dönün.

Bu konuda ne kadar çok pratik yaparsanız, o kadar farkındalık kazanırsınız.

Yazının devamı...

Kendini ve niyetlerini fark et

17 Aralık 2020

Öyle ya da böyle 2020 bitiyor, az kaldı. Yeni kapımızı çalıyor. Benim özelimde bir de Satürn'ün Oğlak burcundan çıkması var ki, tadından yenmez... Astrolojik detaylarına girmeyeceğim -zaten konuya o derece hakim değilim- ama diyebilirim ki son iki buçuk sene sert geçti. Hayatımda yazı, nefes, yoga olmasaydı sertlik daha fazla canımı yakardı sanırım.

İstedim ki yeni kapılardan girmeden önce kendimizi, niyetlerimi fark edelim. Niyetlerin arkasında saklanan gizli tohumları fark edelim. Benim için en keyifli farkındalık araçlarından birisi yazı. Yazının içindeki sembollerle, bazen hiç beklemediğim bir şekilde sembole bile ihtiyaç duymadan tohumdaki bilgi görünür oluyor. İşte o zaman işler çok daha kolay...

Ne demek istiyorum?

"Bahçeli bir evim olsun..." diye niyet ederken, onun arkasında yatan korkularım bir bir sıralanıyor: Param yok, çok pahalı, İstanbul'u bırakamam... İşte! Tohum bilgi yakalandı. O halde benim niyetim nedir? Öncelikle kazançlarımda bereketin artması... Belki kazanç kapılarımın değişmesi...

Özellikle niyetler ve değişim farkındalığı konusunda benim de sıkça kullandığım birkaç egzersizi paylaşıyorum. Keyif alın dilerim.

EGZERSİZ 1:

Değiştirmek istediğiniz bir yönünüzü ele alın. Günde birkaç kere bu olumsuz alışkanlık ya da karakter özelliği üzerinde, onu değiştirmenizi kolaylaştıracak birkaç güçlü ve olumlu düşünce oluşturun. Toplayabildiğiniz bütün enerji ve coşkuyla bunu yapın. Değişime yönelik bu olumlu düşünce zihninize yeniden eriştiğinde beraberinde coşku deneyimini getirir ve doğru zamanda niyeti eyleme dönüştürmenize yardımcı olur. Örneğin başkalarını eleştirmek huyundan kurtulmak istiyorsanız gün boyunca sürekli olarak aşağıdakilere benzer olumlu düşünceler üretin:

Yazının devamı...

Meğer hiç de...

10 Aralık 2020

Kasım’ın son haftasıydı. Hiç planlamadığım bir şey yaparken buldum kendimi, Instagram sayfamda bir oyun başlattım: Alfabe Oyunu… Her gün harf sırasıyla bir ifade yazıyorum, gerisini kişiler kendileri getiriyorlar. Kendim için başladığım oyun bir anda ortak paylaşıma dönüştü. Günün harfi, ifadesi ve 6 dakika. Daha önce anlatmıştım aktı dakika yazılarını ama kısaca tekrar edeyim; elinizi hiç kaldırmadan, zihnin devreye girmesine izin vermeden, noktalama işaretlerine ve yazdıklarınızın anlamlı olup olmadığına aldırmadan yazıyorsunuz, altı dakika bittiğinde kalemi bırakıyorsunuz. Harika bir farkındalık çalışması olduğunu düşünüyorum, düşünmekle de kalmayıp deneyimliyorum hem kendimden hem birlikte çalıştığım öğrencilerimden.

Yazı nerede tıkandı, nerede aktı, nerede kendinizi durdurdunuz, yazının neresinde bedeniniz nasıl bir hal aldı, yazının akışını nerede değişti ve hatta şekli değişti mi, nerede değişti? Kalem kâğıtla yazmak bana her zaman daha etkili geliyor bu çalışmada ama seçim sizin.

Ben bu yazıyı yazdığım gün “M” harfindeydi sıra. “Meğer hiç de…” diye başlayan ifadeyi altı dakika tamamlamak oyunun hedefi.

Benim “MEĞER HİÇ DE …” ifadesiyle başlayan altı dakika yazım huzurlarınızda:

Meğer hiç de zor değilmiş yalnız olmak, yalnızlık korkusuymuş zor olan. Hiç de zor değilmiş hayatı kendinle paylaşmak, zor olan paylaşım illüzyonunun içinde kalmakmış, meğer hiç de zor değilmiş kendinle sohbet etmek zor olan dinlemeden dinlenmeden konuşmakmış. Meğer hiç de zor değilmiş sessizlik zor olan için çağlarken susmakmış. Meğer hiç de zor değilmiş ayrılık, zor olan kendinden yok olmakmış. Meğer hiç de zor değilmiş durmak, zor olan boşa kürek çekmekmiş / 6 dakika??

Siz de oyuna katılmak isterseniz, Instagram sayfama beklerim: @ozlemcetinkaya.com

Yazının devamı...